لَقَدْ نَصَرَكُمُ اللّٰهُ ف۪ي مَوَاطِنَ كَث۪يرَةٍۙ وَيَوْمَ حُنَيْنٍۙ اِذْ اَعْجَبَتْكُمْ كَـثْرَتُكُمْ فَلَمْ تُغْنِ عَنْكُمْ شَيْـٔاً وَضَاقَتْ عَلَيْكُمُ الْاَرْضُ بِمَا رَحُبَتْ ثُمَّ وَلَّيْتُمْ مُدْبِر۪ينَۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tevbe Sûresi, 25. Ayet
Daralt
X
-
Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. O gün sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı; o yer geniş olmasına rağmen size dar gelmiş, nihayet geriye çekilmeye başlamıştınız.
Huneyn Savaşı'nda Allah'ın Yardımı
Allah birçok yerde, bu arada Huneyn Savaşı'nda gerçekten size yardım etmiştir. Yani Cenab-ı Hak, kendisine sığındığınız birçok yerde size yardım etmiştir. Aynı şekilde Huneyn Savaşı'nda da çokluğa güvenmenizden dolayı düşman sizi hezimete uğrattıktan sonra sizi Allah'a sığınmaya yöneltmekle yardım etmiştir. Yine size Huneyn Savaşı'nda yardım etmiştir. O gün siz sayıca çokluğunuza güvenmiştiniz, fakat bunun size hiçbir yararı olmamıştı. Yani çokluğunuzun. Cenab-ı Hak onlara lütfunu hatırlatmaktadır ki yardım ve zafer ancak Allah sayesindedir. Yoksa sayıca çok olmaları ve kuvvetleri sebebiyle değildir. Çünkü eğer zafer sayıca çoklukla ve kuvvetle olsaydı, Huneyn Savaşı'nda olduğu kadar müslümanların sayıca çokluğu ve kuvveti olmamıştır. Ayrıca başlangıçta müslümanların yenilgisi sayıca çokluğa güvenmeleri sebebiyle dir ki yardımın ve zaferin, kuvvet ve çoklukla değil Allah'tan olduğu bilinsin ve onlar çokluğa güvenmesinler ve buna dayanmasınıar.
Eğer denilirse ki: Cenab-ı Hak, "Onlara karşı gücünüz yettiği kadar kuvvet hazırlayın" mealindeki beyanla bize gücümüz yettiği kadar kuvvet ve savaş hazırlığı edinmemizi emretmiştir. Buna göre 0, güveneceğimiz şeyleri bize emretmiş olmaktadır. Bu durumda çokluk ve kuvvete güvenmenin yasaklanması hangi anlama gelmektedir? Yine Cenab-ı Hak bizi, kaçırdıklarımıza üzülmekten ve bize verdikleriyle şımarmayı yasaklamıştır. 0, verdiklerine şükretmekle ve vermediklerine sabretmekle bizi sorumlu tutmuştur. Eğer bize verdiklerine sevinip mutlu olmazsak verdiklerine şükretmek ve vermediklerine sabretmek bize gerekmez. Bu durumda bunun anlamı nedir?
Buna şöyle cevap verilir: En doğrusunu Allah bilir ya, bunun anlamı şudur: Cenab-ı Hak, bizzat verdiği için verdikleriyle sevinip şımarmaktan ve bizzat başımıza gelen musibetlere ve vermediklerine üzülmeyi bize yasaklamıştır. Halbuki Allah'ın bize bahşettiği ve bize has kıldığı lütfu ve keremine sevinip mutlu olmamız bizim görevimizdir. Bunun için de ona şükrederiz. Buna göre başımıza gelen musibetler ve elde edemediğimiz nimetler karşısında sabrederiz. Çünkü Cenab-ı Hak bizim için ahirette sevap ve büyük bir mükafat vadetmiştir. Aynı şekilde 0, bize sayıca çok olmamızı emretmiştir. Eğer bize bunu verirse bu çokluk konusunda Allanın lütfu ve keremini beğenip seviniriz. Yoksa bizatihi çokluk ve kuvveti beğenip sevinmeyiz. En doğrusunu Allah bilir.
Eğer denilirse ki: Çoklukla sevinip şımarma bunların bir kısmında vardı, hepsinde yoktu. Bu durumda nasıl oluyor da hepsi hezimete uğradı? Aynı şekilde Huneyn Savaşı'nda bunların bir bölümü isyan etmişti. Cenab-ı Hak, bunların hepsini nasıl cezalandırdı?
