Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Sâffât Sûresi, 135. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Sâffât Sûresi, 135. Ayet

    اِلَّا عَجُوزاً فِي الْغَابِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İllâ ‘acûzen fî-lġâbirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      134-135. “Geride kalanlar arasında bırakılan yaşlı bir kadın dışında onu ve bütün ailesini kurtarmıştık;”

      136. “Sonra diğerlerini helak ettik.”

      137-138. “Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz?”


      Bu beyanlarda Cenâb-ı Hak Mekkelilere, peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle daha önceki ümmetlerin başlarına gelen azabı ve helaki hatırlatmakta, onlardan helake uğrayanın hakka karşı inatçılık yapmaları ve peygamberleri inkâr etmeleri sebebiyle helak edildiğini, helak olmaktan kurtulanların da ancak peygamberleri tasdik etmeleri ve onlara uymaları sayesinde kurtulduklarını söylemekte; onların başına gelenlerin sizin de başınıza gelmemesi için Muhammed aleyhisselâmın peygamberliğini inkâr etmekten sakının diye onlara öğüt vermektedir.

      Siz de sabah akşam onların yurtlarından gelip geçmektesiniz. Yani peygamberleri inkâr ettikleri için helâk edilen o insanların yaşadıkları yerlerden sabah akşam geçiyorsunuz ve onların sadece peygamberleri inkâr etmelerinden ötürü helâk edildiklerini biliyorsunuz.

      (Bunları görüp de) aklınızla değerlendirmiyor musunuz? Yani onlardan ibret almıyor musunuz? İbret alıp Muhammed aleyhisselâmı yalancılıkla itham etmekten vazgeçmez misiniz? En doğrusunu Allah bilir.​​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        illâ (إِلَّا)

        Arapçada kendisinden önceki genel hükümden veya gruptan, kendisinden sonra gelen unsuru hariç tutan, ayıran ve istisna eden (istisna edatı) mutlak bir bağlaçtır. Cümlede "ancak, müstesna, şunlar hariç" anlamlarına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında bu edatın belagat ilmindeki eşsiz ve sarsıcı (koparıcı) işlevine dikkat çeker. Bir önceki ayette (134. ayette) Lut'un ailesinin "toptan, istisnasız" (ecme'în) kurtarıldığına dair o devasa ilahi tahliye fermanı verilmişti. Araya aniden giren "illâ" (hariç) edatı, o mutlak kurtuluşun ortasında gramatikal bir uçurum açarak; ilahi rahmetin kör bir kayırma olmadığını, şirk ve isyan barındıran hiçbir unsurun (peygamber eşi dahi olsa) bu adaletin süzgecinden kaçamayacağını dilde mühürler. Bu edat, biyolojik bağın teolojik kurtuluşa yetmeyeceğinin en keskin dilbilgisel bıçağıdır.

        Angelika Neuwirth, Mekki surelerin dramatik ve anlatısal kurgusunda bu istisna edatının (illâ) retorik fonksiyonunu tahlil eder. Kuran, dinleyicinin zihninde "tüm aile kurtuldu" şeklinde oluşan o rahatlatıcı beklentiyi, aniden patlayan bu edatla tersyüz eder. Kıssanın (Lut anlatısının) en can alıcı trajedisi, kurtuluşun dışarıdan gelen bir düşmanla değil, bizzat evin içinden, en yakından verilen bu "istisna/kurban" (illâ) ile tamamlanmasıdır. Bu edat, tevhidi sadakatin kan bağından üstün olduğunu sahneler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin fonetik estetiğine (ses simgeciliğine) eğilerek; boğazın en derininden kopan keskin ve kırık bir hemze (i) ile, dilin üst damağa yapışıp aniden açılmasıyla oluşan şeddeli ve uzatmalı "lâ" (lâm-elif) harfinin (i-l-l-â) oluşturduğu o bıçak gibi kesen, durduran ve akışı aniden bölen ses yapısının; Lut'un kafilesi şehirden çıkarken arkada bırakılan o son kişinin kopuşunu, o devasa ayrılığı ve ilahi adaletin o tavizsiz kesiciliğini işitsel bir sahne (ses imgesi) olarak muhatabın şuuruna doğrudan nakşettiğini ifade eder.

        acûzen (عَجُوزًا)

        Arapça "a-c-z" kökünden türetilmiş, mübalağa veya sıfat bildiren "fe'ûl" vezninde bir isimdir. Ayetin sözdiziminde "illâ" edatının müstesnası (hariç tutulanı) olarak nasb (üstünlü ve tenvinli) konumundadır. Bu kelime, Lut'un eşini işaret eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "a-c-z" kökünün temel manasının "güç yetirememek, zayıflık, bir şeyin gerisinde kalmak, sonuna düşmek, takatin kesilmesi ve gençliğin/diriliğin tam zıttı olan acizlik (acz)" olduğunu belirtir. İhtiyar kadına, bedensel kuvveti geride kaldığı için "acûz" denilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "acûz / acz" kavramının Kuran lügatinde salt biyolojik bir yaşlanmayı (ihtiyarlığı) ifade etmediğini; bu ayette bilhassa "ruhen, ahlaken ve inanç olarak peygamberin tevhidi yürüyüşüne ayak uyduramayan, o yürüyüşten aciz kalarak sapkın kavminin zihniyetine çakılıp kalan teolojik bir hantallığı ve geriliği" tanımladığını kaydeder. O, sadece bedeniyle değil, ruhuyla da çökmüş (acûz) biridir.

        Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında bu kelimenin teolojik ironisini inceler. Tevrat metinlerinde (Tekvin 19) Lut'un karısı şehirden çıkarken "arkasına baktığı için" tuz direğine dönüşen meşhur bir figürdür ve hep "Lut'un karısı" (imra'atuh) olarak anılır. Kuran, burada onun peygamberle olan evlilik (şeref) bağını dilden tamamen siler; ona "karısı" demez, onu sadece ahlaki ve fiziksel çöküşü simgeleyen "acûzen" (kocakarı / geride kalan ihtiyar bir kadın) kelimesiyle sıradanlaştırarak ve aşağılayarak anar. Şirk, peygamber eşi olma statüsünü ontolojik olarak sıfırlamıştır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik ve teolojik zeminine inerek; bu sıfatın Kuran'ın liyakat felsefesindeki yerini tahlil eder. Mekke müşrikleri soylarıyla, atalarıyla ve kabile bağlarıyla övünüp kurtuluşu genetik bir hak sanıyorlardı. Kuran, peygamberin kendi yatağındaki eşini bile, inançsızlığı sebebiyle "helak edilen sıradan bir acûz" (ihtiyar kadın) statüsüne düşürerek; ilahi adaletin önünde hiç kimsenin kan veya evlilik bağıyla VIP (ayrıcalıklı) bir kurtuluş bileti alamayacağını, tevhidin tek geçer akçe olduğunu dildeki bu acımasız tasvirle yüzlerine çarpar.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, tefsir birikimi bağlamında bu kelimenin nekre (belirsiz ve tenvinli) olarak "acûzen" formunda gelmesine dikkat çeker. Kuran "el-acûz" (o bilinen kadın) demez. Tenvin (nekrelik), onun Kuran'ın şerefli hafızasından bütünüyle silindiğini, isminin veya kimliğinin hiçbir değerinin kalmadığını, cehenneme atılacak herhangi bir sapkın gibi değersizleştiğini (tahkîr) gramatikal olarak mühürler. O artık Lut'un ailesi değil, isimsiz bir suçludur.

        fîl ğâbirîn (فِي الْغَابِرِينَ)

        Arapça "içinde, arasında" anlamı veren "fî" harf-i ceri ile, "ğ-b-r" kökünden türetilmiş, ism-i fâil (etken ortaç) vezninde, kurallı eril çoğul (cemi müzekker salim) bir isim olan "ğâbirîn" kelimesinin birleşiminden oluşur. Ayette mecrur (esreli/yâ harfi ile) konumundadır. Başındaki harf-i tarif (el) kelimeyi belirli ve tarihsel bir zümreye tahsis eder. İbn Fâris, etimolojik tahlillerinde "ğ-b-r" kökünün temel manasının "toz toprak (ğubar), bir şeyin geçip gitmesinden sonra geride kalan tortu, kalıntı, kervan gittikten sonra arkada bırakılan ve helake terk edilenler" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğâbir" kavramının Kuran terminolojisinde sıradan bir "bekleme" eylemi olmadığını; ilahi göç (hicret) ve kurtuluş kafilesine katılmayıp, kendi hür iradesiyle ahlaksızlığın, inkarın ve yaklaşan ilahi azabın (kükürt yağmurunun) merkezinde "kalmayı, toz toprak/kül olmayı tercih etmeyi" tanımladığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dilleri ailesindeki filolojik arka planına inerek; "ğ-b-r" kökünün Süryanice ve Aramicede de "toz, kül ve toprağa karışmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Kuran'ın Sodom ve Gomore'nin (Lut kavminin) o meşhur volkanik/meteorik yıkımını (küller altında kalışını) anlatırken, arkada kalanları "el-ğâbirîn" (toz/kül olup geride kalanlar) kelimesiyle isimlendirmesi, azabın fiziksel gerçekliği (küller) ile teolojik durum (geride kalma) arasındaki kusursuz filolojik uyumdur.

        Toshihiko Izutsu, Kuran'ın ahlaki ve ontolojik semantiğinde bu kelimenin barındırdığı felsefi trajediyi tahlil eder. Lut ve inananlar, ahlaki çürümeden (Sodom'dan) ontolojik bir kopuşla (hicretle) yepyeni bir varoluşa yürürken; o ihtiyar kadın (acûz), kalbini ve aidiyetini o sapkın şehre bağladığı için fiziksel olarak adım atamamış ve "geride kalanların içine" (fîl ğâbirîn) gömülmüştür. İnsan nereye aitse, ruhu orada kalır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sözdizimsel inşasında kadının "el-ğâbirîn" (kurallı eril çoğul / erkekler grubu) kelimesine dahil edilmesinin (tağlîb sanatının) sosyolojik mesajına dikkat çeker. Kuran, "geride kalan kadınlar içinde" (fîl ğâbirât) demez. Lut'un kavmindeki o iğrenç cinsel sapkınlığı işleyenler erkeklerdi. Eşi biyolojik olarak o suçu işlemese de, kalben o sapkın erkekleri onayladığı ve onlara muhbirlik yaptığı için, ilahi adalet onu gramatikal olarak o azgın "erkek suçluların çoğulu" (el-ğâbirîn) içine hapseder. Zihniyet ortaklığı, aynı çoğul kalıbında boğulmayı getirmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi'nde de Lut kıssasındaki bu "el-ğâbirîn" ibaresinin, Allah'ın elçisine sırt çevirenlerin sadece dünyevi bir yıkımla (küller altında) kalmadıklarını, ebedi lanetin de "tortusu" olduklarını gösterdiği vurgulanır. Ayet, mutlak kurtuluşun ardından geriye bakmanın ve şirke duyulan sempatinin, peygamber eşini bile o tozlu, lanetli ve küle dönmüş sapkınların (el-ğâbirîn) arasına fırlatıp atmasıyla son bulur.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X