وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّٓا اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُ رَبُّ الْعَالَم۪ينَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tekvir Sûresi, 29. Ayet
Daralt
X
-
"Âlemlerin Rabb'i Allah dilemedikçe siz dileyemezsiniz!"
Bir önceki "Özellikle sizden doğru yolda gitmek isteyenler için" meâlindeki âyet meşîetin gerçekleştirilmesi tarzında yorumlanacak olursa o takdirde mâna şöyle olur: Siz, belirttiğimiz gibi istikâmeti ancak Allah'ın meşîetine dayalı olarak dileyebilirsiniz. Yok, fiilin tahkikine göre anlaşılacak olursa o takdirde de mâna şöyle olur: Siz düzgün yolda, ancak Allah'ın dilemesi ile istikamet bulursunuz. Bazıları şöyle dediler: "Siz dileyemezsiniz" beyanının yorumu şöyledir: Bu kitabın indirilmesini siz diliyor değilsiniz. Allah Teâlâ onu peygamberine sizin dilemeniz olmaksızın indirmiştir. Bu yorum bizce uygun değildir. Çünkü "Onlar kendilerine bir uyarıcı gelirse herhangi bir ümmetten daha fazla doğru yolu tutacaklarına dair var güçleriyle yemin etmişlerdi" meâlindeki âyette ifade edildiği gibi onlar peygamber gönderilmesi ve ona kitap indirilmesi ile ilgili önceden bir irade ve istekte bulunmuşlardı. O itibarla âyetin yorumu bizim belirttiğimiz gibidir.
Bu âyette șu hususa dair delil vardır: Allah Teâlâ her kimin istikamet üzere olmasını diledi ise o kişi istikamet üzere olur. Allah bir kimsenin istikametini dilesin de o istikamet üzere olmasın, bu mümkün değildir. Nitekim Mûtezile mensupları öyle söylemektedir. Çünkü Allah, meşîeti ile düzgün bir şekilde yaşayan kişi üzerindeki nimetinden söz etmektedir. Eğer istikametini dilediği herkesin istikameti olmasaydı o takdirde bunun onlara bir nimet olarak anılmasının bir anlamı olmazdı. Çünkü istikamet üzere olmak ya da olmamak Allah Teâlâ ile değil kişinin kendi iradesiyle olan bir şey olurdu. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Teşâûne (تَشَاءُونَ) ve Yeşâe (يَشَاءَ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün bir şeyin ortaya çıkması, varlık kazanması ve bir işin irade edilmesiyle ilgili olduğunu; meşietin, bir şeyin "ol" emriyle vücuda gelmesi arasındaki doğrudan bağı temsil ettiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramının irade kavramından daha kuşatıcı ve özel olduğunu, bir şeyin kararlaştırılıp fiiliyata dökülmesini ve varlık sahasına çıkmasını dilediğini belirtir; ayetteki kullanımda insan iradesinin (teşâûne) ancak ilahi irade (yeşâe) ile mümkün olabileceğini vurgular. Toshihiko Izutsu, bu fiillerin Kur'an'ın ontolojik yapısında "insan iradesi" ile "mutlak ilahi irade" arasındaki hiyerarşiyi kurduğunu; insanın dileme eyleminin, Allah'ın belirlediği kozmik ve ahlaki yasaların (sünnetullah) dışında gerçekleşemeyeceğini, bu durumun insanın özgürlüğünü yok etmek değil, onu ilahi bir zemine oturtmak anlamına geldiğini detaylandırır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, meşietin teolojik bir belirlenimden ziyade, insanın bir şeyi seçme kapasitesinin bizzat Allah tarafından kendisine lütfedilen bir güç olduğunu, insanın dileme fiilinin ancak bu verili kapasite dahilinde anlam kazandığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içindeki bağlamının, 28. ayetteki "dileyen istikamet üzere olur" ifadesini dengelediğini; böylece hidayetin ne sadece kulun zorlamasıyla ne de kulun iradesi yok sayılarak gerçekleştiğini, aksine kulun talebiyle Allah'ın onayı ve lütfunun birleştiği bir süreç olduğunu aktarır.
