Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 28. Ayet

    وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْفَتْحُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyekûlûne metâ hâżâ-lfethu in kuntum sâdikîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      28. '''Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman?’ diye soruyorlar.

      29. De ki: 'İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!*'


      Eğer söylediğiniz doğru ise bu hüküm ne zaman? diye soruyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah’ın (s.a.) ashabı şöyle demekteydiler: Rahat edeceğimiz ve nimetle karşılaşacağımız bir günümüz vardır ki -kıyamet gününü kastediyorlar- bu gün yaklaşmıştır. Mekkeliler demiştir ki: Bu hüküm günü ne zaman. Bu beyan, hüküm verme demektir. Eğer söylediğiniz doğru ise. Bu günün vuku bulacağına dair. Eğer yeniden dirilme ve kıyâmet günü hak ise o gün tasdik eder ve iman ederiz. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu mealdeki İlâhî beyanı indirmiştir: De ki: Ey Muhammed! Hüküm günü. Yani hüküm günü inanmaları, inkâr edenlere fayda vermeyecektir. Yeniden dirilişe inanmaları. Bu durum şu sözlerinden dolayıdır: Eğer söyledikleri yeniden diriliş hak ise o gün bunu doğrularız. Kendilerine mühlet de tanınmayacaktır. O, şöyle buyurmaktadır: Onlara azap edildiğinde bu azaba dair kendileriyle tartışılmayacaktır.

      Bazıları şöyle demiştir: Resûlullah’ın (s.a.) ashabı Mekke’deyken Mekke’nin kendileri tarafından fethini kendi aralarında konuşuyorlardı. Mekkeliler’den olan kimseler bunu işittiklerinde onlarla alay ediyor ve şöyle diyorlardı: İddia ettiğiniz fethiniz ne zaman? Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur: Bu fetih ne zaman, ey Muhammed’in ashabı! Sizin tarafınızdan fethedileceği konusunda eğer söylediğiniz doğru ise. Fakat bu görüş gerçeğe uzaktır. Çünkü Cenâb-ı Hak hemen ardından şöyle buyurmaktadır: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak! Eğer bu, Mekke’nin fethi olsaydı onların inanmaları kendilerine fayda verecek ve kendilerine mühlet de tanınacaktı. Dolayısıyla bu durum âyetin Mekke’nin fethine hamledilmesinin gerçeğe uzak bir görüş olduğunu göstermektedir. İlk yorum daha uygundur, zira imanın ve mühlet vermenin kabul edilmeyeceği bildirilmiştir. Bu dünyada ise bunların hepsi kabul edilmektedir. Böylece ilk yorumun daha uygun olduğu oraya çıkmış oldu. Soru, kıyamet veya hüküm vermeye dairdi. Ancak rivayette bildirilen hadisenin sâbit olması başka. Buna göre Allah Mekke’nin fethini nasip ettiğinde Hz. Peygamber’i (s.a.) ve ashabını o gün oraya yerleştirdi, müşrikler ise hezimete uğradı ve Mekke’den çıktılar. Orada kalan kaldı ve Hz. Peygamber burayı emin hale getirerek herkese eman verdi. O gece Hâlid b. Velîd, yanında Ebû Katâde el-Ensârî ile birlikte yedi yüz kişiyle geceleyin girdi. Mekke’nin aşağı taraflarında gizlendiler, öyle ki harem bölgesinin ötesine geçtiler. Hz. Muhammed’in ashabıyla alay eden ve “bu bahsettiğiniz fethiniz ne zaman” diyen kimseleri orada bir dağın tepesine sığınmış halde buldular. Bu kimseler Hâlid b. Velîd’i görünce şöyle dediler: İşte Hâlid b. Velîd ve düşmanları. Onunla ötekiler arasında Câhiliye döneminde düşmanlık bulunmaktaydı. Hâlid b. Velîd onlara “Neyiniz var?” dedi. Onlar da “biz müslüman olduk” dediler. O “eğer müslüman olmuşsanız inin” dedi. Bunun üzerine onlar birbirine baktılar ve onlardan biri şöyle dedi: Bana uyun ve buradan inmeyin. Allah’a andolsun ki inerseniz kesinlikle sizi öldürür. Çünkü kesinlikle o Hâlid b. Velîd’tir ve kini onunla birliktedir. Onlar ise “bize yapacak bir şeyi yok, biz müslüman olduk” dediler ve sonrasında indiler. Hâlid b. Velîd onlara silâhla müdahale etti. Ebû Katâde ayrılarak “Burada olanlara yardımcı olmaktan Allah’a sığınırım” dedi. Bu durum Hz. Peygamber’e ulaştı. Bunun üzerine Ali b. Ebû Tâlib’i Hayber ganimetlerinden elde edilen mallardan diyet ödemek üzere onlara gönderdi. O da onlara diyetlerini ödedi. Hatta atların onların korkutması sebebiyle başlarına gelen korku ve askerlerin kırmış oldukları köpek tasının karşılığını dahi gönderdi. Böylece Resûlullah onların hakkı olan her şeyin diyetini ödedi. Buna göre söz konusu durum şu İlâhî beyanda bildirilmiştir: De ki: İnkâr edenlere o hüküm günü inanmaları fayda vermeyecek ve kendilerine mühlet de tanınmayacak!

