Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 31. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 31. Ayet

    وَلَوْ اَنَّ قُرْاٰناً سُيِّرَتْ بِهِ الْجِبَالُ اَوْ قُطِّعَتْ بِهِ الْاَرْضُ اَوْ كُلِّمَ بِهِ الْمَوْتٰىۜ بَلْ لِلّٰهِ الْاَمْرُ جَم۪يعاًۜ اَفَلَمْ يَايْـَٔسِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اَنْ لَوْ يَشَٓاءُ اللّٰهُ لَهَدَى النَّاسَ جَم۪يعاًۜ وَلَا يَزَالُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا تُص۪يبُهُمْ بِمَا صَنَعُوا قَارِعَةٌ اَوْ تَحُلُّ قَر۪يباً مِنْ دَارِهِمْ حَتّٰى يَأْتِيَ وَعْدُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velev enne kur-ânen suyyirat bihi-lcibâlu ev kutti’at bihi-l-ardu ev kullime bihi-lmevtâ(k) bel li(A)llâhi-l-emru cemî’â(an)(k) efelem yey-esi-lleżîne âmenû en lev yeşâu(A)llâhu lehedâ-nnâse cemî’â(an)(k) velâ yezâlu-lleżîne keferû tusîbuhum bimâ sane’û kâri’atun ev tehullu karîben min dârihim hattâ ye/tiye va’du(A)llâh(i)(c) inna(A)llâhe lâ yuḣlifu-lmî’âd(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Eğer, gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü veya yerin parçalandığı yahut ölülerin konuşturulduğu bir Kur'an olsaydı (yine inanmazlardı). Fakat bütün işler Allah'a aittir. Müminler hala anlamadılar mı ki Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi? Allah'ın vaadi gelinceye kadar yaptıklanndan dolayı inkar edenler ya kendileri felakete uğrayıp duracaklar veya felaket onların yurtlarının yakınına inecektir. Allah, vadinden asla dönmez!

      Eğer, gelmesi sebebiyle dağların yürütüldüğü bir Kur'an olsaydı ... Bazı müfessirler şöyle dedi: Bunun yorumu şudur: Eğer Kur'an-ı Kerim, sana gelen Kur'andan farklı olarak kendisiyle dağların yerlerinden sökülüp yürütüldüğü yahut yerin parçalandığı veyahut ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsaydı, hiç şüphesiz senin Kur'anını da böyle yapardık, ancak senden önceki peygamberlere verdiği kitaplardan hiçbirini böyle yapmadık, o nebilerimize ve resûllerimize vermiş olduğumuz bir şeydir. Fakat bütün işler Allah'a aittir. Yani bütün o işlerin gerçekleşmesi Kur'an’dan değil, Allah tarafındandır demektir. Eğer Kur'an ile onlar yapılmış olsaydı, yine de onların hepsi Allah Teala tarafından yapılmış olurdu.

      Fakat bütün işler Allah'a aittir. Allah istediklerinizi dilerse yapar, dilemezse yapmaz. Ancak bu cümleye bundan başka bir anlam verilmesi daha doğru gibidir, o da daha önce geçen "inkârcılar, 'Ona Rabb'inden bir mucize indirilseydi ya!' diyorlar" mealindeki ayette onların istemiş oldukları belirtilen mucizenin sılası olmasıdır. Allah buyuruyor ki: Senin onlara okuduğun Kur'an, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü yahut yerin parçalandığı veyahut ölülerin konuşturulduğu bir kitap olsaydı, bütün yaratılanlar Allah'ın birliğine ve uluhiyetine delil olduğu halde onlar Rahmana iman etmedikleri gibi, sana da iman etmezler ve peygamberliğini tasdik etmezlerdi. Onların mucize istemelerinin gerçeği öğrenme ve doğru yolu bulma isteği olmadığını, aksine inat ve isyan isteği olduğunu Hz. Peygamber'in (s.a.) bilmesi için Cenab-ı Hak onların ne kadar inatçı ve isyankar olduklarını Resûlullah'a (s.a.) haber vermektedir.

      Bazıları şöyle dedi: Kur'an, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü mealindeki cümle, eğer Kur'an ayette belirtilen şeyi yapsaydı, onu mutlaka bu Kur'an yapardı demektir ve bunda Kur'an'ın şanını yüceltmek söz konusudur. Ancak daha önce belirttiğimiz yorum, daha doğrudur. En doğrusunu Allah bilir.

