وَح۪يلَ بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ مَا يَشْتَهُونَ كَمَا فُعِلَ بِاَشْيَاعِهِمْ مِنْ قَبْلُۜ اِنَّهُمْ كَانُوا ف۪ي شَكٍّ مُر۪يبٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sebe' Sûresi, 54. Ayet
Daralt
X
-
53. “Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayp hakkında da uzak bir yerden atıp tutuyorlardı.”
54. “Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir; tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Çünkü onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler.”
Daha önce onu inkâr etmişlerdi, gayp hakkında da uzak bir yerden atıp tutuyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın mânası şudur: Onlar bu dünyadayken âhireti yalan sayıyor ve gaybı inkâr ediyorlardı. Onlar şöyle diyorlardı: Yeniden diriliş, hesap, cennet ve cehennem yoktur. İşte bu onların uzaktan atıp tutmalarıdır. İbn Mesûd’un mushafında şöyledir: Onlar gayp hakkında atıp tutuyorlar ve zanna dayanarak görüş belirtiyorlardı. Bazıları şöyle demiştir: Gayp hakkında atıp tutuyorlardı. Yani onlardan uzak olan bir yerden imanı dile getiriyorlardı. Halbuki artık bu onlardan kabul edilmez. Azabın gelmesiyle iman artık onlardan uzaklaşmıştır. Artık iman etmeye güç yetiremezler.
Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Onlara azabın inmesi veya onların azabı görmesinden sonra artık onlarla arzuladıkları tövbenin kabul edilmesi ve iman etmek arasına set çekilmiştir. Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. O şöyle buyurmaktadır: Bunlardan önce geçmiş ümmetlerden onların öncülerine azap edilmesi gibi. Çünkü onlar bir kuşku içindeydiler. Azap veya yeniden dirilme ve kıyâmet hakkında. Sürekli şaşkınlığa iten. Bazıları şöyle demiştir: Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Aile, mal ve dünya hayatının güzellikleri gibi arzuladıkları servet ve hoşnutluk. Bazıları gayp hakkında da körü körüne atıp tutuyorlardı meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Bu onların “o sihirbazdır, şairdir ve kâhindir” şeklindeki sözleridir.
Artık kendileriyle arzuladıkları arasına bir set çekilmiştir. Bu beyan, müfessirlerin belirtmiş olduğumuz farklı görüşlerine göre anlaşılması muhtemeldir. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla iman ve tövbe arasında. Bazıları şöyle demiştir: Onlarla dünyadaki şehevî arzuları arasında. Fakat eğer iman ve tövbe mânasında ise, onlarla iman ve tövbenin kabulü arasına set çekilmiş demektir. Yoksa iman veya tövbe fiilini yerine getirmişlerdir. Eğer şehevî arzular mânasında ise, hakikat mânasına göre bu fiil ile onlar arasına set çekilmiş demektir. Müfessirlerin bir kısmının söylediği gibi eğer Kâbe’nin yıkılması mânasında ise yine beyanın anlamı hakikat olarak anlaşılır. En doğrusunu Allah bilir.
Tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi. Ebû Avsece şöyle demiştir: Bi eşyâ‘ihim benzerlerine demektir. En doğrusunu Allah bilir ya, yalanlama ve inkâr konusunda onların benzerleri mânasına gelir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, adamın taraftarları mânasına gelir.
