Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Secde Sûresi, 21. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Secde Sûresi, 21. Ayet

    وَلَنُذ۪يقَنَّهُمْ مِنَ الْعَذَابِ الْاَدْنٰى دُونَ الْعَذَابِ الْاَكْبَرِ لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velenużîkannehum mine-l’ażâbi-l-ednâ dûne-l’ażâbi-l-ekberi le’allehum yerci’ûn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      '‘Belki dönüş yaparlar diye, onlara o büyük azaptan önce daha yakın azaptan muhakkak tattıracağız!"

      Onlara o büyük azaptan önce daha yakın azaptan muhakkak tattıracağız. Daha yakın azap hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Bedir günü öldürülmeleridir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, başlarına gelen kıtlık dönemindeki açlık, darlık ve sıkıntıdır. Bazıları şöyle demiştir. Bu, başlarına gelen musibetlerdir. Bunun örnekleri çoktur. Bununla birlikte bize göre bu azap inkâr sebebiyle görecekleri azap değildir. Çünkü inkâr sebebiyle görülecek azap âhirette olup bu azap ebedîdir, son bulmayacak ve kesintiye uğramayacaktır. Dünyada görecekleri azap ise inatları ve inkârcı haldeyken işledikleri suçlar sebebiyle görecekleri azaptır. Onlara bu dünyada azap edileceklerdir ki bu azap onlara âhiretteki ebedî azabı hatırlatsın. Böylelikle bu dünyada gördükleri azap âhirette görecekleri azabı gerektirecek fiilleri yapmalarını engellesin. Aynı şekilde Allah’ın bu dünyada onlara verdiği nimetler ve lezzetler her ne kadar geçici olsa da bu nimetler ve lezzetler, âhiretteki ebedî nimet ve lezzetleri onlara hatırlatmak içindir. Bundan dolayı Allah kullarını âhiret hayatına özen göstermeye teşvik etmiş ve birçok âyette kendileri için türlü türlü nimetlerin olduğunu bildirmiştir. Nitekim O, şöyle buyurmuştur: “Orada canların istediği, gözlerin zevk aldığı her şey vardır”. Buna benzer âyetler çoktur. En büyük azap da âhiret azabıdır. Bu, kâfir olmanın ve inkâr etmenin karşılığı olan azaptır.

      Belki dönüş yaparlar diye. Onların, bulundukları inkâr halinden dönmeye ilişkin mazeretleri kalmasın diye. “Bizim bundan haberimiz yoktu” demesinler diye. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Lenüzîkannehüm (لَنُذِيقَنَّهُمْ)

        Arapça "z-v-k" (zel, vav, kaf) kökünden if'âl babında türeyen muzari fiil, pekiştirme (tekit) lam'ı ve şeddeli tekit nun'u almış, sonuna da "hüm" (onlara) zamiri bitişmiştir. Kesinlikle tattıracağız, mutlaka deneteceğiz anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin dille bir şeyin lezzetini veya acısını anlamak olduğunu, ancak dilde zamanla genişleyerek insanın bedeniyle veya ruhuyla yaşadığı her türlü şiddetli, acı veya tatlı tecrübeyi kapsayacak şekilde mecazlaştığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tatma" eyleminin normal şartlarda yiyecek ve içeceklerin niteliğini anlamak için kullanıldığını, ancak Kur'an'da ilahi cezanın algılanması için kullanıldığında, bunun sıradan bir acı değil, kişinin tüm varlığıyla ve en derinden hissedeceği bir tecrübe olduğunu ifade eder. Fiilin başındaki kasem (yemin) lam'ı ve sonundaki tekit nun'u (le-nüzîkanne), bu dünyevi azabın inkarcıların başına geleceğinin mutlak ve kaçınılmaz bir yasa olduğunu vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik örgüsünde "tatma" fiilinin azapla birlikte kullanılmasını ontolojik bir derinlikle analiz eder. Vahiy, uzak ve soyut bir kavram olan ilahi cezayı, insanın en ilkel ve en sarsıcı duyusu olan "tatma" eylemiyle birleştirerek onu bedensel ve ampirik (deneyimsel) bir gerçekliğe dönüştürür. Ceza, uzaktan izlenen bir olay değil, bizzat yutulan ve hücrelere kadar hissedilen bir yakıcılıktır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin retorik ve edebi boyutunu inceler. "Tatmak" fiilinin genellikle keyif ve lezzet veren dünyevi zevkler için kullanıldığını, ancak ayette dünyevi bir cezanın tadılmasının bildirilmesinin keskin bir ironi (istihza/tehakküm) barındırdığını belirtir. İnkarcılara, çok sevdikleri dünyevi hazların (tatların) yerine, bizzat bu dünyada sarsıcı bir ilahi uyarının "tattırılması" muazzam bir edebi dönüşümdür.