      Müminler hala anlamadılar mı? Bazıları dedi ki: Bu cümle, "Onlar Rahman'ı inkar ediyorlar" mealindeki ayetin ve Kur'an, eğer kendisiyle dağların yürütüldüğü bir kitap olsaydı mealindeki kelamın sılasıdır. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle demektedir: Müminler, kimin Allah'ın nitelediği iman üzere olduğunu hala anlamadılar mı? Bu beyanın tamamı şudur: Sanki müminler, onların Resûlullah'tan (s.a.) mucizeler istemeleri sebebiyle, kendileri de onlar için mucizeler istemişlerdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak, onların imanlarının durumu ile ilgili olarak müminler hala anlamadılar mı? buyurdu. Nitekim Allah başka bir ayette şöyle buyurdu: "Kendilerine bir mucize gelirse ona mutlaka inanacaklarına dair Allah adına kuvvetle yemin ettiler". Sanki müminler, onların da iman etmeleri için mucizeler istemişlerdi. Allah şöyle buyurdu: Mucizeler geldiğinde onların iman edeceklerini siz nereden biliyorsunuz, ey müminler?! Bazıları da şöyle söyledi: Müminler hala anlamadılar mı? Onlarda görülen aşırı bir inat ve kibirden dolayı kendilerinin asla iman etmeyeceği müminler tarafından hala açık olarak anlaşılmadı mı? Bu yorumu ileri sürenler, ayetteki "iyas" (يَأْس) kelimesini ilim ve kesin bilgi diye tefsir ettiler. Çünkü ümit kesmek anlamına gelen "iyâs", duygulara galip geldiğinde, korku ve zan gibi bir kanaat haline gelir. İşte o duygunun galebesinden dolayı onu kesin bilgi ve ilim olarak algıladılar, çünkü iyâs duygulara galip geldiğinde kesin bilgi ve kanaat haline dönüşür. Bazıları dedi ki: Müminler hala anlamadılar mı? Yani Cenab-ı Hakk'ın bunu yapabileceğini müminler bilmiyorlar mı? Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi. Müminler hala anlamadılar mı? mealindeki ayet hakkında Hz. Aişe (r.a.) şöyle dedi: "Efelem yey'es" (أَفَلَمْ يَيْأَسِ) sözcüğü, katibin hatasıdır, doğrusu "efelem yetebeyyen" (أَفَلَمْ يَتَبَيَّنْ) olmalıydı, yani Allah dileseydi onu yapacağı müminler tarafından hala açıkça görülmedi mi? Bunun anlamı şudur: Müminler tarafından açık olarak anlaşılmıştır. Bazıları bu cümleye, müminler hala bilmediler mi? anlamını verdi, yani Allah insanların iman etmelerini ve doğru yola gelmelerini dileseydi, onların mutlaka iman edeceklerini ve doğru yola geleceklerini müminler bilirler. Bu yorumun sahibi der ki: "Yey'esu" (يَيْأَسُ) fiilinin biliyor manasına gelmesi dilde caiz olan bir kullanım şeklidir. Onun "Neha'" (نَخَع) ve diğer kabilelerin dili olduğu söylenmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları şöyle dedi: Müminler hala anlamadılar mı? mealindeki cümle, Allah dileseydi... anlamındaki cümleye bağlı değildir, ondan tamamen ayrıdır ve "İnkârcılar, 'Ona Rabb'inden bir mucize indirilseydi ya!' diyorlar" mealindeki ayete bağlıdır. O cümleyi, onların bu sözlerine cevaben söylemiştir. Sanki şöyle buyurmuştur: Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi. Fakat Allah dilediğini dalalete düşürür, dilediğini hidayete erdirir. Yani dalaleti tercih edeceğini bildiği kişi için onu diler, hidayeti seçeceğini bildiği kişi için de onu diler. Dolayısıyla müminler hala anlamadılar mı? mealindeki beyan, bağımsız bir cümledir, onun cevabı yoktur. Sanki şöyle buyurmuştur: Mucizeleri ve delilleri gördükten sonra da sergiledikleri aşırı inat ve direnmeden dolayı onların imanlarının durumunun ne olduğunu müminler hala anlamadılar mı? Sanki müminler, onların müslüman olmalarını istediklerinden ve onlara acıdıklarından dolayı, Resûlullah'tan (s.a.) onlar için de mucizeler getirmesini istemişlerdi. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenab-ı Hak şöyle buyurdu: Müminlerin, onların iman etmelerinden ümitlerini kesme zamanı hala gelmedi mi? Yani müminlerin, onların iman etmelerinden ümitlerini kesme zamanı gelmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak, "Eğer (istedikleri gibi) onlara melekleri indirseydik ... " buyurdu. İşte bu ayetin yorumu budur. Müminlerin, onların iman etmelerinden ümit kesme zamanı gelmiştir, fakat eğer Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi. Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi mealindeki beyanın sılası, "Onlar Rahmanı inkar ediyorlar" mealindeki ayettir. Allah dileseydi bütün insanları hidayete erdirirdi mealindeki beyan, şu ayet-i kerime gibidir: ''.Allah dilemedikçe yine de inanacak değillerdi".

