يَوْمَ تَمُورُ السَّمَٓاءُ مَوْراًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tûr Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
9-10. "O gün gök öyle bir sallanıp çalkalanır, dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki!”
Allah Teâlâ bu âyette, “Rabb’inin azabı mutlaka gerçekleşecektir” buyurarak onlara vâdedilen bu azabın geleceği günün dehşetini anlatmaktadır. Âyet-i kerîme, bu ümmetin azap vaktinin kıyâmet günü olduğuna da işaret etmektedir, çünkü Allah şöyle buyurmuştur: “Asıl vâdeleri kıyâmet günüdür ve kıyâmet günü şüphesiz daha dehşetli ve daha acıdır”. En doğrusunu Allah bilir. Âyet aynı zamanda o günün dehşetini ve korkunç halini de tasvir etmektedir, göklerin sallanıp çalkalanacağını, dağların da zikrettiği şekilde kopup yürüyeceğini söylemektedir. Burada sözü edilen gökler ve dağlar, yaratılanların en güçlüsü ve en sağlamıdırlar, ama bunlar bile âyette belirtildiği gibi o günün dehşetinden sallanıp çalkalanacak ve akıp gidecektir. Bu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’m bütün bu âlemi yok edip başka bir âlemi varetmek için yarattığını da göstermektedir, çünkü burada halde hale dönüşen bir değişimden söz etmektedir. Bazan dağların yürütüleceğini ve çalkalanacağını söylemektedir: “(Düşün) o günü ki dağları yürütürüz”. Gökyüzünün de sallanıp çalkalanacağını haber vermektedir. Bazan yeryüzünün parçalanacağından bahsetmektedir; “Yeryüzü ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!”. Başka bir âyette de meâlen şöyle buyurmaktadır: “Dağlar da atılmış renkli yüne dönüşür”. Diğer bir âyette de şöyle buyurulur: “Sana dağları soruyorlar. De ki: Rabb’im onları un ufak edip savuracak”. Bu sûrede de Dağlar yerinden kopup öyle bir yürür ki! demektedir. Aynı şekilde gökyüzünün ve yeryüzünün de halden hale dönüşeceğini haber vermektedir: “O dehşet günü gökleri yazılı kâğıt tomarlarını dürer gibi düreriz”. Bu ve benzeri âyetler, bu âlemdeki her şeyin değişeceğine ve yok olacağına işaret etmektedir. Nitekim hastalıklar da insanı halden hale çevirmekte ve sonunda ölümüne yol açmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yevme (يَوْمَ)
İbn Fâris, y-v-m kökünün temel olarak bilinen bir zaman dilimini, gün veya vakti ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi güneşin doğuşundan batışına kadar geçen süre olarak tanımlar; ancak kelimenin mutlak manada herhangi bir zaman dilimi, çağ veya an için de kullanılabileceğini, bu ayetteki kullanımının ise sıradan bir günü değil, kıyamet sürecindeki o dehşetli ve özel zaman dilimini (vakti) nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette gerçekleşeceği kesin olan ilahi azabın kozmik ve zamansal sahnesini belirlediğini, sıradan bir takvim gününden ziyade evrensel bir yıkımın yaşanacağı o eşsiz anı vurguladığını ifade eder.
Temûru (تَمُورُ)
İbn Fâris, m-v-r kökünün temel anlamının hızlıca hareket etmek, gidip gelmek, çalkalanmak ve kendi etrafında dönmek olduğunu belirtir; rüzgarın tozu dumana katarak savurmasındaki hareketliliğin ve girdabın da bu kökle ifade edildiğini dil bilimsel verilerle açıklar. Râgıb el-İsfahânî, "mevr" kavramını hızlı bir sarsıntı, gidip gelme ve şiddetli dalgalanma olarak tanımlar; kelimenin bu fiil formunun, normalde sabit ve kusursuz görünen gökyüzünün şiddetli bir şekilde çalkalanıp kendi içindeki dengesini kaybederek kaotik bir harekete geçişini anlattığını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve semantik yapısını inceleyerek, m-v-r kökünün telaffuzundaki akıcılık ve sarsıntının, gökyüzünün o gün yaşayacağı baş döndürücü girdabı, dehşet verici sarsıntıyı ve kozmik çözülmeyi edebi bir ahenkle yansıttığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin etimolojik kökenindeki bu çalkalanma ve girdap benzeri hareketin, evrenin mevcut fiziksel yasalarının çöküşünü ve gök cisimlerinin ontolojik bir yıkımla şiddetli bir rotasyon içine girmesini ifade ettiğini detaylandırır.
Es-Semâu (السَّمَاءُ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün temel manasının yükseklik, yücelik ve bir şeyin üstünde bulunmak olduğunu; yeryüzünün üzerinde yer alan ve onu bir kubbe gibi örten her şeye yüksekliğinden dolayı bu ismin verildiğini dil bilimsel kurallarla izah eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi yeryüzüne nispetle üstte bulunan ve onu ihata eden tavan veya uzay boşluğu olarak tanımlar; ayetteki kullanımının mutlak gökyüzünü ve onun içindeki makro kozmik düzeni temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte Sami dillerindeki ortak kullanımına (İbranice "şamayim", Süryanice "şmayya") dikkat çeker ve Kur'an'daki "sema" kavramının geç antik çağ Ortadoğu kozmolojisindeki katmanlı, sağlam gökyüzü tasavvuruyla kökensel bir paralellik gösterdiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an semantiğinde sadece fiziksel bir atmosferi veya boşluğu değil, ilahi yaratışın ve kusursuz düzenin en ihtişamlı sembolünü temsil ettiğini; bu ayette ise o sarsılmaz nizamın yıkıma uğramasının kıyametin büyüklüğünü gösteren teolojik bir motif olduğunu analiz eder.
Mevrâ (مَوْرًا)
İbn Fâris, aynı kökten (m-v-r) gelen bu mastarın, eylemin şiddetini ve gerçekliğini pekiştirmek amacıyla kullanıldığını belirtir; bu sayede gökyüzündeki sarsıntı ve çalkantının sadece bir mecaz veya göz yanılması değil, tam anlamıyla gerçek bir altüst oluş olduğunu dil bilimsel olarak vurgular. Râgıb el-İsfahânî, fiilin hemen ardından kendi mastarının (mef'ûl-i mutlak olarak) getirilmesinin, gökyüzünün yaşayacağı o şiddetli dalgalanmanın ve kaotik rotasyonun dehşetini katlayarak muhatabın zihninde kesinleştirdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Arap dilindeki bu pekiştirme yapısının, göğün sarsılması eyleminin sıradan bir doğa olayı gibi değil, varlığın doğasına aykırı ve eşi benzeri görülmemiş bir kozmik felaket boyutunda yaşanacağını anlambilimsel olarak ortaya koyduğunu ifade eder.
Yorum
Yorum