اِنَّ السَّاعَةَ اٰتِيَةٌ اَكَادُ اُخْف۪يهَا لِتُجْزٰى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا تَسْعٰى
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Tâ-Hâ Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
“Onun vaktini herkesten gizlemiş olsam da, her bir kişinin yapıp ettiğinin karşılığını görmesi için kıyâmet mutlaka gelecektir.”
Onun vaktini herkesten gizlemiş olsam da. Hasan-ı Basrî âyet metnindeki “ekâdü” (أكاد) fiilinin sıla olduğunu belirttikten sonra şunları belirtmiştir: Sanki Allah Teâlâ “Kıyâmet gelecektir. Ben onun vaktini (herkesten) gizliyorum” demiştir. Übey b. Kâb’m mushafmda âyet şöyledir: “'نفسي من أخفيها أكاد آتية الساعة إن (inne’s-saate âtiyetün ekâdü ihfîhâ min nefsî”, yani onun vaktini kendi nefsimden gizlemiş olsam da kıyâmet mutlaka gelecektir. Öte yandan “min nefsî” iki mânaya muhtemeldir. Birincisi: Yarattıklarımdan demektir. “Nefs” (نفس) kelimesi yüce Allah’ın zatına nispet edildi diye zatının anlaşılması gerekmez. Cenâb-ı Hak, zatını insanlardan gizlemiş olduğu için “rûhi” (روحي) yani benim ruhumu ve “rûhunâ” (روحنا), yani bizim ruhumuzu kelimelerinden zatının anlaşılması gerekmediği gibi bundan da gerekmez. Aksine yarattıkları anlaşılır. Buna göre “min nefsî” kelimesinden de zatı anlaşılmaz. İhtimallerden biri budur. En doğrusunu Allah bilir.
İkinci ihtimale göre “min nefsî” seçkin kullarımdan demektir. Buna göre âyetin mânası şöyle olur: Melekler, nebiler ve resûUer gibi katımda değer ve mertebeleri yüksek olmasına rağmen onu seçkin kullarımdan gizlerim. Çünkü dünya hükümdarlarının âdeti, sırlarını üst düzey maiyetlerinden gizlememek, aksine onlara açmaktır. Allah Teâlâ ise, en doğrusunu O bilir ya, kıyametin haberini seçkin ve özel kullarından gizlediğine göre onların dışında bulunanlardan nasıl gizlemez! Netice olarak onları kendi nefsine nispet etmesi onların değerlerinin büyüklüğünden ve makamlarının üstünlüğündendir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Allah’a yardım ederseniz O da size yardım eder”. Allah’a yardım etmek mümkün değildir. “Eğer Allah’ın dinine yardım ederseniz O da size yardım eder” ya da “Allah’ın dostlarına yardım ederseniz O da size yardım eder” veya "Allah’ı aldatmaya kalkışıyorlar” meâlindeki beyanlar da böyledir. Allah aldatılamaz. Fakat onlar Allah’ın dostlarını vb. kimseleri aldatmaya kalkışıyorlar. Onu kendi nefsimden gizliyorum meâlindeki beyan da böyledir. "Nefsi” kelimesinden maksat, özel kullarımdan ve yarattıklarımın seçkin olanlarından demek olur. En doğrusunu Allah bilir. Bütün bu açıklamalar “ekâdü” (أكاد) fiilinin ibareden düşürülmesi ve zâid olarak kabul edilmesi ihtimaline göredir.
