Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Saf Sûresi, 14. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Saf Sûresi, 14. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا كُونُٓوا اَنْصَارَ اللّٰهِ كَمَا قَالَ ع۪يسَى ابْنُ مَرْيَمَ لِلْحَوَارِيّ۪نَ مَنْ اَنْصَار۪ٓي اِلَى اللّٰهِۜ قَالَ الْحَوَارِيُّونَ نَحْنُ اَنْصَارُ اللّٰهِ فَاٰمَنَتْ طَٓائِفَةٌ مِنْ بَن۪ٓي اِسْرَٓائ۪لَ وَكَـفَرَتْ طَٓائِفَةٌۚ فَاَيَّدْنَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلٰى عَدُوِّهِمْ فَاَصْبَحُوا ظَاهِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû kûnû ensâra(A)llâhi kemâ kâle ‘îsâ-bnu meryeme lilhavâriyyîne men ensârî ila(A)llâh(i)(s) kâle-lhavâriyyûne nahnu ensâru(A)llâh(i)(s) fe-âmenet tâ-ifetun min benî isrâ-île ve keferat tâ-ife(tun)(s) fe-eyyednâ-lleżîne âmenû ‘alâ ‘aduvvihim fe-asbehû zâhirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Ey iman edenler! Allah'ın yardımcıları olun. Nitekim Meryem oğlu îsâ da havarilerine, Allaha giden yolda bana yardımcı olacaklar kimlerdir?’ diye sorduğunda havariler, Allah'ın yardımcıları biziz’ demişlerdi. Sonra İsrâiloğulları’ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Biz inananları düşmanlarına karşı destekledik, böylece üstün geldiler.

      Allah’ın Yardımcıları

      Ey iman edenler! Allah’ın yardımcıları olun. Bu, insanın kalbine şüphe düşüren bir kelâmdır. Cenâb-ı Hak Allah’ın yardımcıları olun nasıl der? Cenâb-ı Hak korkmaz ki başkasından yardım istesin! Fakat bu şüpheyi kalpten atmanın yolu şudur: Bu âyet ve “Allaha güzel bir borç verin” meâlindeki âyet aynı anlamdadır. Biz bunu daha önce şöyle açıklamıştık: Cenâb-ı Hak, onların sıla-i rahim yapmalarını ve fukaraya sadaka vermelerini, kendi zatından bir kerem, fazilet ve lütuf olarak kendisine verilen borç saymaktadır. İşte aynen bunun gibi, kendi dinine veya peygamberine yardım edenleri de kendi yüce zatına yardım etmiş saymaktadır. “Eğer siz Allah’a yardım ederseniz Allah da size yardım eder” meâlindeki âyet de böyledir. Bunun anlamı şudur: Siz Allah’ın dinine yardım ederseniz Allah da size yardım eder. Yahut siz Allah’ın resûlüne yardım ederseniz veya hakka yardım ederseniz Allah da size yardım eder. Bunun hangisinin kastedildiğini en iyi bilen Allah’tır. Bütün bunlarla, sizin dininize yaptığınız yardımı Allah için, O’nun rızası için yapın mânasının kastedilmiş olması da muhtemeldir. “Allah’a güzel bir borç verin” meâlindeki âyet ile de onu Allah için, Allah’ın Kerîm olan rızası için verin mânasına gelir.

      Bu âyette, anlamın düzgün bir şekilde ortaya çıkabilmesi ve Cenâb-ı Hakkın Meryem oğlu îsâ da havârîlerine ... dediği gibi anlamındaki beyanın yerini bulması için ya baş tarafta veya sonda gizli kalan bir şeyler olmalıdır. Meryem oğlu îsâ’nm havârîlerine söylediği gibi. Sanki Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: “İman edenlere de ki: Meryem oğlu İsa’nın havarilerine, Allah’a giden yolda benim yardımcılarım kimdir? dediği gibi, siz de Allah’ın yardımcıları olun!” Yahut burada gizlenen mâna icabet hakkındadır. Yani Allah’ın ve resûlünün davetine icabet edin ve O’na yardımcı olun! Tıpkı Hz. İsâ ümmetinin Allah’ın yardımcıları biziz dedikleri gibi. "Havârîler” dinlerini her türlü şüpheden arındıran, tertemiz eyleyen insanlar demektir. Onlar Hz. İsâ’nın en hayırlı ve ona en yakın olan kimselerdir; zira İsâ onları Allah’ın dinine davet edince hemen kabul edip iman etmişler ve dinlerini de her türlü şüphe, âfet ve ayıptan arındırmışlardı.