      İnkara devam edenler. Bazıları bu cümleye, Resûlullah (s.a.) ile savaşanlar manasını verdi. Yaptıklarından dolayı felakete uğrayıp duracaklar. Bu cümledeki "kâria" (قَارِعَةٌ) kelimesi, kalplere çarpan ve onları kıran gürültünün ismidir. Onlara çarpan şey de azap, ölüm ve benzeri hezimetler ile çocuklarının esir edilmesi ve mallarının müslümanlar tarafından ganimet olarak alınmasıdır. Yahut sen onların yurtlarının yakınına ineceksin. Bazıları bu cümleye yahut o felaket onların yurtlarının yakınlarına kadar gelecek, diye anlam verdiler. Bazıları da şöyle dedi: Resûlullah'ın (s.a.) askeri birliklerinden biri mutlaka onların bir kısmını bastıracak yahut onların yakınlarına inecektir. Ta ki Allah'ın vaadi gelinceye kadar. Allah'ın vaadi de iki şekilde olur. Birincisi, Allah müminleri onların hepsine karşı muzaffer kılacak ve onların topraklarına, vatanlarına ve mallarına müslümanları varis kılacaktır. İkincisi, Allah'ın vaadinden maksat Mekke'nin fethidir. Nitekim başka bir ayette şöyle buyurmuştur: "Henüz elde edemediğiniz başkaları da var. Kuşkusuz bunlar Allah'ın bilgisi ve gücü dahilindedir". Allah, vadinden asla dönmez. Cenab-ı Hakk'ın resulüne vadettiği fetih, yardım ve diğer vadlerden asla dönmez.

      Yaptıklarından dolayı inkar edenler ya kendileri felakete uğrayıp duracaklar; muhtemelen bu felaket, onların maruz kaldıkları açlık ve başlarına gelen sıkıntılardır. Müslümanlarla aralarında meydana gelen savaşlar olması da muhtemeldir. Veya felaket onların yurtlarının yakınına inecektir; yani askeri birlikler onların yurtlarının yakınına kadar inecektir. Allah'ın vaadi gelinceye kadar; muhtemelen burada Mekke'nin fethi kastedilmektedir. Yani Allah'ın sana vadettiği Mekke'nin fethi gerçekleşinceye kadar sen onların yakınlarına ineceksin. Yahut Allah'ın vadetmiş olduğu ölümden sonra dirilme vakti gelinceye kadar. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Kur'ânen (قُرْآنًا)

        İbn Fâris, kelimenin kökünün (k, r, e) bir şeyi toplamak, bir araya getirmek ve birleştirmek olduğunu belirtir. Okuma eylemine "kur'ân" denmesini, harflerin ve kelimelerin bir araya getirilerek bir bütün oluşturulmasıyla açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hem "okunan metin" hem de "vahyin kendisi" anlamına geldiğini, ancak özelde Allah tarafından indirilen kitaba isim olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça köklerinin yanı sıra, Süryanice "keryânâ" (kutsal metin okuması/leksiyon) kelimesiyle olan semantik ve tarihsel ilişkisine dikkat çeker. Ona göre bu terim, bölgedeki dini literatürde mevcut olan "litürjik okuma" geleneğiyle paralellik arz eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi vahyin metinleşmiş ve seslendirilmiş formu olarak analiz eder. Ona göre Kur'an, statik bir metin değil, muhatabı üzerinde sarsıcı etkiler bırakan dinamik bir "ilahi nida"dır.

        Suyyirat (سُيِّرَتْ)

        İbn Fâris, (s, y, r) kökünün yürümek, gitmek ve bir yerden bir yere hareket etmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tesyîr" eyleminin bir şeyi kendi iradesi dışında hareket ettirmek, onu sevk etmek manasına geldiğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, dağlar gibi sabit ve azametli kütlelerin ilahi kudretle yerlerinden oynatılmasını temsil eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada inkârcıların mucize taleplerini resmettiğini, tabiat yasalarının alışılagelmiş seyrinin (siyret) dışına çıkarılmasını simgelediğini analiz eder.

        El-Cibâlu (الْجِبَالُ)

        İbn Fâris, (c, b, l) kökünün bir şeyin aslı, kaba, sert ve büyük olması anlamına geldiğini belirtir. Dağa "cebel" denmesi, onun yeryüzündeki en sert ve büyük kütle olmasından kaynaklanır. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin Kur'an'da sarsılmazlık ve yerleşiklik sembolü olarak kullanıldığını ifade eder. Angelika Neuwirth, dağları Kur'an'ın kozmik mimarisinin temel direkleri olarak görür. Ayette dağların yürütülmesi imgesi, bu sarsılmaz düzenin bile vahyin veya ilahi iradenin gücü karşısında boyun eğebileceğine dair bir "imkânsızın tasviri" olarak analiz edilir.