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        Arapça "k-v-l" (kaf, vav, lam) kökünden türeyen, üçüncü çoğul şahıs muzari fiildir. Söylemek, dile getirmek, iddia etmek ve ifade etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasını "bir düşünceyi, niyeti veya anlamı ses vasıtasıyla dışa vurmak, kelimelere dökmek" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" kelimesinin sadece fiziksel bir konuşma olmadığını, aynı zamanda bir inancı veya iddiayı beyan etmeyi kapsadığını belirtir. İnkarcıların fiili olarak kullandıkları bu eylem, onların içlerindeki şüpheyi ve reddiyeyi ısrarlı bir şekilde dışa vurmalarını temsil eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik alanında inkarcılara atfedilen "kavl" (söz/söylem) kavramını, genellikle ilahi hakikate karşı geliştirilen içi boş, temelsiz ve alaycı bir meydan okuma olarak analiz eder. Muzari (geniş/şimdiki zaman) kipiyle "yekûlûne" (diyorlar/derler) şeklinde kullanılması, bu alaycı sorgulamanın tek seferlik bir olay değil, onların karakteri haline gelmiş sürekli ve inatçı bir psikolojik tutum olduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke döneminin tarihsel ve sosyo-psikolojik zemini üzerinden okur. Müşriklerin bu sözlü eylemi, peygamberin getirdiği diriliş ve hesap günü haberlerini itibarsızlaştırmak için kasten ürettikleri bir propaganda ve psikolojik savaş aracıdır.

        Metâ (مَتَى)

        Arapça zaman bildiren bir soru edatıdır (zaman zarfı). Ne zaman, hangi vakitte anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kelimenin dilde "bir eylemin veya durumun gerçekleşeceği zaman dilimini sormak" için kullanılan temel bir araç olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "metâ" edatının normal şartlarda bilgi edinmek amacıyla kullanıldığını, ancak inkarcıların dilinde bu sorunun ("ne zaman?") hakikati öğrenme çabası olmadığını ifade eder. Bu, gerçekleşeceğine inanılmayan bir vaadi veya tehdidi alaya almak için sorulan, içinde "istihza" (alay) ve "tekzib" (yalanlama) barındıran provokatif bir sorudur.

        Dücane Cündioğlu, konuyu zamanın ontolojisi üzerinden felsefi bir derinlikle analiz eder. İnsanın "ne zaman?" (metâ) sorusu, dünyevi ve kronolojik bir zaman algısına (takvime) hapsolduğunu gösterir. İnkarcı insan, ilahi ve eskatolojik (ahirete dair) bir hakikati kendi sınırlı zaman ölçüleriyle test etmeye kalkarak varoluşsal bir hata yapmaktadır. Çünkü ilahi hükmün gerçekleşmesi, beşeri takvimlere değil, ontolojik bir zorunluluğa (Kün/Ol emrine) bağlıdır.