      Sonra İsrâiloğulları’ndan bir kısmı iman etmiş, diğer bir kısmı da inkâra sapmıştı. Bunun, Hz. İsâ (a.s.) yaşarken, havarilerin kendisine tâbi oldukları sırada vukû bulmuş olması muhtemeldir. Hz. İsâ aleyhisselâm kavmini Allah’ın dinine çağırmış, ama onların bir kısmı inanmış, bir kısmı inkâra sapmıştı. Biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik. İnkâr edenlere karşı inananları delillerle, hüccetlerle destekledik. Böylece onlar üstün geldiler. Yani düşmanlarına kesin delillerle ve kanıtlarla üstün geldiler. Bu olayın Hz. İsâ’nın (a.s.) vefatından sonra, onun mahiyeti hakkında ihtilaf ettiklerinde vuku bulmuş olması da muhtemeldir. Bazıları o, Allah’tır, bazdan da Allah’ın oğludur, dediler. Bu sebeple bir zümre onu inkâr etmiş, diğer zümre de ona iman etmişti. Aralarında savaş çıktığında da biz, inananları, düşmanlarına karşı destekledik; böylece onlar düşmanlarına karşı yardıma mazhar oldular ve bu sayede zafere ulaştılar. En doğrusunu Allah bilir, dönüş ve varış sadece O’nadır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, e-m-n kökünün temel anlamının "güven, huzur ve korkusuzluk" olduğunu, imanın ise kişinin bir şeyi tasdik ederek şüphelerden emin olması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iman" kelimesinin insanın iç dünyasında bulduğu sükûnet ve bir gerçeği kalbiyle onaylaması olduğunu ifade eder; ayetteki hitabın, sadece bir iddia sahibi olmayı değil, bu inancın gerektirdiği aktif sorumluluğu üstlenenleri kapsadığını vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olmakla birlikte, dini bir terim olarak "inanmak ve güvenmek" anlamındaki teknik kullanımının Süryanice ve Aramice "haymen" (güvenmek, onaylamak) formuyla semantik bir paralellik taşıdığını ve monoteistik teolojik dilin bir parçası olarak Kur'an'da yer aldığını analiz eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramın İslam öncesi dönemdeki kabile içi sadakat ve güven (emanet) bağlamından, Kur'an ile birlikte Allah'a karşı mutlak bir bağlılık ve ahlaki sorumluluk zeminine taşındığını detaylandırır.

        Kûnû (كُونُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün temel anlamının "olmak, meydana gelmek ve bir durumdan diğerine geçmek" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu emir formunun sadece bir varoluşu değil, kişinin karakterini ve kimliğini belli bir sıfatla (bu ayette yardımcılıkla) inşa etmesini ve o hal üzere sabitlenmesini ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "bir şeye dönüşmek, o niteliği kuşanmak" anlamında bir irade beyanı ve eylem çağrısı olduğunu vurgular.

        Ensâr (أَنْصَارَ)

        İbn Fâris, n-s-r kökünün birine yardım etmek, onu desteklemek ve zor durumdan kurtarmak anlamına geldiğini; yardımın sürekliliğini ve gücünü ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ensâr" kelimesinin "nâsır" (yardımcı) kelimesinin çoğulu olduğunu ve sadece sıradan bir yardımı değil, bir dava uğrunda omuz omuza vererek sergilenen kolektif ve fedakârca desteği temsil ettiğini açıklar. Arthur Jeffery, "nasr" kavramının semantik kökenlerinde "su vermek, canlandırmak" gibi anlamların da bulunduğunu, ancak teolojik bağlamda Allah'ın dinine hizmet edenler için kullanılan "ensâr" teriminin Medine döneminde özel bir toplumsal kimlik kazandığını belirtir.

