وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Sâd Sûresi, 88. Ayet
Daralt
X
-
“Ve onun bildirdiklerinin gerçekliğini bir zaman sonra öğreneceksiniz.”
Burada kastedilenin, Kur’an’ın verdiği haberler olabileceği gibi tekrar dirilmek ve hesaba çekilmekle ilgili haberler olması da muhtemeldir. Yani siz bütün bunları kısa bir zaman sonra öğreneceksiniz.
Yorum
-
Ve (وَ)
İbn Fâris, atıf, yemin veya başlangıç (istînâf) bildiren bağlaçtır. Kâinatın Yaratıcısının, Surenin başından beri kurguladığı o devasa felsefi hesaplaşmayı, İblis'in isyanını ve peygamberin o sarsılmaz dürüstlüğünü bütünüyle toparlayıp; kâfirin yüzüne çarpılacak o son, mutlak ve dondurucu "kapanış fermanına" geçerken kullandığı o sert ve keskin ontolojik bağlaç (mühür) köprüsüdür.
Le Ta'lemunne (لَتَعْلَمُنَّ)
İbn Fâris, "a-l-m" kökünün sözlükte "bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve sınırlarını kesin ve sarsılmaz bir şekilde idrak etmek, cehaletin, şüphenin ve zannın mutlak zıddı olan pürüzsüz kavrayış" anlamlarına geldiğini tespit eder. Baştaki yemin/tekit "lâm"ı (le), muzari (gelecek zaman) muhatap çoğul fiili ve sondaki şeddeli, mutlak kesinlik bildiren tekit "nûn"u (nne) ile kaynaşan "le ta'lemunne" (Yemin olsun ki mutlak ve sarsılmaz bir surette bileceksiniz / o idrak size zorla çarpacak) eyleminin; kâinatın Hâkiminin, inanmayanların o alaycı şüphelerini "zerre kadar kaçış payı bırakmayan, dondurucu ve feci bir biliş (şuur) anıyla" paramparça edeceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, ilim/ta'lemunne (a-l-m) kavramının, felsefi olarak sadece kitabi bir bilgi edinmek olmadığını söyler. Baştaki ve sondaki o ağır tekit edatlarıyla (le ve nne) kuşatılmış bu "İlim" eylemi; insanın dünyada kendi kibriyle (istikbarıyla) ve yalanlarıyla örttüğü o sarsılmaz hakikatin (Hakk'ın), ölüm anında veya cehennem çukurunda bizzat onun kendi fıtratına, etine ve kemiğine "yanarak, kanayarak ve feryat ederek (yakîn ile) işleyeceği" o korkunç ve mutlak uyanış (idrak) anıdır. Öğrenmek değil, o gerçeğin bizzat altında ezilmektir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu çift tekitli eylemi (le ta'lemunne) ontolojik bir tehdit, teodise (adalet) ve tehakküm (meydan okuma) manifestosu olarak değerlendirir. İslam felsefesinde bâtılın (kâfirin) argümanlarına karşı Kur'an'ın en büyük silahının, onun o alaycı tavrını bütünüyle ciddiyete (ve dehşete) boğan bu feci gelecek zaman kurgusu olduğunu inceler. Kâinatın Yaratıcısı, "Siz şimdi alay ediyorsunuz ama yemin olsun ki (le...nne) o gerçeği hücrelerinize kadar bileceksiniz" diyerek; kibrin kâinattaki o son, çaresiz ve dondurucu çöküşünü kâinata ebediyen mühürlediğini ifade eder.