"Ekâdü” fiilinin mânaya ilâve edilmesi durumunda da iki ihtimal ortaya çıkar. Birincisi: “Kâde” fiili istedi mânasına olur. Buna göre âyetin mânası şöyle olur; Onu gizlemek istiyorum. Böylesi Arap dilinde bilinen bir husustur. İkinci ihtimale göre fiil yaklaştı anlamında olur. Yaklaşma mânası da Arap dilinde kullanılır ve bu durum yaygındır. “Kâde” (كاد) fiili bir şeyin yaklaştığını vurgulama anlamındadır. “Kâdeti’ş-şemsü en tatlua” (تطلع أن الشمس كادت), yani güneş doğmak üzereydi veya “Kâdeti’ş-şemsü en tağrube” (تغرب أن الشمس كادت) yani güneş batmak üzereydi. Bu cümle güneşin doğmaya veya batmaya yaklaştığı anlamına gelir. “Kidtü en eskuta” (أسقط أن كدت), yani az kalsın düşecektim, düşmeme az kalmıştı demek olur. Yoksa senin düşmek istediğin anlamına gelmez. Kelimenin anlamı bu olduğuna göre Allah Teâlâ bu ifadeyi -en doğrusunu Allah bilir ya- kıyâmetin dehşetinin büyüklüğünü beyan etmek için söylemiş olur. Yani Allah Teâlâ onu neredeyse kendisinden gizlemiştir başkasından nasıl gizlemez demek olur?
İbn Abbâs da bu açıklamamıza yakın şeyler söylemiş ve şu anlamı vermiştir: Onu neredeyse kendimden gizleyeceğim, o halde nasıl olur da size açıklarım, yani kıyâmetin vaktini benim dışımda kimseye asla açıklamam. Öyle anlaşılıyor ki İbn Abbâs Arap dili açısından “açıklama” (izhar) yerine “gizleme” (ihfâ) fiilinin kullanılmasını caiz görmektedir. Tıpkı şu beyanda olduğu gibi: “Onlar azabı gördükleri vakit pişmanlıklarını içlerinde saklayacaklar”. Âyette geçen gizlendiler anlamındaki “eserrû” (أسروا) fiil, “ezharû” (أظهروا) yani açığa vurdular mânasındadır. “Açığa vurma” kullanılacak yerde “gizleme” ve “saklama” anlamındaki fiil kullanıldığı için (bilginler) “ihfâ” gizleme kökünün her iki yerde kullanıldığını görmüşlerdir. Ebû Avsece âyette geçen “uhfîhâ” (أخفيها), yani gizleyeceğim anlamındaki fiile “uzhiruhâ” (أظهرها) açığa çıkaracağım mânası vermiştir. En doğrusunu Allah bilir.
Her bir kişinin yapıp ettiğinin karşılığını görmesi için kıyâmet mutlaka gelecektir. Yani kıyâmetin vaktini bu yüzden, her bir kişi yapıp ettiğinin karşılığını görsün diye gizliyorum. Çünkü kıyâmetin vakti, herkesin ayan beyan göreceği ve bileceği derecede açık olsaydı karşılık görmeye değü, cezayı savuşturmaya vesile olurdu. Çünkü fertler bir başkasının yapıp ettiklerinden dolayı başlarına gelen azabı görürlerse kendileri de o fiili işlemekten kaçınırlar. Kişi, bir başkasının çalışıp çabalamasından dolayı elde edeceği sevabı görürse onun aynısını yapmak ister. Bütün bunlar, ceza değil, cezayı savuşturma açısından olur. Allah Teâlâ kıyâmetin vaktini, gelecek cezayı savuşturma olsun diye değil, ceza ve imtihan için gizlediğini haber vermektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
İnnes-sâate (إِنَّ السَّاعَةَ)
İbn Fâris, Mekâyîs fi'l-Luga adlı eserinde s-v-a kökünün "zamanın bir parçası, an ve vakit" anlamlarına geldiğini belirtir. Ancak "es-Sâatü" (saat) kelimesinin Kur'an terminolojisinde belirli bir zaman diliminden ziyade, kıyamet anını ifade eden özel bir kavrama dönüştüğünü kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât sözlüğünde bu kelimenin kıyamet için kullanılma sebebini etimolojik olarak iki nedene bağlar: Birincisi, hesabın görüleceği vaktin çok hızlı (bir an gibi) gerçekleşecek olması; ikincisi ise o vaktin ansızın, beklenmedik bir "saat"te gelecek olmasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (ahiret bilimi) dilini incelerken "es-Sâat" kavramını, doğrusal zamanın bitip ebedi zamanın başladığı "kozmik kırılma anı" olarak tanımlar. Bu kavramın, insanın dünya hayatındaki sorumsuzluk ve gafletine karşı bir "uyarı saati" işlevi gördüğünü analiz eder.