        Allah (اللَّهِ)

        İbn Fâris, e-l-h kökünden türeyen bu ismin temelinde mahlukatın sevgi, hayret ve muhtaçlık içinde yöneldiği "tek ve yüce varlık" anlamının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, lafzın mahlukatın bilgisinin kuşatamayacağı, her türlü noksanlıktan münezzeh mutlak otorite olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin kökensel olarak bölgedeki monoteist geleneklerin ortak dili olan Aramice/Süryanice "Alaha" formuyla tarihsel ve semantik bir süreklilik içinde olduğunu savunur.

        Kâle (قَالَ)

        İbn Fâris, k-v-l kökünün ağızdan çıkan, anlamlı ve iradeli her türlü sözü ifade ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavlin bir düşüncenin veya bir hakikatin beyan edilmesi olduğunu; ayette Hz. İsa ile havarileri arasındaki o tarihi sözleşmenin başlangıç noktasını temsil ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu fiilin peygamberler ile muhatapları arasındaki iletişimde teolojik bir bağ kuran temel eylem biçimi olduğunu vurgular.

        Îsâ (عِيسَى)

        El-Cevâlîkî, bu ismin İbranice kökenli "İşû" kelimesinden Arapçalaştırıldığını ve yabancı bir özel isim (A'cemî) olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, ismin Süryanice "İşo" formu üzerinden Arapçaya geçtiğini, bunun da İbranice "Yehoşua" (Kurtarıcı/Allah kurtarır) isminin bir türevi olduğunu analiz eder. Theodor Nöldeke, ismin Arap fonetiğine uyarlandığını ve bölgedeki Hristiyan Arap topluluklarının kullandığı terminolojiyle uyumlu olduğunu ifade eder.

        İbn (ابْنُ)

        İbn Fâris, b-n-y kökünün bir şeyi bina etmek ve bir temel üzerine yükseltmek anlamına geldiğini; evladın da babanın veya soyun bir "binası" kabul edilmesi sebebiyle bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada Hz. İsa'nın mucizevi doğuşuna ve biyolojik bağının sadece annesine olan aidiyetine işaret etmek üzere seçildiğini açıklar.

        Meryem (مَرْيَمَ)

        El-Cevâlîkî, bu ismin Arapça olmadığını ve İbranice kökenli bir özel isim olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Miryam" isminin Süryanice "Mariam" formu üzerinden Arapçaya geçtiğini; "yüce, hanımefendi" veya "ibadet eden" gibi anlamlar taşıdığını, Kur'an'da ise iffet ve adanmışlığın simgesi olarak özel bir konuma sahip olduğunu analiz eder.

        Havâriyyîn (الْحَوارِيِّينَ)

        İbn Fâris, h-v-r kökünün temel anlamının "beyazlık, temizlik ve geri dönmek" olduğunu; havarilere bu ismin verilmesinin sebebinin kalplerinin saflığı veya elbiselerinin beyazlığıyla ilgili olabileceğini belirtir. El-Cevâlîkî, kelimenin Habeşçe "havârya" (elçi/havari) kelimesinden Arapçalaştırıldığını savunur. Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice "havvâryâ" (beyaz elbiseli/arınmış) veya Habeşçe "havârya" (gönderilmiş/müjdeci) kökenli olduğunu, Hz. İsa'nın yakın takipçileri için kullanılan teknik bir terim olarak dile girdiğini detaylıca analiz eder. Christoph Luxenberg, Süryanice kökenlerdeki "beyazlık" ve "seçilmişlik" vurgusunun, bu kişilerin ruhsal arınmışlıklarını temsil ettiğini belirtir.

