Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Tahrim Sûresi, 3. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Tahrim Sûresi, 3. Ayet

    وَاِذْ اَسَرَّ النَّبِيُّ اِلٰى بَعْضِ اَزْوَاجِه۪ حَد۪يثاًۚ فَلَمَّا نَبَّاَتْ بِه۪ وَاَظْهَرَهُ اللّٰهُ عَلَيْهِ عَرَّفَ بَعْضَهُ وَاَعْرَضَ عَنْ بَعْضٍۚ فَلَمَّا نَبَّاَهَا بِه۪ قَالَتْ مَنْ اَنْبَاَكَ هٰذَاۜ قَالَ نَبَّاَنِيَ الْعَل۪يمُ الْخَب۪يرُ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iż eserra-nnebiyyu ilâ ba’di ezvâcihi hadîśen felemmâ nebbe-et bihi ve azherahu(A)llâhu ‘aleyhi ‘arrafe ba’dahu ve a’rada ‘an ba’d(in)(s) felemmâ nebbe-ehâ bihi kâlet men enbe-eke hâżâ(s) kâle nebbe-eniye-l’alîmu-lḣabîr(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarıp Allah da durumu peygambere açıklayınca peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti. Eşine konuyu anlatınca o, ‘Bunu sana kim haber verdi?’ diye sordu. ‘Her şeyi bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana bildirdi diye cevap verdi.

      Hani peygamber, eşlerinden birine gizli bir şey söylemişti. Eşi bunu başkalarına aktarmıştı. Buradaki eşi o sözü başkalarına aktarmıştı mealindeki beyan, Hz. Peygamberin (s.a.) ona gizlice söylediği sözü saklamasını istediğini göstermektedir. Eşine sır olarak verdiği o sözün ne olduğunu bilmek bizim için gerekli değildir. Bu âyet aynı zamanda eşinin o sırrı arkadaşına ifşa ettiğini, Resûlullahın (s.a.), ancak Cenâb-ı Hakk’ın kendisine bildirmesiyle öğrendiğine de işaret etmektedir. Allah bu durumu peygambere açıklayınca meâlindeki cümle bunu göstermektedir.

      Peygamber bunun bir kısmını anlattı, bir kısmından vazgeçti, meâlindeki beyanda yer alan “arrafe” kelimesi, şeddeli olarak da şeddesiz olarak da okunmuştur. “Arrafe” diye şeddeli okuyanlara göre âyetin mânası şöyle olur: Resûlullah (s.a.), eşine sır olarak verdiği ve onun ifşa ettiği o sözün bir kısmını kendisine bildirmiş, bir kısmını bildirmemiştir. Çünkü onun maksadı, eşinin ifşa etmiş olduğu o sırrı haber vermek değil, sadece sırrını açıkladığına, arkadaşına ifşa ettiğine dikkat çekmekti. Bunu da böyle bir şeyi bir daha yapmaması için kendisini uyarmak kabilinden yapmıştı. Olayın bir kısmını bilen, tamamından da haberdardır, demektir; bu durumda olayın tamamını açıklamaya ihtiyaç yoktu. Bazı rivayetlerde Resûlullahın (s.a.) eşine; “Sana tenbih etmemiş miydim?” dediği ve sustuğu nakledilir. Bu olay Hz. Peygamber’in risâletine delil oluşturur. Bu âyet onları, Resûlullaha (s.a.) açıklamaktan utandıkları böyle şeyleri gizlice yapmaktan da engellemektedir, çünkü onlar böyle yaparlarsa mutlaka Allah onu peygamberine haber verecek ve o da, gizlice yaptıklarından haberdar olacaktır.

      Kelimeyi “arafe” diye şeddesiz okuyana göre ise ceza ve karşılık anlamına gelir. Yani bir kısmını bilmesi, sırrın ifşa edildiğini gösteren diğer kısmını bildiğini de göstermeye yeter, diğer kısmını da söylemesine gerek yoktur, demektir. Bir adam diğerine, “o benim hakkımı bildi, ben de onun hakkını bildim” veya “sen benim hakkımı bildin” demesi senin hakkını bileceğim, yani hakkını vereceğim anlamına gelir.

      Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) Hafsayı bir talâkla boşamıştı. Bunun üzerine Cibril geldi ve ona; “Eşine dön! Çünkü o çok oruç tutan, çok ibadet eden biridir ve o senin cennette de esindir” demişti. Yaptığı bazı hatalar sebebiyle Hz. Peygamber’in (s.a.) onu boşamış, olması mümkündür.

      Bazı âlimler bu iki kırâatten birini diğerine tercih eder ve öbüründen yüz çevirir. Bu, doğru olmayan bir şeydir; çünkü karşılık ve tarif anlamlarının her ikisi de mevcuttur, Cenâb-ı Hak, bu iki şeyi de tek bir âyetin içinde toplamış, fakat gramer kuralı yoluyla aralarını ayırmıştır. Bu durumda kimse bu iki kırâatten birini diğerine tercih etmemelidir. Bu, Hz. Mûsâ (s.a.) kıssasında zikredilen “Çok iyi biliyorsun ki bunları ancak göklerin ve yerin Rabb’i indirdi“ meâlindeki âyete benzemektedir. Bu sözü, Hz. Mûsâ (s.a.) Firavun'a söylemektedir. Bunu Hz. Mûsâ (s.a.) da, Firavun da biliyordu. Burada İki husus bir araya getirilmişti. Cenâb-ı Hak bu âyette İki şeyi birleştirmiş oluyordu. Dolayısıyla bir insanın iki vecihten birini okuyup diğerinden vazgeçmesi helâl değildir.

      Rabbimiz! Konak yerlerimizin arasını uzaklaştır” mealindeki âyet de böyledir. (رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ أَسْفَارِنَا) şeklinde kıraat edilen bu âyet, “Rabb’imiz konak yerlerimizin arasını uzaklaştırdı’ anlamına gelecek tarzda "Rabbena bâade beyne esfârinâ" (رَبَّنَا بَاعَدَ بَيْنَ أَسْفَارِنَا) şeklinde de okunmuştur. "Bâid beyne esfârinâ" diye okuyan, âyeti dua mânasına, "bâade” (بَاعَدَ) diye okuyan da haber verme mânasına hamletmiş olur. Böylece âyette dua anlamı ile haber verme mânası birleşmiş olmaktadır. Bunlardan birini diğerine tercih etmeye kimsenin hakkı yoktur. Bunun gibi "arrafe ba’dahu” âyetinde, “arafe ba’dahu” mânasının da var olduğuna hükmolunur. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu âyette geçen "Alîm ve Habîr” lafızlarını daha Önce açıklamıştık. Bu iki kelimede kişiyi murakabeye ve uyanık olmaya davet etme özelliği bulunmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Eserre (أَسَرَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin türediği "s-r-r" kökünün temelinde bir şeyi gizlemek, saklamak ve bir şeyin en içte kalan, özgün kısmı (serîre) anlamlarının bulunduğunu belirtir; bu bağlamda "eserre" fiili, bir bilgiyi başkalarından saklayarak sadece muhatabına özel kılmak eylemini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sır" kelimesinin duyulması istenmeyen, kalpte saklanan düşünce olduğunu, fiilin bu formunun ise bir haberi başkalarına kapalı, sadece belirli bir kişiye açık hale getirmek (fısıldamak veya gizlice söylemek) anlamına geldiğini kaydeder. Christoph Luxenberg, kelimenin Aramice/Süryanice "şar" (açıklamak, çözmek) köküyle olan uzak temaslarını tartışsa da, Kur'anî bağlamda "gizlice söyleme" anlamının yerleşik olduğunu kabul eder. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin iletişimsel bir terim olarak "kamusal olmayan, özel alan bilgisi" kategorisine girdiğini ve peygamberlik müessesindeki beşeri ilişkilerin gizliliğini temsil ettiğini analiz eder.