        Hâzâ (هَذَا)

        Arapça uyarı/dikkat çekme edatı olan "hâ" ile işaret ismi olan "zâ" kelimelerinin birleşmesinden oluşur. Bu, şu yakındaki anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kelimenin "gözle görülen, mesafesi yakın olan veya zihinde o an güncel olarak tartışılan bir nesneye/konuya dikkat çekmek" için kullanıldığını açıklar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin ayetteki retorik ve edebi işlevini inceler. İnkarcıların ilahi tehdidi veya diriliş vaadini "bu" (hâzâ) diyerek işaret etmeleri, muhatap oldukları o büyük ve kozmik haberi küçümseme, basitleştirme ve ona sıradan, ehemmiyetsiz bir iddia muamelesi yapma çabalarının dilbilimsel bir dışavurumudur. İşaret isminin bu kullanımı, psikolojik bir mesafelendirme ve tahkir (aşağılama) sanatı barındırır.

        el-Fethu (الْفَتْحُ)

        Arapça "f-t-h" (fe, te, ha) kökünden türeyen bir masdar-isimdir. Açmak, kapalı olan bir şeyi aralamak, fethetmek, düğümü çözmek, karar vermek ve iki grup arasındaki anlaşmazlığı sonuca bağlayan nihai hükmü vermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "kapalılığı gidermek, kilitli olanı açmak ve engelleri kaldırmak" olarak tanımlar. Fiziksel bir kapının açılması "feth" olduğu gibi, iki düşman veya ihtilaflı taraf arasındaki karmaşık durumun (düğümün) adaletin tesisiyle çözülüp karara bağlanması (hüküm verilmesi) da "feth" olarak isimlendirilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "feth" kavramını maddi ve manevi olarak ikiye ayırır. Ayette inkarcıların alay ederek sordukları "bu fetih ne zaman?" ifadesindeki fethin, fiziksel bir kale veya şehir fethinden ziyade; inananlarla inkar edenler arasındaki bitmek bilmeyen bu davanın, tartışmanın ve teolojik mücadelenin ilahi bir yargılamayla nihai olarak sonlandırılması (Fasl/Hüküm günü) olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal sahasında "feth" kelimesini ilahi müdahale anı olarak analiz eder. İnkarcılar, alaycı bir kibirle (istikbar) peygamberden bu "nihai kararın/hükmün" hemen gelmesini istemektedirler. Ancak kelimenin ontolojik ağırlığını kavrayamamaktadırlar; zira "feth" (ilahi yargının kapılarının açılması) gerçekleştiğinde, bu inananlar için bir kurtuluş, inkarcılar içinse mutlak bir yok oluş (helak) anlamına gelecektir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesindeki kökenlerini inceleyerek, Aramice ve Süryanicedeki "p-t-h" kökünün dini ve hukuki metinlerdeki kullanımlarına dikkat çeker. Özellikle Süryani Hristiyanlığında bu kökün "bir davayı açmak, karara bağlamak ve vahyi/sırrı ifşa etmek" anlamlarında yoğun olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu ortak Ortadoğu hukuki-teolojik terminolojisini eskatolojik bir yargılama kavramı olarak kullandığını savunur.