        el-Ednâ (الْأَدْنَى)

        Arapça "d-n-v" (dal, nun, vav) kökünden türeyen ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) formunda bir sıfattır. Daha yakın, en yakın, daha aşağı, daha basit ve beri tarafta olan anlamlarına gelir. Aynı kökten türeyen "dünya" kelimesi de "içinde yaşanılan en yakın/en aşağı alem" demektir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasını "iki şey arasında mekan, zaman, değer veya statü bakımından bir yakınlık veya düşüklük bulunması" olarak tanımlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ednâ" kelimesinin bu ayetteki bağlamını, zıddı olan "ekber" (en büyük) kelimesiyle karşılaştırmalı olarak açıklar. "Ednâ" olan azap; hem zaman olarak insana daha "yakın" (yani ahireti beklemeden, bizzat bu dünya hayatında gerçekleşen), hem de şiddet bakımından ahiret azabına göre daha "aşağı/hafif" olan cezalandırmalardır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir literatüründeki genel eğilimi yansıtarak bu kelimenin kapsamını açıklar. "Azâb-ı ednâ" (en yakın/basit azap), inkarcı toplumların dünya hayatında karşılaştıkları kıtlık, kuraklık, salgın hastalıklar, esaret, ağır yenilgiler (Bedir savaşı gibi) veya derin psikolojik buhranlar olarak yorumlanmıştır. Bu cezalar, mutlak bir helakten ziyade uyarıcı (pedagojik) nitelik taşır.

        Dûne (دُونَ)

        Arapça "d-v-n" (dal, vav, nun) kökünden gelen bir zarf ve edattır. Aşağısında, berisinde, -den önce, -den başka ve gayrı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyin mertebe, konum veya zaman olarak diğer bir şeyin gerisinde veya aşağısında kalması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dûne" edatının iki varlık veya durum arasına giren bir ayrım çizgisi olduğunu ifade eder. Ayetteki "dûnel azâbil ekber" (en büyük azaptan önce/onun berisinde) kullanımı, dünyevi azabın ahiret azabına ulaşmadan önceki bir eşik, ondan daha alt kademede bulunan bir öncü sarsıntı olduğunu semantik olarak konumlandırır.

        el-Ekber (الْأَكْبَرِ)

        Arapça "k-b-r" (kef, be, ra) kökünden türeyen ism-i tafdil (en üstünlük derecesi) sıfatıdır. Daha büyük, en büyük, en şiddetli ve en ulu anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının "hacim, yaş, statü veya şiddet bakımından bir şeyin diğerine üstün gelmesi, büyük olması" olduğunu açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "ekber" sıfatının ayetteki "ednâ" sıfatının mutlak zıddı olarak konumlandırıldığını belirtir. Dünyevi cezalar uyarıcı ve sınırlı iken; "azâb-ı ekber", zaman, mekan ve şiddet sınırlarını aşan, ahiretteki mutlak, kalıcı ve en büyük eskatolojik cezayı (cehennemi) temsil eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ednâ" ve "ekber" kelimeleri arasındaki bu semantik zıtlığı çeviri bilimi ve Kur'an'ın retorik hiyerarşisi üzerinden analiz eder. Kur'an, ilahi uyarıyı birdenbire en üst perdeden (ekber) uygulamaz; önce insanın dünyevi gerçekliğinde hissedebileceği daha yakın ve idrak edilebilir (ednâ) bir acı/sıkıntı sunar. Bu kelimeler, ilahi adaletin kademeli (tedrici) işleyişini gösteren didaktik bir zıtlık oluşturur.