        Kutti'at (قُطِّعَتْ)

        İbn Fâris, (k, t, a) kökünün bir bütünü parçalara ayırmak, kesmek ve birbirinden koparmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "taktî'" eyleminin bu ayette iki anlama gelebileceğini belirtir: Birincisi yeryüzünün fiziksel olarak parçalanması, ikincisi ise mesafelerin hızla katedilerek yerin dürülmesi (tayy-i mekân). Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin burada coğrafi sınırların ve engellerin ortadan kalkması yönündeki bir mucize talebini karşıladığını ifade eder.

        Kullime (كُلِّمَ)

        İbn Fâris, (k, l, m) kökünün temelinde "etki bırakmak, yaralamak ve belirgin iz bırakmak" anlamının yattığını belirtir. Söze "kelâm" denmesi, onun dinleyicinin zihninde ve kalbinde bir iz bırakmasıyla ilişkilendirilir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin burada ölülerle konuşulması veya onların konuşturulması eylemini temsil ettiğini ifade eder. Toshihiko Izutsu, "kelâm" eylemini ontolojik bir iletişim olarak görür; bu ayetteki kullanımı, dilin sınırlarını aşarak cansız veya ölü varlıklar üzerinde bile etkili olabilecek bir "vahyî güç" tasavvuruna işaret eder.

        El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        İbn Fâris, (m, v, t) kökünün hareketin, hissin ve büyüme gücünün tamamen kesilmesi anlamına geldiğini belirtir. Canlılığın (hayat) zıddıdır. Râgıb el-İsfahânî, "mevt" kelimesinin burada hem fiziksel olarak vefat etmiş kişileri hem de manen "ölü" (hakikate kapalı) olanları kapsayabilecek bir genişliğe sahip olduğunu belirtir. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi insanın Tanrı ile iletişiminin koptuğu sessizlik alanı olarak analiz eder.

        El-Emru (الْأَمْرُ)

        İbn Fâris, (e, m, r) kökünün bir işin yapılmasına yönelik talimat ve bir nesnenin temel yapı taşı (şey) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin hem sözlü buyrukları (yasama) hem de yaratılıştaki oluş ve hadiseleri (kozmik yönetim) kapsadığını ifade eder. Ayetteki "emrin tamamı Allah'ındır" ifadesi, her türlü olağanüstü olayın ve hükmün tek kaynağının ilahi irade olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Tanrı'nın dünyadaki aktif egemenliğini (sovereignty) niteleyen merkezi bir terim olarak görür.

        Ye'yesi (يَيْأَسِ)

        İbn Fâris, (y, e, s) kökünün bir şeyden ümidini kesmek ve bir durumun gerçekleşmeyeceğine dair kesin kanaat getirmek olduğunu belirtir. Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin bu ayetteki kullanımına dair dilcilerin ve müfessirlerin iki temel görüşünü aktarır: İlki "ümit kesmek" anlamıdır; ikincisi ise özellikle Hevazin lehçesinde "bilmek" (alime) anlamına geldiğidir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin burada iman edenlerin, kâfirlerin iman etmesi konusundaki beklentilerinin kesin bir bilgiye (imanın ancak Allah'ın dilemesiyle olacağına) dönüşmesi anlamını taşıdığını belirtir. Mustafa Öztürk, kelimenin lehçesel farklılığa dikkat çekerek "hâlâ anlamadılar mı/bilmediler mi?" manasında kullanıldığını ifade eder.

        Hedâ (هَدَىٰ)

        İbn Fâris, (h, d, y) kökünün yol göstermek, öne geçmek ve istikamet işaret etmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hidayet"in birine nezaket ve lütufla yolu açıklamak olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı "dalâlet"in zıddı olan ilahi bir rehberlik mekanizması olarak analiz eder. Ayetteki kullanımıyla, Allah'ın dileseydi tüm insanlığı cebren (zorunlu bir yasayla) bu yola sokabileceğine, ancak bunu insan iradesine bıraktığına işaret eden bir kudret vurgusudur.

        En-Nâse (النَّاسَ)

        İbn Fâris, (n, v, s) kökünden hareketle "hareket etmek ve sarsılmak" veya (e, n, s) kökünden hareketle "alışmak ve sosyalleşmek" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin insan türünü, özellikle de toplumsal ve değişken yönüyle temsil ettiğini ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin kolektif bir varlık olarak insanlığı nitelediğini ve vahyî hitabın evrensel muhatap kitlesine dikkat çektiğini belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X