Onlar sürekli şaşkınlığa iten bir kuşku içindeydiler. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Azabın kendi başlarına gelmeyeceği konusunda. Bazıları şöyle demiştir: Onlar bir kuşku içindeydiler. Yeniden diriliş ve ölümden sonra tekrar diriltme konusunda. Onların kuşku duymaları yok olup kül olduktan sonra yeniden dirilişi uzak görmeleri sebebiyledir. Bu açıdan yeniden dirilişi inkâr etmişlerdir. Ayrıca onlar, varlığın yaratılmasını sonu bakımından bir neticeye ve hikmete dayalı görmedikleri için bu konuda kuşkuya düşmüşlerdir. En doğrusunu Allah bilir. Denildi ki: “eş-Şekk", yani şüphe kalptedir. Eğer bu durum dilde ortaya çıkarsa buna “er-rayb” denilir. Onların kalplerinde şüphe vardı ve bu durum dillerinde de görünür olmuştu. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
hîle (حِيلَ)
Kök harfleri: h-v-l
İbn Fâris, h-v-l kökünün "bir halden başka bir hale geçmek, değişmek, dönmek ve iki şeyin arasına girip engel olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hâlet" ve "havale" kelimelerinin de türediği bu kökün meçhul (edilgen) fiil formunun, bir nesne ile ona ulaşmak isteyen kişi arasına kesin ve aşılamaz bir engelin girmesi (hâil olması) manasına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki eskatolojik (ahirete dair) kullanımına dikkat çeker. Ölüm anında veya hesap gününde inkarcılarla arzuladıkları şey (kurtuluş veya dünyaya geri dönüş) arasına çekilen bu ontolojik set, artık hiçbir çabanın, pişmanlığın veya feryadın fayda vermeyeceği o son durağın trajik ve mutlak çaresizliğini resmeder.
beynehum (بَيْنَهُمْ)
Kök harfleri: b-y-n
İbn Fâris, b-y-n kökünün "ayrılmak, uzaklaşmak, açıkça ortaya çıkmak ve iki şeyin arası" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel veya soyut iki nesne, durum ya da kişi arasındaki mesafeyi ifade ettiğini söyler.
yeştehûne (يَشْتَهُونَ)
Kök harfleri: ş-h-v
İbn Fâris, ş-h-v kökünün "nefsin bir şeyi şiddetle istemesi, arzulaması ve ona karşı yoğun bir iştah/çekilim duyması" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "şehvet" kavramının rasyonel bir iradeden ziyade, nefsin içgüdüsel olarak bir nesneye veya duruma doğru çekilmesi, onu talep etmesi olduğunu açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette müşriklerin ahirette şiddetle arzuladıkları (iştah duydukları) şeyin psikolojik boyutunu tahlil eder. Onların o anki en büyük "şehveti" (tutkulu arzusu), ya dünyaya geri dönüp iman etme fırsatını elde etmek ya da karşı karşıya kaldıkları azaptan kurtulmaktır; ancak aralarına giren ilahi engel, bu varoluşsal arzuyu sonsuza dek onların kursağında bırakır.
kemâ (كَمَا)
Arapçada "gibi, tıpkı, -dığı gibi" anlamlarına gelen benzetme (teşbih) harfi "kef" ile "mâ" edatının birleşimidir. İki farklı zaman veya durum arasındaki kusursuz benzerliği kurar.
fu'ıle (فُعِلَ)
Kök harfleri: f-a-l
İbn Fâris, f-a-l kökünün "bir işi icra etmek, bir eylemi gerçekleştirmek ve yapmak" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fiil" kelimesinin bilinçli veya bilinçsiz, insanın veya başka bir varlığın ortaya koyduğu her türlü eylem olduğunu ifade eder.
bi eşyâ'ıhim (بِأَشْيَاعِهِمْ)
Kök harfleri: ş-y-a
İbn Fâris, ş-y-a kökünün "bir şeyin yayılması, açığa çıkması, bir gruba destek olmak ve peşinden gitmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir kimsenin yardımcılarına ve taraftarlarına bu kökten hareketle "şîa" (çoğulu eşyâ') denildiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "eşyâ'" kelimesinin, inançta, eylemde ve zihniyette birbirini takip eden, aynı görüşü paylaşan ve birbirine destek veren kitleleri veya hizipleri ifade ettiğini söyler. Dücane Cündioğlu, ayetteki "onların benzerlerine/yandaşlarına" (eşyâ'ıhim) kullanımının barındırdığı tarihsel ve sosyolojik bağlamı analiz eder. Kur'an, Mekkeli elitleri daha önce helak edilmiş Firavun, Âd, Semûd gibi kavimlerle aynı ontolojik kategoriye koyar. Aralarında yüzyıllar ve coğrafyalar olsa da, kibre ve vahyi inkara dayalı bu devasa "zihniyet akrabalığı", onları ilahi mahkemede aynı "hizbin" (eşyâ') üyeleri yapar; akıbetleri de "tıpkı onlara yapıldığı gibi" (kemâ fu'ıle) birebir aynı olacaktır.