        En-Nebiyyü (النَّبِيُّ)

        İbn Fâris, kelimenin "n-b-e" köküne dayanması durumunda "önemli haber getiren", "n-b-v" köküne dayanması durumunda ise "yüce ve yüksek" anlamlarına geldiğini ifade eder; bu ayetteki bağlamda ise Allah’ın kendisine bildirdiği gizli bir durumu eşine aktaran, ancak bu aktarımda ilahi haber alma vasfını koruyan kişi olarak tanımlanır. Râgıb el-İsfahânî, peygamberin sıradan bir haberci olmadığını, "nebe'" kelimesinin ifade ettiği "kesin ve büyük hakikatlerin" taşıyıcısı olduğunu, bu ayetteki özel konuşmanın dahi ilahi bir murakabe altında gerçekleştiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin kökenini Aramice "nbîyâ" formuna bağlayarak, terimin Arapçadaki kullanımının teknik bir dini rütbe ifade ettiğini ve bu ayette peygamberin hem insani (eşine sır verme) hem de ilahi (vahye dayalı bilgi) yönünün iç içe geçtiğini belirtir. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dillerindeki yaygınlığına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu terimi sadece vahiy tebliği için değil, aynı zamanda peygamberin hane içindeki otoritesini ve bu otoritenin ilahi haberle desteklenmesini anlatmak için kullandığını savunur.

        Ba'dı (بَعْضِ)

        İbn Fâris, "b-a-d" kökünün bir bütünü parçalara ayırmak ve bir şeyin bir kısmını ifade etmek anlamına geldiğini belirtir; ayetteki kullanımıyla peygamberin eşlerinden sadece birini (tümünü değil) muhatap aldığını gösterir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin "küll" (bütün) kavramının zıttı olduğunu ve metin içerisinde hem muhatap alınan eşi hem de sitem edilen veya görmezden gelinen haber kısımlarını belirlemek için seçildiğini ifade eder.

        Ezvâcihî (أَزْوَاجِهِ)

        İbn Fâris, "z-v-c" kökünün bir şeyin dengi, benzeri veya onunla tamamlanan eşi manasına geldiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "zevc" kelimesinin tek başına değil, ancak bir başka varlıkla birleşince anlam kazandığını, bu ayette peygamberin hane içindeki en yakın sosyal ve duygusal paydaşlarını ifade ettiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "zavgâ" ile olan köken birliğine değinerek, Kur'an'ın bu terimi "karı-koca" ilişkisindeki hukuki ve ahlaki sorumlulukları yüklemek için kullandığını ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul formda (ezvâc) kullanılmasının peygamberin çok eşli aile yapısına ve bu yapının getirdiği karmaşık iletişim ağlarına işaret ettiğini, kelime seçiminin bağlama tam uygunluk sağladığını analiz eder.

        Hadîsâ (حَدِيثًا)

        İbn Fâris, "h-d-s" kökünün "yeni olan" ve "sonradan meydana gelen" anlamlarını taşıdığını, bu nedenle her türlü söz ve habere, o an gerçekleştiği için "hadis" dendiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "hadis" kelimesinin sadece söz değil, bir olayın anlatımı anlamına da geldiğini, burada peygamberin eşine emanet ettiği "yeni ve özel bir bilgi"yi temsil ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'da "hadis" kelimesinin hem ilahi kelam hem de beşeri söz için kullanılabildiğini, ancak bu ayette tamamen dünyevi ve özel bir sırrın sözlü aktarımı manasında daraltıldığını savunur.

        Nebbeet (نَبَّأَتْ)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünün temelinde bir haberi yaymak ve başkasına ulaştırmak anlamının olduğunu, "tef'îl" kalıbındaki bu kullanımın (nebbeet) haberin bir başkasına duyurulması eylemini vurguladığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin sıradan bir "söyleme" (kâlet) değil, gizli kalması gereken bir bilginin deşifre edilerek bir başkasına "önemli bir haber" gibi aktarılması anlamına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin yapısındaki vurgunun (şedde), sırrın saklanmayıp aksine bir başkasına detaylıca nakledilmesiyle oluşan eylemsel yoğunluğu gösterdiğini ifade eder.

