Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Teğabün Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Teğabün Sûresi, 11. Ayet

    مَٓا اَصَابَ مِنْ مُص۪يبَةٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَمَنْ يُؤْمِنْ بِاللّٰهِ يَهْدِ قَلْبَهُۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mâ esâbe min musîbetin illâ bi-iżni(A)llâh(i)(k) vemen yu/min bi(A)llâhi yehdi kalbeh(u)(c) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Allah'ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur. Kim Allah'a iman ederse Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Allah her şeyi bilmektedir.

      Allah’ın izni olmadan başa gelen bir musibet yoktur meâlindeki cümlede Allah’ın izni anlamına gelen beyanına bazıları Allah’ın emri anlamını vermiştir. Bu, Hasan-ı Basrî'nin görüşüdür. Bazıları Allah’ın ilmi, bazıları da Allah’ın dilemesi demişlerdir. Bunların her birinin birer yorumu vardır.

      Allah’ın izni meâlindeki beyana Allah’ın emri anlamını verenler, bu musibetlerin hepsi İlâhî cezalardır diye açıklamışlardır. “Başınıza gelen her musibet, kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir” meâlindeki âyete bakmaz mısın? Bilindiği üzere insanın, kendi elinin yaptığı şeyin karşılığı, kendisi için bir cezadır. Ceza ve azap Allah’ın emri ile gerçekleştiği için Allah’ın izni ifadesi kullanılmıştır, yani Allah’ın emri. Ancak bize göre bu, başkalarının elleriyle işledikleri günahlar yüzünden başlarına gelen musibetlere döner. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi “Onlarla savaşın ki, Allah onları sizin elinizle cezalandırsın” meâlindeki âyet gibidir. Keza “De ki ‘Sizin bizim hakkımızda beklediğiniz sonuç ne olursa olsun (bize göre) iki güzellikten biridir. Bizim sizinle ilgili beklentimize gelince, Allah ya katından bir belâ gönderecek veya sizin cezanızı bizim elimizle verecektir” ve benzerleri âyetler. Bu tür musibetlerin, Allah’ın emri diye yorumlanması isabetli değildir.

      Allah’ın izni beyanına Allah’ın ilmi anlamını verenler ise, bu musibetlerde kulların helak edilmesi vardır diye yorumlamışlardır. Dünyada hiçbir kimse, içinde kölesinin ve hizmetçisinin mahvolacağı bir şeyi bilmek istemez. Aziz ve Celîl olan Allah, bu musibetlerin -şayet onlarda kullarının helaki varsa- ancak kendi bilgisi dâhilinde vukû bulacağını, onların helakinin ise Allah’a hiçbir zarar vermeyeceğini, mülkünü de eksiltmeyeceğini haber vermektedir. Çünkü bütün noksanlıklardan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, yarattığı şeyleri mahlûkatın ihtiyaçları için yaratmıştır, dolayısıyla bunların menfaati ve zararı da onlara aittir. Binaenaleyh onların başına gelen musibetlerin Allah’a ne faydası, ne de zararı olabilir. Bundan dolayı da zikrettiği gibi gerçekleşmiştir.

      Allah’ın izni anlamındaki beyana Allah’ın meşîeti ve iradesi anlamını verenlerin yorumu da şöyledir; Cenâb-ı Hak hem vâdetmiş, hem de tehditte bulunmuştur. Şüphe yok ki, O, kulları hakkında vaîd (tehdit - azap) olarak kastettiği şeyde âdil olmayı ve vâdini de yerine getirmeyi diler. Böyle olunca Allah’ın, herkesin yapacağını bildiği şeyi dilemiş olduğu ortaya çıkar. Zira O, cehennemi yaratmış ve onunla insanları tehdit etmiştir. Şayet herkesin itaat etmesini dileseydi, bu durumda, cehennemde yaktığı zaman kendisinden itaat istediği kişiyi yakmış olurdu, bu ise haksızlık kapsamına girerdi. Şayet herkesin isyanını dileseydi, vâdini gerçekleştirip kişiyi cennete koyduğunda onun mükâfatını ait olmadığı yere koymuş olurdu ve hikmetin dışına çıkardı. Sonuç böyle olunca, Allah’ın herkesten, tercih edeceğini ve yapacağını bildiği şeyi dilediği ortaya çıkar, fiilin hikmetle uygun arz etmesi için böyle olması gerekir. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Biz deriz ki Cenâb-ı Hak “izin” (إذن) kelimesini Kur’ân’ın çeşitli yerlerinde zikretmiştir. Bunların her birinde bu kelimenin diğerinden farklı bir konumu vardır. Bizim için gerekli olan İse her yere en uygun olan anlamı vermekten ibarettir. En doğrusunu Allah bilir.