        Tâifetun (طائِفَةٌ)

        İbn Fâris, t-v-f kökünün bir şeyin etrafında dönmek ve dolaşmak anlamına geldiğini belirtir; bir gruba tâife denilmesinin sebebi, o grubun bir fikir veya lider etrafında kenetlenmesi ve birlikte hareket etmesidir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin parçalardan oluşan bir bütünün bir kısmını veya belli bir görüşü benimseyen topluluğu ifade ettiğini, ayette ise İsrailoğulları içindeki inanç temelli bölünmeyi tasvir ettiğini açıklar.

        Benî (بَنِي)

        İbn Fâris, b-n-y kökünden türeyen bu kelimenin, bir soya veya kökene dayanan "çocuklar/oğullar" anlamına geldiğini, temelinde bir yapı inşa etme ve soyu sürdürme manasının yattığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ayette İsrailoğullarının toplumsal ve dini kimliğine işaret eden bir aidiyet formu olarak kullanıldığını ifade eder.

        İsrâîl (إِسْرائيلَ)

        Arthur Jeffery, kelimenin İbranice "Yisra-El" (Tanrı ile mücadele eden/Tanrı'nın seçtiği) kökeninden geldiğini, "Esrâ" (kul) ve "İl" (Tanrı) kelimelerinin birleşiminden oluşan bir terkip olarak görüldüğünü belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu ismin Hz. Yakub'un lakabı olduğunu ve onun soyundan gelen topluluğu nitelediğini aktarır.

        Keferat (كَفَرَتْ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün temel anlamının "örtmek ve gizlemek" olduğunu; dini bağlamda ise hakikati bile isteye örtüp inkar etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, küfrün iman sözleşmesini bozmak ve Allah'ın ayetlerini kasten reddetmek olduğunu, ayette İsrailoğulları içindeki bir kesimin Hz. İsa'nın mesajına karşı takındığı olumsuz tutumu ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, küfrün nankörlük ve inatçı bir inkar psikolojisiyle doğrudan ilişkili olduğunu vurgular.

        Eyyednâ (أَيَّدْنا)

        İbn Fâris, e-y-d kökünün temel anlamının "güç ve kuvvet" olduğunu; insanın en güçlü organı olan el (yed) kelimesiyle de kökensel bir bağ taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "te'yîd" eyleminin birini manevi veya maddi destekle güçlendirmek, onu sarsılmaz kılmak anlamına geldiğini; ayette ise müminlerin inkarcılara karşı ilahi bir yardım ve ruhsal bir kuvvetle desteklenmesini ifade ettiğini açıklar.

        Adüvvihim (عَدُوِّهِمْ)

        İbn Fâris, a-d-v kökünün temel anlamının "sınırı aşmak, tecavüz etmek ve uzaklaşmak" olduğunu belirtir; düşmana adüvv denilmesinin sebebi, onun hak ve adalet sınırlarını aşarak başkasına saldırmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, adâvetin kalpteki nefretin eyleme dönüşmesi olduğunu, ayette ise inanç farklılığı nedeniyle müminlere karşı saldırgan bir tutum içinde olan karşı tarafı nitelediğini ifade eder.

        Esbahû (أَصْبَحُوا)

        İbn Fâris, s-b-h kökünün "sabah vaktine girmek" ve bir şeyin aydınlanması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "sâre" (oldu/dönüştü) fiili gibi kullanılarak bir durumdan diğerine geçişi ve nihai bir sonuca ulaşmayı ifade ettiğini; müminlerin ilahi destekle birlikte zayıflıktan kurtulup yeni bir güne girer gibi üstünlük kazandıklarını açıklar.

        Zâhirîn (ظاهِرينَ)

        İbn Fâris, z-h-r kökünün temel anlamının "bir şeyin sırtı, üst kısmı ve belirginleşmesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "zuhûr" kelimesinin hem fiziksel olarak bir şeyin üstüne çıkmak (galibiyet) hem de kanıt ve delil yönüyle apaçık hale gelmek (belirginlik) anlamlarını taşıdığını; ayette müminlerin hem fikri hem de fiili olarak düşmanlarına karşı mutlak bir üstünlük ve zafer kazandıklarını ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kavramın hakikatin batıla karşı tarihsel ve ontolojik galibiyetini simgeleyen önemli bir güç terimi olduğunu analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X