Buna şöyle cevap verilir: Çünkü Cenab-ı Hak en başından bunların hepsini helak edebilirdi. Bir kişinin iki kişiye karşı durması emrini görmez misin? Sonra gücünün üzerinde bir şekilde cihat etme emrini görmez misin? Diğer ibadetlerde ise durum böyle değildir. Zira Cenab-ı Hak bir kişiye, onlardan iki kişiye karşı durmasını emretmiştir. Halbuki bir kişinin gücü iki kişiye karşı durmaya yetmez. Bu durum -en doğrusunu Allah bilir ya- Cenab-ı Hakk'ın, kendi canlarını ölüme atmakla onları mükellef tutabilmesi dolayısıyladır. Cenab-ı Hakk'ın "eğer onlara kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın diye emretmiş olsaydık, pek azı müstesna bunu yapmazlardı" mealindeki beyanını görmez misin? Şayet Allah'ın, onların ölümünü yazması mümkün olmasaydı böyle beyanda bulunmazdı. Bu açıklama, Allah'ın böyle bir imkana sahip olduğunu, onları öldürüp yok etme hakkının bulunduğunu göstermektedir. Buna göre Cenab-ı Hakk'ın onlara kendilerini ölüme atmayı emretme hakkı vardır. O'nun bu hakkı olduğuna göre -ki onların kendilerini öldürmeye güçleri yetmektedir- bir kişiyi iki veya daha fazlaya kişiye karşı durma sorumluluğu yüklernesi mümkündür. Bu durumda onların ölmeleri söz konusu olsa da durum böyledir. Aynı şekilde Cenab-ı Hak düşmanımız şeytanla mücadele etmemizi emretmiştir. O, şeytan ın bizi gördüğünü bizim ise onu göremediğimizi bildirmiştir. Nitekim O şöyle buyurmuştur: "O (şeytan) ve yandaşları, sizin onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler". Bizim görmediğimiz, fakat bizi gören bir düşmanla savaşmak çok zor bir durumdur. Bununla birlikte Allah ona karşı savaşma ve mücadele etme vasıtalarını bize öğretmiştir. Biz de böylelikle onu yeneriz. Yine Cenab-ı Hak şeytanlar hakkında şöyle buyurmuştur: "Eğer şeytandan bir fıtleme seni dürtüklerse hemen Allah'a sığın!"; "Takva sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler". Böylelikle Cenab-ı Hak, bize şeytanla savaşma ve onu yenme vasıtalarını bize öğretmiştir. Allah'ı anma ve düşünme sırasında şeytan duramaz. Aynı şekilde Cenab-ı Hak, insanlardan gördüğümüz düşmanlar hakkında da bize böyle uyarılarda bulunmuştur. Nitekim ° şöyle buyurmaktadır: "Bir düşman birliği ile çatıştığınız vakit sebat ediniz ve Allah'ı çokça anınız!"; " Sabredin, kuşkusuz Allah sabredenleri sever". 0, bize düşmanla mücadele etmenin yollarını öğretmiş ve bir kişinin iki ve daha fazla kişiye karşı durmasını sağlayan savaş yöntemlerini bize bildirmiştir. Öyle ki bizatihi kuvvet aracılığıyla biz buna güç yetiremezdik. Sonra, cihat ile diğer ibadetler arasındaki fark şudur: Allah cihadı kendi varlığının veya nübüvvetin delillerinden bir delil yapmış olabilir ki insanlar yardım ve zaferin başkasından değil Allah'tan olduğunu bilsinler. Öyle ki Allah, hakkı batıldan ve hakkı benimseyen ile batıla taraftar olanı birbirinden ayırsın. En doğrusunu Allah bilir.
O yer geniş olmasına rağmen size dar gelmişti. Bu bir örneklemedir. Şiddetli hüzün ve kızma anında ve bu duyguların zirveye ulaştığı bir sırada şöyle denir: Yer genişliğine rağmen onlara dar geldi. Bu ifade insanların zihninde yerin genişliğinden dolayı söylenir.
Yorumu Yorumla
-
Nasaraküm (نَصَرَكُمُ)
Sözcüğün kökü "n-s-r" harflerinden meydana gelir. Yardım etmek, desteklemek, arka çıkmak ve düşmana karşı zafer kazandırmak anlamlarına gelir. Ayette Allah'ın müminlere yönelik fiili olarak "size yardım etti" manasında geçmiş zaman eylemiyle yer alır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde zayıf düşmüş veya yardıma muhtaç birine el uzatarak onu ayağa kaldırmak, güçlendirmek ve birine karşı ona mutlak bir üstünlük sağlamak fikrinin yattığını belirtir. Nusret, sadece manevi bir desteği değil, sahada fiili bir galibiyeti de kapsar.
