Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rahmân Sûresi, 55. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rahmân Sûresi, 55. Ayet

    فَبِاَيِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Febi-eyyi âlâ-i rabbikumâ tukeżżibân(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      54-55. "(Cennettekiler) içleri atlasla dokunmuş sergiler üzerine kurulmuşlardır. Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Artık Rabb'inizin nimetlerinden hangisini inkâr edebilirsiniz?”

      Ferrâ şöyle dedi: “Bitâne” (بطائن) ve "zıhâra” (ظهارة) (iç ve dış) kelimelerinin aynı şeyden ve aynı cihetten olmaları mümkündür, ancak burada insanların bedenlerine temas eden cihete “bitâne”, diğerine de “zıhâra” dedi. Tıpkı gökyüzü gibi; meleklerin devamındaki cihet, onların için “bitâne”, bizim için “zıhâra”dır. Bizim devamımızdaki cihet de onlar için “zıhâra” bizim için “bitâne’dir. Aynı şekilde insanın hemen bitişiğinde olan her şey onun için “bitâne”, bitişiğinde olmayan şey de “zıhâra’dır. Meselâ, gökyüzünün bizim gördüğümüz tarafı için, bu göğün sırtı mânasında “zahru’s-semâ” (ظهر السماء) denilir, diğer tarafa da göğün içi anlamında “batnu’s-semâ” (بطن السماء) denilir. En doğrusunu Allah bilir. İbn Kuteybe buna karşı çıkar ve der ki: Allah burada "bitâne’yi zikretti ve onun atlasla dokunduğunu söyledi, fakat “zıhâra’yı zikretmedi. İnsanlar arasında yaygın olan ise döşeklerinin dışının (zıhâranın) içinden (bitâneden) daha nefis, içinin ise dışından daha düşük olmasıdır. Buna göre burada “bitâne’nin belirtilmesi ve onun atlastan yapıldığından söz edilmesi, onun dış yüzünün (zıhârasmın) içinden (bitâneden) daha değerli ve daha nefis olduğuna işaret eder. Ancak Ferrâ’nın söylediği doğrudur, İbn Kuteybe’nin söylediği ise insanların dünyada nesnelerin dış görünüşünü iç taraftan daha güzel yaptıklarının ifadesidir, çünkü insanların güçleri içini ve dışını aynı mükemmellikte ve aynı nefasette yapmaya yetmemektedir. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah Teâlâ’nın ise hazîneleri tükenmez, dolayısıyla istediği her şeyi istediği şekilde yapar. İbn Mesûd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Size onların iç tarafları haber verildi, ya dış tarafları nasıldır acaba?

      Âyetteki “istebrak” kelimesi hakkında da farklı görüşler vardır; kalın ipek anlamına gelir dendiği gibi ipeğin ince olanıdır da denilmiştir. En doğrusunu Allah bilir. Biz ise onun ne olduğu ve nasıl olduğu konusunda yorum yapmıyoruz, ancak şunu biliyoruz: O, müminlere Rab’leri tarafından vâdedilen bir giysidir ve insanların canlarının çok istediği bir giysidir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Cenâb-ı Hakk’ın bunu, hayırlarda önde gidenler, yaptıkları itaat ve hayırları önemsiz gördüklerinden dolayı kendilerini Rab’lerinin vadinden uzak görenler, Allah için yapmaları gereken amellerde, O'nun emir ve yasaklarına uymakta kusur işledikleri korkusu yüreklerine sinmiş olanlar için söylemiş olması mümkündür. Size vâdedilen Bu iki cennetin de meyveleri kolayca erişilebilecek yakınlıktadır. Müfessirler şöyle dedi: Yani o meyvelerin ağaçları size yakındır, insan elini uzatarak istediği gibi ondan alır. Ancak en doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu, o iki cennet uzak olsalar da meyveleri yakındır mânasında söylemiştir. Ebû Avsece şöyle dedi: “Cenâ” (الْجَنَّتَيْنِ جَنَى) fiili taşıdı anlamına gelir, ağaç meyvelerden yükünü aldığı ve yükü olgunlaştığı zaman bu fiil kullanılır.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        El-Âlâ' (الْآلَاءِ)