        Gabriel Said Reynolds, "Feth" kavramını Geç Antik Çağ'ın apokaliptik edebiyatı bağlamında okur. Dönemin dini metinlerinde "açılış/feth", ilahi adaletin yeryüzüne ineceği, gök kapılarının açılacağı ve kötülerin cezalandırılıp doğruların haklı çıkacağı (vindication) o büyük kıyamet gününü sembolize eder. İnkarcıların bu kelimeyi kullanarak sordukları soru, aslında bu evrensel eskatolojik tehdide yönelik cüretkar bir meydan okumadır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğinde bu kelimenin yorumlanışını tasnif eder. Klasik müfessirlerin ayetteki "feth" kelimesini, hak ile batılı kesin olarak ayıran Bedir Savaşı gibi dünyevi bir ilahi ceza/zafer günü veya doğrudan doğruya Kıyamet Günü (Yevmü'l-Fasl) olarak tefsir ettiklerini; her iki durumda da kelimenin "nihai yargı ve ayrışma" anlamını koruduğunu aktarır.

        İn (إِنْ)

        Arapça şart (koşul) bildiren bir edattır. Eğer, şayet, ise anlamlarına gelir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, dilbilimsel açıdan bu şart edatının kullanımının, cümlenin retorik etkisini nasıl şekillendirdiğini analiz eder. İnkarcıların "eğer doğru söylüyorsanız" şeklindeki şartlı ifadeleri, onların zihinlerindeki mutlak inkarı ve peygambere duydukları güvensizliği gösterir. Bu edat, ihtimal bildirmekten ziyade, karşı tarafın iddiasını temelsiz bırakmak ve onu köşeye sıkıştırmak için kurulan mantıksal bir tuzaktır.

        Küntüm (كُنْتُمْ)

        Arapça "k-v-n" (kef, vav, nun) kökünden türeyen "kâne" (oldu/idi) nakıs fiilinin ikinci çoğul şahıs mazi formudur. Siz oldunuz, siz iseniz anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyin meydana gelmesi, varlık sahasına çıkması ve bir durumun sabit/sürekli bir hal alması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin bir durumun sürekliliğine ve kişinin o durumu bir vasıf (karakter) olarak üzerinde taşımasına işaret ettiğini açıklar. İnkarcıların hitabı, peygambere ve inananlara yöneliktir ve onların inandıkları davanın gerçekliğine dair sahip oldukları varoluşsal durumu sorgulamaktadır.

        Sâdikîn (صَادِقِينَ)

        Arapça "s-d-k" (sad, dal, kaf) kökünden türeyen ism-i failin (sâdık) çoğuludur. Doğru söyleyenler, sözünde duranlar, dürüst olanlar ve hakikati yansıtanlar anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "bir sözün, iddianın veya haberin dış dünyadaki nesnel gerçeklikle (vakıayla) tam olarak örtüşmesi, sağlamlık ve güç" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" kavramının sadece dille söylenen sözün doğruluğu olmadığını; kişinin inancının (kalbinin), sözünün ve eyleminin birbirini yalanlamadan mutlak bir uyum ve dürüstlük içinde olmasını ifade ettiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak semantiğinde "sıdk" kavramını "kizb" (yalan/iftira) kavramının ontolojik zıddı olarak inceler. İnkarcıların "eğer doğru söyleyenler iseniz" (in küntüm sâdikîn) şeklindeki meydan okuması, peygamberin dürüstlüğüne ve vahyin gerçekliğine yapılmış doğrudan bir saldırıdır. Onlar, doğruluğun (sıdkın) ispatını ancak acil, fiziksel ve yıkıcı bir azabın (fethin) hemen gözleri önünde gerçekleşmesine bağlayarak ampirik ve sığ bir hakikat anlayışı sergilemektedirler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış kelimesini insanın epistemolojik körlüğü bağlamında analiz eder. İnkarcılar, "doğruluğun" kanıtı olarak fiziksel bir yıkım (fetih/kıyamet) talep etmektedirler. Oysa Kur'an ahlakında "sâdık" olmak, hakikati o felaket anı gelmeden önce, aklî deliller ve kalbî bir sezgiyle (basiretle) tasdik etmeyi gerektirir. Kıyamet koptuğunda (feth geldiğinde) doğruluk zaten mutlak olarak tecelli edeceği için, o an gelmeden önce iman etmemiş bir zihnin "doğruluğu" test etme talebi absürt ve trajik bir varoluşsal çelişkidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X