Râgıb el-İsfahânî, nusret kavramını, bir çatışmada veya zorlukta hakkı savunan tarafa yönelik ilahi veya beşeri bir güç aktarımı olarak tanımlar. Ayette bu eylemin doğrudan Allah'a nispet edilmesi, savaş meydanlarında elde edilen zaferlerin asıl kaynağının Müslümanların askeri dehası değil, ilahi müdahale olduğunu tescil eder.
Arthur Jeffery, "n-s-r" kökünün Sami dilleri havzasındaki derinliğine işaret eder. Aramice ve Süryanicede (netar/nasar) "korumak, muhafaza etmek ve kurtarmak" anlamlarında kullanılan bu kadim dini terimin, Kur'an tarafından Araplaştırılarak tevhidi bir askeri zafer ve ilahi himaye konseptine dönüştürüldüğünü ifade eder.
Mevâtın (مَوَاطِنَ)
Kelimenin kökü "v-t-n" harfleridir. Bir yere yerleşmek, ikamet etmek, yurt edinmek ve durmak anlamlarına gelir. "Mevtın" kelimesinin çoğulu olan mevâtın, durulan yerler, sahalar, mekanlar ve savaş meydanları demektir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının insanın veya bir canlının karar kıldığı, kendi mekanı olarak benimsediği ve yerleştiği alan olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, vatan kelimesinin sadece yaşanılan yurdu değil, insanın ayak bastığı ve bir olay için durduğu her mekanı karşılayabileceğini söyler. Bu ayetteki "birçok yerlerde" (fî mevâtına kesîratin) ifadesinin, bedir, hendek gibi geçmişte Allah'ın yardımıyla galibiyet elde edilen tüm askeri cepheleri ve savaş sahalarını (meşhedleri) nitelediğini aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi surenin siyasi ve askeri tarihsel arka planıyla okur. Ona göre "mevâtın", sıradan coğrafi mekanlar değil; İslam ordusunun varoluş mücadelesi verdiği, devletleşme sürecinde krizleri aştığı stratejik çatışma bölgeleridir. Kur'an, bu kelimeyle Müslümanların kurumsal hafızasına (tarihine) bir atıfta bulunur.
Huneyn (حُنَيْنٍ)
Kelimenin kökeni özel bir yer ismi (toponim) olup, Arap Yarımadası'nda Mekke ile Taif arasında yer alan bir vadinin adıdır. Etimolojik olarak "h-n-n" (şefkat, özlem veya inleme) kökünden türemiş ism-i tasğir (küçültme ismi) kalıbında olabileceği düşünülür.
İbn Fâris, bu kelimenin doğrudan coğrafi bir bölgenin özel ismi olduğunu, sözlük anlamından ziyade o mekanı tanımlayan tarihi bir işaretleyici olarak kullanıldığını belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, Huneyn kelimesinin bu ayette zikredilmesinin siyer (İslam tarihi) açısından dönüm noktası olduğuna işaret eder. Huneyn, Mekke'nin fethinden hemen sonra Müslümanların en kalabalık ve en güçlü ordularıyla (on iki bin kişi) çıktıkları ilk savaştır. Bu coğrafi ismin doğrudan zikredilmesi, ordunun sayısal üstünlüğüne güvenerek içine düştüğü o büyük hezimeti ve sonrasındaki ilahi kurtuluşu hafızalara kazımak içindir.
A'cebetküm (أَعْجَبَتْكُمْ)
Sözcüğün kökü "a-c-b" harflerinden meydana gelir. Şaşırtmak, hayrete düşürmek, insanın hoşuna gitmek, kendini beğenmek ve böbürlenmek anlamlarına gelir. İf'al babında geçmiş zaman fiili olarak "sizi böbürlendirdi / sizin hoşunuza gidip sizi aldattı" manasını taşır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde alışılagelmişin dışında bir durumla karşılaşmanın yarattığı şaşkınlık ve insanın kendi sahip olduğu bir özellikle övünerek kibre (ucb) kapılması fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ucb" (kendini beğenme) kavramını, insanın sahip olduğu bir nimeti veya gücü kendinden bilerek onunla şımarıp gururlanması olarak tanımlar. Ayette ordunun çokluğunun Müslümanları "a'cebetküm" (böbürlendirmesi) eylemi, onların zaferi Allah'ın yardımından (nusret) ziyade kendi sayısal üstünlüklerine bağlama gafletine düşmelerini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde bu kelimenin teolojik ağırlığını analiz eder. Izutsu'ya göre "ucb", Cahiliye dönemi bedevi kültürünün en belirgin özelliklerinden biridir; kişinin kendi kabilesinin gücüyle, sayısıyla veya asabiyetiyle gururlanmasıdır (müfâhara). Kur'an, Huneyn vadisinde Müslümanların anlık olarak bu "Cahiliye kibrine" (ucb) geri dönme tehlikesi yaşadıklarını, sadece sayıya güvenmenin tevhid inancındaki teslimiyetle çelişen bir ontolojik sapma olduğunu bu kelimeyle deşifre eder.