        Kelimenin kökeni e-l-v (veya e-l-y) harflerine dayanmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "nimet, lütuf, iyilik ve ihsan" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "âlâ" kavramının ilahi kudretin evrendeki izleri ve görünür tecellileri anlamına geldiğini; bu ayetin özel bağlamında, bir önceki ayette tasvir edilen o dehşetengiz cehennem ateşi ile kaynar su (hamîm) arasındaki çaresiz gidiş gelişin insanlara ve cinlere önceden haber verilerek onların uyarılmasının, bizzat bir ilahi lütuf ve merhamet göstergesi olarak muhatabın idrakine sunulduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Kur'an'ın lütuf semantiği içinde değerlendirerek, insana ve cine yöneltilen bu şiddetli ve kavurucu azap tehdidinin, aslında onları yeryüzündeki sahte özerklik vehminden (müstağnilik) ve isyandan alıkoyan, hakikate uyanmalarını sağlayan önleyici bir iyilik ve ontolojik bir merhamet (âlâ) olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi işlevine odaklanır; günahkârların ateşle kaynar su arasında kıvranacağını bildiren o korkutucu tablonun hemen ardından bu nimet ifadesinin gelmesinin muazzam bir psikolojik şok etkisi yarattığını, şiddetli bir ceza uyarısını nimet olarak sunmanın muhatabın gururunu paramparça eden eşsiz ve sarsıcı bir retorik meydan okuma olduğunu detaylandırır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlamsal derinliğine dikkat çekerek, bu ayetteki "âlâ" kavramının evrensel ilahi adaletin kesinliğine işaret ettiğini, yeryüzünde bozgunculuk yapan ve mazlumları ezen kibirli suçluların (mücrimlerin) böylesi bir azaba mahkum edilecek olmalarının mutlak adalet ve nizam açısından en büyük lütuf ve ilahi güvence olarak okunduğunu vurgular. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kavramı felsefi bir derinlikle ele alarak, varlık alemindeki haksızlıkların yanına kâr kalmayacağının ve ilahi adaletin (mizan) mutlaka tecelli edeceğinin ilanı olan bu cehennem tasvirinin, ontolojik bir denge ve inayet olduğunu, "âlâ" kelimesinin bu mutlak adaleti sembolize ettiğini tahlil eder.

        Rabbikumâ (رَبِّكُمَا)

        Kelimenin kökeni r-b-b harflerine dayanmaktadır. Sondaki "-kumâ" ekinin muhatap tesniye (ikil) zamiri olması nedeniyle etimolojik analiz doğrudan "rabb" kökü üzerinden yapılmaktadır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyi ıslah etmek, korumak, yavaş yavaş en mükemmel haline ulaştırmak ve mutlak malik olmak" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin özünde varlığa şekil vermek, onu terbiye etmek ve idare etmek yattığını, bu ayetin bağlamında yarattığı varlıkları sadece cennetle ödüllendiren değil, azgınlaştıklarında onları cehennem ateşi ve kaynar su ile terbiye eden ve adaleti tesis eden o şaşmaz efendinin doğrudan doğruya bu "rububiyet" (Rab olma ve evrene hükmetme) vasfıyla hareket ettiğini tahlil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dil ailesinin, özellikle Aramice ve Süryanicede "efendi, usta, mutlak sahip" anlamlarına gelen "rabbā" kökünden beslenerek mutlak adalet ve ceza gücüne sahip evrensel otoriteyi ifade etmek üzere Arap dini lügatine yerleştiğini delilleriyle ortaya koyar. Gabriel Said Reynolds, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın teolojik ekosistemi içinde değerlendirerek, isyankârları cehennem ile kaynar su arasında cezalandıran "Yaratıcı Rab" tasavvurunun, Hristiyan ve Yahudi eskatolojisindeki (ahiret inancındaki) İntikam Alıcı, Adaleti Tesis Edici ve Adil Yargıç olan Tanrı inancıyla doğrudan ortak bir zemin oluşturduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bağlamsal semantik çerçevesinde, günahkârların çaresizce kıvranacağı o dehşet sahnesinin ardından bu ismin kullanılmasının, Rabbin otoritesinin sadece lütuf ve ihsanda değil, kibri kırma ve isyankârları kahretme (celâl) gücünde de evrenin yegâne mutlak egemeni olduğunu muazzam bir ontolojik vurguyla gösterdiğini analiz eder.

        Tukezzibân (تُكَذِّبَانِ)

        Kelimenin kökeni k-z-b harflerine dayanır. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "doğrunun zıttını söylemek, gerçeğe aykırı davranmak ve hakikati inkar etmek" olduğunu, "tekzib" formunun ise göz önündeki kesin bir gerçeği inatla reddetmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, eylemin dille yapılan basit bir yalanlama değil, insanın ve cinin cehenneme dair yapılan o şiddetli ve merhametli uyarıya sırt çevirmesi, ilahi otoritenin kahredici gücüne karşı kör kalarak bu kaçınılmaz azabı örtbas etme çabası olduğunu tahlil eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın inkar ve küfür semantiği içinde kelimeyi ele alarak, "tekzib" eyleminin insanın yeryüzünde kendi dünyevi gücüne aldanma ve ilahi gazabı masal sanarak (müstağnilik) alaya alma psikolojisi olduğunu; ateş ile kaynar su arasında tavaf edecekleri gerçeği böylesine açıkça ihtar edilmiş ve bu ihtar bir lütuf olarak onlara sunulmuşken, şuurlu varlıkların sahte bir cesaretle bu tehdidi reddetmelerinin bu fiille ifade edildiğini detaylıca inceler. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin tesniye (ikil) kipindeki edebi formuna odaklanarak, yeryüzünde ahireti inkar eden ve cehennemi alaya alan ancak ahirette o kaynar suyun içine atılacak olan o iki mağrur topluluğun (insan ve cin), kendi anlamsız isyanlarıyla yüzleştirildiğini; eylemin ritmik yapısının her iki şuurlu varlığa aynı anda yöneltilmiş estetik bir tokat ve mutlak azap gerçeği karşısında hiçbir sığınak bırakmayan edebi bir sarsıntı niteliği taşıdığını vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X