Nebeehu (نَبَأَهُ)
İbn Fâris, "n-b-e" kökünün sözlükte "sıradan bir dedikodu veya olay değil, muhatabın durumunu, varoluşunu ve kaderini kökünden sarsan, değiştiren büyük, feci ve muazzam haber (bildiri)" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nebe' ismi ile "hu" (onun / o Zikrin/Kur'an'ın) zamirinin birleştiği "nebeehu" (onun o sarsıcı haberini / o devasa eskatolojik bildirimini) tamlamasının; inkârcıların bilecekleri şeyin basit bir felsefi teori değil; bizzat Surenin önceki ayetlerinde zikredilen o mutlak kâinat yasaları, İblis'in düşüşü, ahiret gerçeği ve o "Dondurucu Hesap (Yevmid-dîn)" olduğunu nitelediğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde "Nebe'" mefhumunu, Cahiliye'nin ontolojik rehavetini yırtıp atan "kozmik ve eskatolojik alarm" olarak inceler. İnsanın gündelik hayatındaki sıradan bilgilere (haber) karşılık; "Nebe'", insanın bizzat yaratılışıyla ve sonuyla yüzleştiği o ağır, dondurucu ve sarsılmaz "İlahi Bildiri"dir. Kâfirin kaçtığı ve alay ettiği şey, kâinatın Hâkiminin ona indirdiği o "Büyük Haber'dir" (Nebe'dir) ve bu haber ahirette bizzat onun üzerine yıkılacak olan o mutlak gerçektir (Hakk'tır).
Angelika Neuwirth, Kur'an'ın edebi ve teolojik kurgusunda bu kelimenin (nebeehu) kullanımını, Geç Antik Çağ'ın eskatolojik (kıyamet) metin geleneğiyle bağlantılı devasa bir "kıyamet ve hakikat inşası" olarak okur. Kur'an'ın kendi tebliğini bir "Nebe'" (büyük haber) olarak isimlendirmesinin; vahyin salt bir ahlak öğüdü olmaktan çıkıp, kâinatın bütünüyle çökeceğini ve yeni bir yasanın (ilahi adaletin) tecelli edeceğini kâinata haykıran o sarsılmaz ve dondurucu "kader fermanı" olduğunu tartışır. Kur'an o feci haberin bizzat kendisidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi tasvir sisteminde (tasvîr-i fennî) "Nebe'" kavramının muazzam bir psikolojik gerilim ve ontolojik ağırlık estetiği taşıdığını değerlendirir. 67. ayette "Kul huve nebeun azîm" (De ki: O, devasa/sarsıcı bir haberdir) fermanıyla kâinata vurulan o büyük felsefi darbenin; Surenin bu kapanış ayetinde bizzat "Onun o sarsıcı haberini (nebeehu) mutlaka bileceksiniz!" diyerek yeniden yankılanmasının; Kur'an'ın kendi içindeki o kusursuz, dondurucu ve asla taviz vermeyen simetrisini (şiddetini) resmettiğini vurgular.
Ba'de (بَعْدَ)
İbn Fâris, "b-a-d" kökünün sözlükte "kable'nin (öncenin) mutlak zıddı olarak bir zamanın, mekânın veya olayın sonrasına, ardına veya bitişine işaret eden" zaman veya mekân zarfı olduğunu tespit eder. O feci idrak (bilme) anının; hemen şimdi, kâfirin alay ettiği o anda gerçekleşmeyeceğini; kâinatın Yaratıcısının bizzat Kendi ilahi takvimiyle kurguladığı o sarsılmaz "sonralık/erteleme" boyutuna kaydırıldığını niteleyen mühlet köprüsüdür.
Dücane Cündioğlu, dildeki bu edatı (ba'de) varoluşsal bir "ilahi mühlet, soğukkanlılık ve psikolojik işkence" estetiği olarak okur. Müşriklerin "O azap hani nerede, hadi gelsin" şeklindeki küstah aceleciliğine karşı; kâinatın Hâkiminin acele etmeyip "Sonra (Ba'de)" fermanıyla o süreci kendi sarsılmaz zamanına dondurmasının; İslam felsefesinde ilahi adaletin insanın veya şeytanın (İblis'in mühletinde olduğu gibi) tahrikleriyle çalışmadığını, o azabın bizzat kendi mutlak zamanında (vakt-i ma'lûmda) en yıkıcı haliyle o kibrin üstüne çökeceğini kâinata ilan eden o dondurucu ontolojik otorite (azamet) duruşu olduğunu ifade eder.