        Azherahu (أَظْهَرَهُ)

        İbn Fâris, "z-h-r" kökünün "sırt", "üst taraf" ve "açığa çıkmak" anlamlarına geldiğini, "if'âl" kalıbındaki bu fiilin ise bir şeyi gizliyken görünür kılmak, ortaya çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın bu sırrı peygambere "izhar" etmesinin, perdenin kaldırılması ve gizli olanın apaçık bir bilgi haline getirilmesi demek olduğunu vurgular. Gabriel Said Reynolds, kelimenin teolojik olarak "vahyî bir ifşaat" anlamına geldiğini, insani sırların ilahi müdahale ile peygamberin bilgisine sunulmasını ifade ettiğini belirtir.

        Arrefe (عَرَّفَ)

        İbn Fâris, "a-r-f" kökünün bir şeyin kokusunu almak veya bir şeyi diğerlerinden ayırt ederek tanımak (marifet) manasına geldiğini, buradaki "arrefe" kullanımının ise "bildirmek" veya "yüzleşmek üzere ortaya koymak" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, peygamberin bu bilginin bir kısmını eşine "tarif etmesinin" (bildirmesinin), hatayı yüzüne vurmak ve meseleyi bildiğini kanıtlamak amacı taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin buradaki kullanımının peygamberin pedagojik ve ahlaki tavrını yansıttığını, her şeyi tek tek sayıp dökmek yerine meseleyi bildiğini hissettirecek kadarını paylaştığını savunur.

        A'rada (أَعْرَضَ)

        İbn Fâris, "a-r-d" kökünün "genişlik" ve "bir şeyin yanı/tarafı" anlamına geldiğini; "a'rada" fiilinin ise birine yanını dönmek, yani onu görmezden gelmek, ilgilenmemek manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "i'raz"ın bir şeyden yüz çevirmek olduğunu, peygamberin haberin bir kısmından "yüz çevirmesinin" ise nezaket ve kereminden dolayı hatanın bir kısmını görmezden gelmesi (tecahül-i arif) anlamına geldiğini kaydeder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu fiilin peygamberin karakterindeki "kerîm" (cömert/onurlu) yapıyı sergilediğini, detaylara boğulup eşini rencide etmekten kaçındığını etimolojik olarak analiz eder.

        Enbeeke (أَنْبَأَكَ)

        İbn Fâris, "n-b-e" kökünden türeyen bu formun "sana kim haber verdi?" sorusundaki gibi bilginin kaynağını sorguladığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kullanımının eşinin şaşkınlığını yansıttığını, zira bilginin ancak gizli kanallardan (vahiyle) gelebileceğinin bu kelime seçimiyle zımnen kabul edildiğini belirtir.

        Alîm (الْعَلِيمُ)

        İbn Fâris, "a-l-m" kökünün nesnelerin hakikatine dair kesin işaret ve bilgiye sahip olmak anlamına geldiğini, Allah için kullanıldığında her şeyi kuşatan bilgiyi ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah’ın her türlü gizli konuşmayı ve kalpteki niyetleri bilen mutlak özne olduğunu bu isimle vurgular. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin sonunda bu ismin gelmesinin, peygamberin bilgisinin kaynağının bizzat her şeyi bilen yaratıcı olduğunu tescil ettiğini belirtir.

        Habîr (الْخَبِيرُ)

        İbn Fâris, "h-b-r" kökünün bir şeyin iç yüzünü denemek (hibr) ve derinlemesine vakıf olmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "habîr" isminin sadece dış bilgiyi değil, bir işin en gizli, en ince ve örtülü detaylarını (bâtınî yönünü) bilen anlamına geldiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, Alîm ve Habîr isimlerinin birlikte kullanılmasının, Allah'ın hem genel kanunları (Alîm) hem de bu olaydaki özel, gizli ve kişisel detayları (Habîr) eşzamanlı olarak bildiğini gösteren bir semantik pekiştirme olduğunu analiz eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X