min kablu (مِنْ قَبْلُ)
Kök harfleri: k-b-l
İbn Fâris, k-b-l kökünün "yönelmek, ön taraf, yüzleşmek ve zamansal olarak önce/ileride olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. "Ba'd" (sonra) kelimesinin zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "kabl" kavramının zaman bakımından geçmişte kalan eylemleri ifade ettiğini kaydeder.
innehum (إِنَّهُمْ)
Arapçada cümlenin başına gelerek anlamı pekiştiren, "muhakkak ki, şüphesiz, gerçekten" manalarındaki "inne" tahkik edatı ile "onlar" (hum) zamirinin birleşimidir.
kânû (كَانُوا)
Kök harfleri: k-v-n
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, oluşmak ve bir hal üzere bulunmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçmişte başlayıp süreklilik arz eden, kişinin ayrılmaz bir vasfı veya kalıcı bir psikolojik durumu haline gelen halleri ifade ettiğini söyler.
fî (فِي)
Arapçada "içinde, -de/-da" anlamlarına gelen, bir şeyin bir durumun veya mekanın kapsama alanında olduğunu bildiren (zarfiyet) harf-i cerdir.
şekkin (شَكٍّ)
Kök harfleri: ş-k-k
İbn Fâris, ş-k-k kökünün "iki şeyin birbirine girmesi, yapışması ve aranın açılması, yarılmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Bir konuda iki zıt ihtimalin zihinde eşit ağırlıkta bulunmasından doğan ve kişiyi kesinlikten uzaklaştıran duruma bu yüzden "şek" (şüphe) dendiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, şek kavramının yakînin (kesin bilginin) tam zıddı olan, hakikati görememekten kaynaklanan zihinsel felç ve tereddüt hali olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın epistemolojisinde "şek" kavramının sıradan bir felsefi şüphecilik (skepticism) olmadığını tahlil eder. İzutsu'ya göre bu kelime, hakikatin aydınlığına sırt çevirmekten doğan, insanı varoluşsal bir karanlıkta bırakan ve imanı ontolojik olarak imkansız kılan hastalıklı, kriz halindeki bir inançsızlıktır.
murîb (مُرِيبٍ)
Kök harfleri: r-y-b
İbn Fâris, r-y-b kökünün "şüphe, töhmet, huzursuzluk ve kalpteki güvensizlik hissi" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "reyb" kavramının, sadece zihinsel bir kararsızlık olan "şek"ten çok daha ağır bir durumu tanımladığını; içinde korku, endişe ve kişiyi içten içe kemiren, ruhunu daraltan psikolojik bir ızdırap barındıran şüphe olduğunu açıklar. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin sonundaki "şekkin murîb" (derin bir kuşku ve huzursuzluk veren şüphe) tamlamasının edebi ve psikolojik gücüne dikkat çeker. Dünyadayken peygamberle alay eden, maddi güçleriyle kendilerinden son derece emin görünen o şımarık elitlerin; aslında iç dünyalarında hiçbir kesin inanca sahip olmadıkları, korkunç bir epistemolojik boşluk ve kendilerini yiyip bitiren "huzursuz edici/kahredici bir şüphe" (murîb) içinde kıvrandıkları bu iki kelimenin kusursuz uyumuyla deşifre edilir. Onların kibri, sadece içlerindeki bu derin şüpheyi örtmek için kullandıkları sahte bir zırhtan ibarettir.
Yorum
Yorum