      Kim Allah’a iman ederse, Allah onun gönlünü doğruya yöneltir. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Kâinatta müşahede ettiği fevkalâde yönetim sebebiyle Allah’a iman eden kimseyi, Cenâb-ı Hak şu sonuca götürür: Kendisini karşılaştığı bela ile imtihan eden yüce varlık, işte kâinatın yönetimini de O kurmuştur. Burada başka bir yorum yapmak da mümkündür. Buna göre şöyle deriz: Yaratma ve emretmenin Allah’a ait olduğunu bilerek O’na iman eden kimsenin kalbini huzura kavuşturmuştur. Aynı kişi, Allah’ın buna lâyık olduğunu bilmiş olur ve “İnnâ li’llâh ...” der. Bu, âyet-i kerîmeyi “yehde kalbuhu” (يَهْدَ قَلْبُهُ) şeklinde okuyana uygun bir yorumdur. Yani kalbi sükûn bulsun diye. Buradaki lafız “hedee” (هدأ) fiilinden gelmektedir, o da sükûn bulmak anlamına gelir. En doğrusunu Allah bilir. İkincisi, bu lafzın mutlak olarak “hidâyet” anlamında kullanılmış olması da muhtemeldir. Lafız her ne kadar (fiil kalıbında) ihdâs mânasına (yeni bir tür hidâyet vermek) hamledilirse de, ihdâs anlamında olmayıp şöyledir: Onun Cenâb-ı Hakka iman etmesi, ancak Allah’ın hidâyeti sayesinde mümkün olmuştur. Çünkü imanın önce, hidâyetin sonra gerçekleşmesi caiz değildir. Fakat Allah ona hidâyet verince o da bu hidâyet sayesinde O’na iman etmiştir. Bu, Cenâb-ı Hakk’m şu âyetine de uygun düşmektedir: “Allah, iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır”. Bu İlâhî beyan zâhirde ihdâs, yani sonradan olma anlamına gelirse de gerçekte öyle değildir; onlar iman ettiklerinde Allah bu iman sayesinde kendilerini karanlıklardan aydınlığa çıkarmıştır, demektir; yani imandan sonra çıkarmıştır, dolayısıyla tefsirini yapmakta olduğumuz âyette de durum aynıdır. En doğrusunu Allah bilir. Âyetin, Allah onun kalbine hidâyet verir, yani ölürken küçük günahlarından tövbesini kabul eder anlamına gelmesi de caizdir. Nitekim Cenâb-ı Hak, “Allah mümin erkeklerin ve mümin kadınların da tövbesini kabul eder” demektedir. Şöyle de söylenmiştir: Bu lafız dört şekilde okunabilir; Biri, ya’nın ve bâ’nın üstün olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbehu” (يَهْدِ قَلْبَهُ) şeklinde; diğeri yanın ve bâ’nın ötre olarak harekelenmesiyle “yuhde kalbuhu” (يُهْدَ قَلْبُهُ) şeklinde, üçüncüsü yâ’nın üstün, bâ’nın ötre olarak harekelenmesiyle “yehdi kalbuhu” (يَهْدِى قَلْبُهُ) şeklinde, yani doğru yolu bulur anlamında; dördüncüsü de (يَهْدَأْ قَلْبُهُ) şeklinde, yani sükûn bulmak anlamında.

      Allah her şeyi bilmektedir. Müşterek isimlerde asıl olan, bunlardan biri Allaha nispet edildiğinde, Allah ile kullar arasındaki farkı göstermek için Allah’a nispet edilmesine külliyatı eklemektir. Cenâb-ı Hak için Allah “her şeyi” bilmektedir denilir. Kullar içinse belli çerçevede “falan şunu bilir” denir. Şu da bilinmelidir ki kullar Allah’ın sayesinde vâkıf olabilirler. “Allah her şeye kadirdir” meâlindeki âyet de aynı konumdadır.

      Mûtezile ise bu konuda, “Allah, varlıkların pek çoğuna kadir değildir” derler. Sanki onlar kudret lafzına Allah’tan başkalarını da ortak etmektedir. Zira hiçbir yaratık yoktur ki kendisinde bir nebze kudret bulunmuş olmasın! Şayet, Allah bazı şeylere kadirdir ama bazılarına değildir diyecek olsak O nu yaratıklarla eşit konuma getirmiş, Allah’ı yaratıklara benzetmiş oluruz. Cenâb-ı Hak, bu tür nitelendirmelerden ulu ve münezzehtir. Yardım istenecek olan sadece Allah'tır.​

      Yorum

      İşleniyor...
      X