Hîn (حِينٍ)
İbn Fâris, "h-y-n" kökünün sözlükte "kısa veya uzun olabilen, belirli veya belirsiz bir zaman dilimi, vakit, bir şeyin vadesinin dolduğu o mutlak kırılma veya ecel anı" anlamlarına geldiğini tespit eder. Nekre (belirsiz) formda gelen "hîn" (bir zaman / bir müddet / o beklenen kaçınılmaz vakit) isminin; Surenin o devasa ve feci kapanışını (kıyameti veya ölümü) kilitlediğini; kâinatın Yaratıcısının kâfire verdiği sürenin (hayatın) sonsuz olmadığını, bizzat O'nun katında (ilahi ilimde) sır olan ama fıtraten kaçınılmaz olan o "dondurucu ve sarsılmaz vade/zaman (Hîn)" dolduğunda o mutlak gerçeğin alevler (cehennem) içinde idrak edileceğini nitelediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hîn (h-y-n) kavramının, felsefi olarak kâinatta "vakti dolmuş, tahakkuk etmesi zorunlu hale gelmiş" o devasa son nokta olduğunu söyler. Kur'an'da "bir zaman sonra" (ba'de hîn) fermanı; inkârcıların o alaycı uykularından uyanacakları, gözlerinin yuvalarından fırlayacağı o mutlak ve feci ölüm anına (sekerât) veya bizzat ahiretteki o "Sûr'un üflendiği" kozmik çöküş ve diriliş duraklarına işaret eden sarsılmaz ve ebedi bir eskatolojik (ahiret) tehdittir.
Arthur Jeffery, kelimenin monoteistik (Sami) dillerdeki eskatolojik köklerini çözümler. "Hîn" kelimesinin Arapçada ve çevresindeki kadim dillerde sadece sıradan bir "zaman" olmadığını, genellikle "dünyanın sonu, çağın kapanışı, ecelin dolması ve ilahi hükmün tecelli ettiği o büyük kırılma anı (eschaton)" manasına geldiğini belirtir. Kur'an'ın "Ba'de Hîn" kapanışıyla, kâinattaki bütün o şirki, İblis'in kibrini ve peygambere edilen itirazları bizzat bu "kâinatın sonundaki o dondurucu ve şaşmaz ilahi saate (Hîn)" kilitleyerek kâinata mühürlediğini tartışır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve kelam ilminde "Ba'de Hîn" (Bir zaman sonra) tamlamasının Surenin finalindeki (38:88) o devasa ontolojik ağırlığını aktarır. Tefsircilerin bu "zamanı" (hîn); Bedir savaşındaki o feci mağlubiyet, insanın can boğaza geldiğinde (ölüm anında) melekleri ve hakikati çırılçıplak gördüğü o dondurucu an veya doğrudan doğruya kıyametin kopup hesap defterlerinin açıldığı "Yevmid-Dîn" (Din Günü) olarak yorumladıklarını kaydeder. Hangi yorum alınırsa alınsın, Sâd Suresi (38. Sure) bizzat kâfirin alay ettiği o "Zikrin (Kur'an'ın)" ve "Nebe'in (Haberin)"; o fani ve kibirli zaman (mühlet) dolduğunda, bizzat kâinatın Yaratıcısının o mutlak, şeriksiz ve yenilemez "Hakk'ı (Adaleti)" olarak bütün kâinatın üstüne bir kabus gibi çökeceğini kâinata ilan eden o sarsılmaz ve dondurucu ilahi tehdit fermanıyla (noktasıyla) ebediyen mühürlenmiştir.
Yorum
Yorum