Âtiyetun (آتِيَةٌ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "hiçbir engel tanımadan gelmek, ulaşmak ve vuku bulmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "gelmek" anlamına gelen diğer fiillere kıyasla "âtife" ism-i failinin, eylemin kesinliğini ve kaçınılmazlığını (vukuu şüphe götürmez olan) ifade ettiğini kaydeder. Gelecek olanın yolda olduğunu ve mutlaka hedefine varacağını etimolojik olarak vurgular.
Ekâdu (أَكَادُ)
İbn Fâris, k-v-d kökünün "bir şeye yaklaşmak, niyet etmek ve neredeyse yapmak üzere olmak" anlamına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu fiilin (mukarebe fiili) Allah'a nispet edilmesinin belagat açısından "gizleme" eyleminin şiddetini ve mutlaklığını ifade ettiğini aktarır. Allah'ın kıyamet vaktini "neredeyse kendisinden bile saklayacak kadar" (mübalağa yoluyla) gizli tuttuğu yönündeki tefsir tartışmalarına değinir.
Uhfîhâ (أُخْفِيهَا)
İbn Fâris, h-f-y kökünün Arapçada "gizlemek, örtmek" anlamına geldiği gibi, bazı lehçelerde "ortaya çıkarmak, açığa vurmak" (ezdâd/zıt anlamlılar) manasına da geldiğini kaydeder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin buradaki temel işlevinin "vaktin gizliliği" olduğunu belirtir. Kıyametin kopuş zamanının hiçbir mahlukat tarafından bilinemeyecek şekilde ilahi ilimde saklı tutulmasını ifade ettiğini analiz eder. Bazı dilcilerin ise bunu "onu (vaktini) açığa çıkaracağım" şeklinde, kıyametin gerçekleşme anına atıfla yorumladığını da not düşer.
Li tuczâ (لِتُجْزَى)
İbn Fâris, c-z-y kökünün "bir şeyin karşılığını tam olarak vermek, ödeşmek ve yettiği kadarını sunmak" anlamlarına geldiğini ifade eder. "Lâm" harfinin ise gaye (amaç) bildirdiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ceza" kavramının Arapçada sadece olumsuz bir karşılık (ceza) değil, aynı zamanda iyiliğin karşılığı olan "mükafat" anlamına da geldiğini vurgular. Kıyametin kopma gerekçesinin, evrendeki ahlaki dengenin kurulması ve herkesin hak ettiğini alması olduğunu detaylandırır.
Kullu nefsin (كُلُّ نَفْسٍ)
İbn Fâris, n-f-s kökünün "nefes almak, can, ruh ve bir varlığın bizzat kendisi" anlamına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada "her bir birey" (fert) manasında kullanıldığını; ilahi adaletin toplu bir yargılama değil, her canlının kendi iradesinden ve eylemlerinden tek tek sorumlu tutulacağı bir süreci (ferdiyet) ifade ettiğini analiz eder.
Bimâ tes'â (بِمَا تَسْعَى)
İbn Fâris, s-a-y kökünün "hızlı yürümek, çabalamak, bir işi gerçekleştirmek için gayret sarf etmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, El-Müfredât'ta "sa'y" eyleminin sıradan bir işten (amel) farklı olarak, insanın bir amaç uğruna tüm enerjisini harcayarak peşinden koştuğu eylemleri ifade ettiğini kaydeder. İnsanın karşılığını alacağı şeyin, sadece niyetleri değil, bu niyetleri gerçekleştirmek için sergilediği somut ve aktif "çaba" olduğunu detaylandırır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin Mekke dönemindeki karşılığına dikkat çeker. Hayatın bir "koşturmaca" (sa'y) olduğunu, ancak bu koşturmacanın ahiretteki karşılığının, o çabanın hangi istikamete (hayır veya şer) yönelik olduğuna göre belirleneceğini belirtir.
Yorum
Yorum