Kesratüküm (كَثْرَتُكُمْ)
Kelimenin kökü "k-s-r" harfleridir. Sayıca, miktarca veya hacimce çok olmak, bol olmak ve artmak demektir. Ayette, Müslüman ordusunun o güne kadar görülmemiş sayısal çokluğunu ve kalabalığını ifade eder.
İbn Fâris, bu kökün temelinde azlığın ve eksikliğin (kıllet) tam zıddı olan "çoğalma, bolluk ve yığılma" anlamının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, kesret kavramının niceliksel bir ölçü olduğunu söyler. Ancak Kur'ani bağlamda çokluğun (kesret) her zaman hayır veya güç anlamına gelmediğine, niteliğin (keyfiyet) ve imanın sayıdan daha belirleyici olduğuna işaret eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin insan psikolojisindeki "güç zehirlenmesini" tetikleyen asıl unsur olduğunu belirtir. Müslümanlar Bedir'de azınlıktı (kıllet) fakat ilahi yardımla galip geldiler. Huneyn'de ise "kesret" (çokluk) onlara o kadar cazip geldi ki, ilahi dayanaktan kopup materyalist bir hesaplamaya düştüler. Kesret, burada insanoğlunun niceliğe aldanma zaafının sembolüdür.
Tuğni (تُغْنِ)
Sözcüğün kökü "ğ-n-y" harflerinden meydana gelir. Zengin olmak, ihtiyaç duymamak, birinin ihtiyacını gidermek, fayda sağlamak ve yeterli olmak anlamlarına gelir. Ayette olumsuzluk edatıyla (fe-lem tuğni / hiçbir fayda sağlamadı) geçmiş zamanı anlatan formda yer alır.
İbn Fâris, kökün asıl manasının yetersizliğin, fakirliğin ve acziyetin zıddı olan "kifayet, yeterlilik ve başka bir şeye muhtaç olmama durumu" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ğınâ" kavramını bir varlığın veya durumun insanın ihtiyacını karşılayıp onu başka bir arayıştan kurtarması olarak tanımlar. Ayette ordunun çokluğunun "hiçbir fayda sağlamaması" (lem tuğni), maddi ve sayısal zenginliğin ilahi yardım olmadan savaş meydanındaki o devasa krizi çözmeye (kifayet etmeye) yetmediğini gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin askeri bir fiyaskoyu anlattığını vurgular. On iki bin kişilik ordunun, pusuya düşen öncü birliklerin ardından yaşadığı panik ve dağılma, salt "askeri kalabalığın" stratejik bir üstünlük (ğınâ/fayda) üretmediğini; sebat ve inanç olmadan sayısal çokluğun faydasız bir yığın haline dönüştüğünü tarihi bir gerçeklik olarak tesciller.
Dâkat (وَضَاقَتْ)
Kelimenin kökü "d-y-k" harfleridir. Daralmak, sıkışmak, alanın küçülmesi, bunalmak ve içinden çıkılmaz bir hal almak demektir. Ayette, yeryüzünün müminlere dar gelmesini ifade eden geçmiş zaman fiilidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde genişliğin, ferahlığın ve rahatlığın tam zıddı olan "sıkışıklık, darlık ve kısıtlanmışlık" fikrinin bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dîk" (darlık) kavramının sadece fiziksel bir mekan darlığı olmadığını, insanın içine düştüğü çaresizlik, korku ve psikolojik bunalımı da kapsadığını söyler. Düşman pususu karşısında yaşanan şok, paniğe kapılan ordunun hissettiği o devasa manevi sıkıntıyı (psikolojik darlığı) betimler.
Toshihiko Izutsu, bu fiilin kullanımındaki bedevi varoluşsal psikolojiyi tahlil eder. Çöl ve açık vadiler bir bedevi için mutlak hürriyet ve genişlik mekanıdır. Ancak ölüm korkusu ve ani bir panik, insanın o sınırsız enginlik içindeki varoluşunu bir anda daracık bir hücreye hapseder. Izutsu'ya göre "dâkat" fiili, salt coğrafi bir pusu değil, kibirlenmenin (ucb) ardından gelen ilahi terk edilmişlik hissinin yarattığı mutlak bir klostrofobik dehşet halidir.