        Leallehüm (لَعَلَّهُمْ)

        Arapça "l-a-l" (lam, ayn, lam) kökünden umut ve beklenti bildiren bir edat (teracci) ve onlara ait olan "hüm" zamirinden oluşur. Umulur ki, belki, ola ki, -sın diye anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın insana nispet edildiğinde bir "şüphe ve umut" bildirdiğini; ancak mutlak bilgi sahibi olan Allah'a nispet edildiğinde ortada bir şüphe olmadığını, aksine bir "gaye ve hedef" bildirdiğini açıklar. Allah "belki dönerler" demez; "dönmeleri amacıyla/dönsünler diye" onlara bu hafif azabı verdiğini ontolojik bir sebep-sonuç ilişkisi olarak kurar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin teolojik derinliğini varoluşsal bir zeminde analiz eder. Allah'ın fiilinde "lealle" (umulur ki) edatının kullanılması, insanın irade özgürlüğünün (ihtiyar) ontolojik garantisidir. Dünyevi azap deterministik (zorunlu) bir helak mekanizması değildir; aksine, insana kendi hür iradesiyle hakikate yönelmesi için bırakılmış bir ahlaki açık kapıdır. Bu edat, insanın makine olmadığını, yoldan çıkabildiği gibi kendi kararıyla yola dönebileceğini de imler.

        Yerci'ûn (يَرْجِعُونَ)

        Arapça "r-c-a" (ra, cim, ayn) kökünden türeyen muzari fiildir. Geri dönmek, eski haline gelmek, rücu etmek, vazgeçmek ve tövbe etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "bir şeyin daha önce bulunduğu bir duruma, konuma veya başladığı ilk noktaya (mebde) tekrar yönelmesi ve geri gelmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "rücu" eyleminin fiziksel bir dönüş değil, ahlaki ve manevi bir geri dönüş olduğunu vurgular. İnsanın yaratılış fıtratından (aslından) koparak isyana (fısk) sapmasının ardından, yaşadığı dünyevi sarsıntıların (azâb-ı ednâ) etkisiyle aklını başına toplaması, günahı terk edip yeniden ilahi itaat çizgisine (aslına) dönmesi sürecidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inanç diyalektiğinde "rücu" kavramını tövbe (dönüş) kavramıyla eşanlamlı olarak okur. Dünyevi acılar ve musibetler (yakın azap), Allah'ın kör bir öfkesi değil; insanı girdiği çıkmaz sokaktan (dalalet) geri çevirmek için uygulanan ontolojik bir "şok terapisidir". Dönüş eylemi (yerci'ûn), insanın kendisine sunulan bu son pedagojik fırsatı değerlendirerek ahlaki bir U-dönüşü yapmasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bu kapanış fiilini ilahi rahmet bağlamında inceler. İnkarcılara dünyada tattırılan o "yakın azap", görünüşte bir ceza olsa da hakikatte onları "en büyük azaptan" (cehennemden) kurtarmayı hedefleyen acı bir ilaçtır. Fiilin "dönsünler diye" (leallehüm yerci'ûn) şeklinde geniş zaman kipiyle gelmesi, ilahi merhametin insanı son ana kadar asıl vatanına (imana) geri çağıran ısrarlı ve şefkatli tutumunu gösterir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X