Allah (اللَّهُ)
İbn Fâris, bu ismin aslen e-l-h veya l-y-h kökünden türediğini ve ibadet edilen, kendisine yönelinen, hayret ve derin bir sevgiyle bağlanılan yegane varlık manasına geldiğini belirtir; ismin başına gelen lam harfinin ona mutlak bir belirlilik ve eşsizlik kattığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin varlığı kendinden olan, tüm yetkinlik sıfatlarını zatında barındıran ve mahlukatın her türlü ihtiyacında kendisine sığındığı "Vacibü'l-Vücud" olan varlığın özel ismi olduğunu kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin İslam öncesi Arapçada ilah kavramı için kullanılan kadim bir kelime olduğunu ancak Kur'an ile birlikte bu ismin pagan çağrışımlardan tamamen arınarak mutlak bir tevhidin merkezi haline getirildiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "Allah" isminin Kur'an'ın anlamsal haritasında en üst ve merkezi nokta olduğunu, tüm ahlaki ve ontolojik değerlerin bu isimden neşet ettiğini, bu ayette ise iradenin nihai kaynağı olarak zikredildiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ismin bu ayetteki vurgusunun, evrendeki her türlü eylemin ve oluşun arkasındaki yegane otoriteyi hatırlatmak olduğunu, insan iradesinin bu mutlak kudret karşısındaki konumunu netleştirdiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Allah" isminin telaffuzundaki görkem ve kökenindeki derin anlamların, O'nun her türlü eksiklikten münezzeh bir ilah olarak iradesinin sarsılmazlığını gösterdiğini belirtir.
Rabb (رَبُّ)
İbn Fâris, r-b-b kökünün temel anlamının bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak, onu düzenlemek ve sürekli gözetim altında tutarak geliştirmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kavramının bir varlığı başlangıcından itibaren adım adım, belli bir hedefe doğru olgunlaştırarak (terbiye ederek) nihai yetkinliğine ulaştıran mürebbî manasını taşıdığını kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin kadim Sami dillerinde "efendi, büyük, sahip" anlamlarında yaygın olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu kelimeye hem mülkiyet hem de şefkatli bir idarecilik boyutu kattığını belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin "abd" (kul) kavramıyla tamamlayıcı bir ilişki içinde olduğunu, insanın "Rabb" olarak Allah'ı tanımasının, O'nun her an müdahil ve düzenleyici olan otoritesini kabul etmek anlamına geldiğini ifade eder. Angelika Neuwirth, erken Mekke surelerinde "Rabb" isminin Allah isminden daha sık kullanılmasının, muhataba Allah'ın sadece yaratıcı değil, aynı zamanda kişisel bir koruyucu ve yol gösterici olduğu hissini verdiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, Rabb sıfatının burada "Âlemîn" ile tamlanmasının, Allah'ın iradesinin sadece birey üzerinde değil, tüm kozmik sistemlerin işleyişi ve terbiyesi üzerinde mutlak olduğunu gösterdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bu bağlamda, insanın istikamet üzere olma çabasının ancak tüm alemlerin yöneticisi olan Allah'ın pedagojik ve hidayet edici yardımıyla başarıya ulaşabileceğini temsil ettiğini aktarır.
Âlemîn (الْعَالَمِينَ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün bir şeyin bilinmesini sağlayan, onu diğerlerinden ayıran iz ve alamet anlamına geldiğini; evrenin içindeki her bir unsurun yaratıcının varlığına ve sıfatlarına işaret eden devasa bir laboratuvar ve alametler bütünü olması sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin akıllı varlık gruplarını (insanlar, melekler, cinler) ifade ettiği gibi, aynı zamanda Allah'ın dışındaki tüm varlık türlerini de kapsayan bir kolektif isim olduğunu aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin "dünya, çağ veya ebediyet" anlamındaki Aramice/Süryanice 'âlmâ' kökeninden etkilenmiş olabileceğini, ancak Kur'an'ın bu kelimeyi tüm varlık kategorilerini kuşatan teolojik bir evrenselliğe kavuşturduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, "Âlemîn" ifadesinin Allah'ın hakimiyetinin sınır tanımazlığını simgelediğini, bu ayette irade bahsiyle birlikte zikredilmesinin, ilahi iradenin sadece bu dünya ile sınırlı olmayıp tüm boyutları ve varlık katmanlarını içine aldığını gösterdiğini vurgular. Gabriel Said Reynolds, kelimenin Geç Antik Çağ'daki "dünyalar" tasavvuruyla ilişkili olduğunu ve Kur'an'da Allah'ın mutlak ve evrensel hükümdarlığını tescillemek için kullanıldığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, surenin bu muazzam evrensel ifadeyle sona ermesinin, kıyamet dehşetiyle sarsılan insanın sığınacağı nihai limanın tüm alemlerin Rabbi olan Allah olduğu gerçeğini perçinlediğini aktarır.
Yorum
Yorum