El-Ardu (الْأَرْضُ)
Sözcüğün kökü "e-r-d" harflerinden meydana gelir. Ayak basılan yer, yeryüzü, toprak ve arz demektir. Ayette daralan fail (özne) konumundadır.
İbn Fâris, kelimenin asıl anlamının aşağıda olan, üsttekinin (göğün) tam zıddı olarak insanın üzerinde durduğu ve hareket ettiği taban olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, arz kelimesinin hem bütün bir gezegeni hem de o an üzerinde bulunulan belirli bir bölgeyi/vadiyi ifade edebileceğini söyler.
Rahubet (رَحُبَتْ)
Kelimenin kökü "r-h-b" harfleridir. Geniş olmak, engin olmak, ferahlık ve bolluk anlamlarına gelir. Ayette "bütün genişliğine rağmen" (bi-mâ rahubet) tamlaması içinde, yeryüzünün fiziki durumunu niteler.
İbn Fâris, bu kökün temelinde mekanın insanı kısıtlamayacak derecede açık, engin ve ferah olması fikrinin bulunduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi beyanındaki tezat (zıtlık) sanatının bu ayetteki çarpıcı kullanımına dikkat çeker. "Dâkat" (daraldı) fiili ile "rahubet" (genişledi/genişti) fiili aynı cümle içinde kasıtlı olarak karşı karşıya getirilmiştir. Devasa vadi (Huneyn) fiziken olabildiğince geniştir (rahubet); ancak korku ve çaresizlik o genişliği insan algısında sıfırlayarak mekanı iğne deliği kadar daraltmıştır (dâkat). Bu tezat, edebiyatın insan psikolojisini resmettiği zirve noktalardan biridir.
Velleytüm (وَلَّيْتُمْ)
Sözcüğün kökü "v-l-y" harflerinden meydana gelir. Bir şeye yönelmek, sırt çevirmek, yüz çevirmek veya idareyi ele almak anlamlarına gelir. Tefe'ul babında geçmiş zaman fiili olarak "yüzünüzü çevirdiniz / arkanızı döndünüz" demektir.
İbn Fâris, kökün asıl manasının peş peşe gelmek ve bitişmek olduğunu, ancak bu eylem kalıbında kişinin yönünü bir şeyden başka bir yöne çevirmesi, yani "sırt dönüp gitmesi" manasında kullanıldığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "tevelli" eyleminin düşmanla karşılaşıldığında cepheyi terk edip yüzü geriye doğru çevirmek olduğunu söyler. Bu fiil, Huneyn'deki o kargaşa anında, ordunun büyük bir kısmının panikleyerek savaş hattını bozmasını ve geriye doğru kaçışa geçmesini ifade eder.
Müdbirîn (مُدْبِرِينَ)
Kelimenin kökü "d-b-r" harfleridir. Bir şeyin arkası, sonu, sırtı, geri dönmek ve bir işin peşinden gitmek anlamlarına gelir. İf'al babından türetilmiş çoğul ism-i fail olarak "arkasını dönüp kaçanlar, geri çekilenler" demektir. Ayette ordunun o anki durumunu (halini) nitelemektedir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın veya eşyanın "arka, sırt" tarafının (dübür) bulunduğunu belirtir. "İdbar" eylemi, yönün ve yüzün tam tersi istikamete, yani geriye doğru dönülerek uzaklaşılmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, idbar eylemini, ikbalin (düşmana veya bir işe yüzünü dönüp cesaretle üzerine gitmenin) tam zıddı olarak tanımlar. "Müdbirîn", savaş meydanında düşmana sırtını vererek kaçan (hezimete uğrayan) ordu mensuplarını ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu kelimenin askeri bir terminoloji olarak "ricat" (düzensiz geri çekilme ve bozgun) halini tasvir ettiğini belirtir. Ayette "velleytüm müdbirîn" (arkanızı dönüp kaçanlar oldunuz) ifadesiyle, o çok güvendikleri askeri kalabalığın kriz anında nasıl darmadağın bir yığına dönüştüğünü; kibirle (ucb) başlayan sürecin, utanç verici bir askeri hezimetle (idbar) sonuçlandığını vurgulayarak ilahi yardım olmaksızın beşeri gücün bir hiç olduğunu tesciller.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla