Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 28. Ayet

    اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَتَطْمَئِنُّ قُلُوبُهُمْ بِذِكْرِ اللّٰهِۜ اَلَا بِذِكْرِ اللّٰهِ تَطْمَئِنُّ الْقُلُوبُۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elleżîne âmenû vetatme-innu kulûbuhum biżikri(A)llâh(i)(k) elâ biżikri(A)llâhi tatme-innu-lkulûb(u)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Bunlar, iman edenler ve Allah'ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur.

      Görmez misin ki Allah şöyle buyuruyor: Bunlar, iman edenler ve Allah'ı zikrederek gönülleri huzura kavuşanlardır. Allah'ı zikretmekten maksat, Cenab-ı Hakk'ın peygamberine indirmiş olduğu Kur'an-ı Kerimdir. Bu, Allahın zikrine yönelen ve ona dönenin niteliğidir; onu düşünüp tefekkür eden insanların kalpleri huzur ve sükûn bulur, mutmain olur. Bu meselenin esası şudur: Cenab-ı Hak, kendi irade ve tercihi ile imanı ve hidayeti seçeceğini bildiği kişiye hidayet yolunu açmayı, yine kendi irade ve tercihi ile dalaleti ve sapkınlığı seçeceğini bildiği kişiye de dalalet yolunu açmayı dilemiş, onlardan her biri için kendi irade ve tercihinin ne olacağını bildiği sonucu dilemiştir.

      Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur ve onunla sükûn bulur. Bazı müfessirler şöyle dedi: Bu, husumetler ve dostluklarla ilgilidir; yani bilin ki, Allah ile dostluk iman edenlerin kalplerini huzur ve sükuna kavuşturur, Allah'tan başkasıyla dostluk ise insanı mutlu etmez. Bazıları ayete şöyle bir anlam verdi: Bilesiniz ki Kur'an ve ondaki sevap, iman edenlerin kalplerini huzura ve sükuna kavuşturur.

      Bilesiniz ki gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur. Yani iman edenlerin kalpleri Allah'ı zikrederek mutlu olur ve sevinir. Bilesiniz ki Allah'ı zikretmek, iman edenlerin kalplerine sevinç ve müjde verir. Allah, kâfirlerin ancak dünya hayatı ile sevinip mutlu olduklarını söylemektedir: "Onlar dünya hayatıyla sevinip mutlu oluyorlar". "Onlar dünya hayatıyla yetinip onunla mutlu ve huzurlu oluyorlar". Yüce Allah müminlerin Allah'ı zikretmekle mutlu olduklarını ve içlerinin sevinçle dolduğunu, kâfirlerin kalplerinin ise Rahmanın anılmasından dolayı nefretle dolduğunu, Allah'tan başkalarının anılmasıyla mutlu olduklarını söylemektedir: "Ne zaman tek başına Allah'ın ismi zikredilse ahirete inanmayanların kalplerindeki nefret yüzlerine vurur; ama Allahın dışındakiler (putlar) anıldığında hemen sevinçten yüzlerinin parladığını görürsün". Cenab-ı Hak, müminlerin kalplerinin Allah'ı zikrederek sevinç ve mutlulukla dolduğunu, diğerlerinin kalplerinin ise Allah'tan başkalarının anılmasıyla sevinip mutlu olduklarını belirtmektedir.

      Gönüller ancak Allah'ı zikrederek huzura kavuşur mealindeki ayet iki şekilde yorumlanır. Birincisi, Allah'ı zikretmek onların kalplerine huzur ve mutluluk verir, onları başarıya ulaştırır ve doğru yola götürür. İkincisi, onların kalpleri Allah'ı zikretmeleriyle huzura kavuşur, onların Allah'ı zikretmeleri Cenab-ı Hakk'ın ihsanını, nimetlerini, azametini ve şanını anmakla olur.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ellezîne (الَّذِينَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin temel işlevinin belirli bir grubu diğerlerinden ayırarak işaret etmek (tayin) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bir ilgi zamiri (ism-i mevsûl) olarak bu kelimenin, kendisinden sonra gelen "iman" ve "kalp huzuru" niteliklerini, bir önceki ayette zikredilen "yönelenler" (enâbe) vasfına bağladığını ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, hidayete erenlerin karakteristik özelliklerini tanımlayan bir başlangıç unsuru olarak analiz edilir.

        Âmenû (آمَنُوا)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (e-m-n) "güven, korkunun zıddı, kalbin sükuneti ve doğrulama" anlamına geldiğini belirtir. Kişinin kendisini emniyette hissetmesi bu kökün esasını oluşturur. Râgıb el-İsfahânî, imanı "nefsin gerçeğe tam bir güven duyması ve onu tasdik etmesi" olarak tanımlar. Ayetteki kullanımıyla, sadece zihinsel bir kabulü değil, kalbin sarsılmaz bir güvene ulaşma halini temsil eder. Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökenli olduğunu vurgulamakla birlikte, dini bir terim olarak "iman/inanç" anlamını pekiştirmesinde Süryanice (haymanūthā) ve Aramice kullanımların etkisine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, iman kavramını Kur'an'ın etik-dini sisteminde "nankörlük" (küfür) kavramının tam zıddı olan bir "ontolojik teslimiyet ve güven" hali olarak analiz eder.

        Ve-tatmainnu (وَتَطْمَئِنُّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (t-m-e-n) "istikrar, yerleşme, sükunet ve sarsıntının sona ermesi" anlamına geldiğini belirtir. Bir şeyin yerine tam oturması ve orada karar kılması bu kökle ifade edilir. Râgıb el-İsfahânî, "itmi'nân" eylemini kalbin şüphe ve endişeden tamamen kurtularak kesin bir bilgi ve güven içinde olması şeklinde tanımlar. Ayette bu huzurun "zikir" ile gerçekleşmesi, kalbin kendi doğal dengesine (fıtrat) kavuşmasını temsil eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı imanın psikolojik zirvesi olarak görür; ona göre bu, bilişsel kesinliğin kalbi bir dinginliğe dönüştüğü andır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu eylemin bir "varoluşsal sükunet" olduğunu, insanın aşkın olanla kurduğu bağ neticesinde iç parçalanmışlıktan kurtulmasını ifade ettiğini analiz eder.

        Kulûbuhum (قُلُوبُهُمْ)

        İbn Fâris, (k-l-b) kökünün bir şeyi bir halden başka bir hale döndürmek, çevirmek ve içini dışına çıkarmak anlamına geldiğini belirtir. Kalbe bu ismin verilme sebebinin, onun sürekli değişkenliği ve haller arasındaki geçişkenliği olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kalbi insanın akıl, bilgi ve şuur merkezi olarak tanımlar; ayette itmi'nânın öznesi olması hasebiyle, insanın en derin ve en belirleyici merkezi olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'daki "kalp" kavramının sadece bir duygu merkezi değil, aynı zamanda idrak eden ve gerçeği kavrayan (akleden) bir "anlama melekesi" olduğunu analiz eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul (kulûb) ve iyelik ekiyle (hum) birlikte gelmesinin, her bir bireyin kendi içsel hakikatine ve bu huzurun bireysel bir tecrübe olduğuna işaret ettiğini belirtir.

        Bi-zikri (بِذِكْرِ)

        İbn Fâris, (z-k-r) kökünün bir şeyi dille anmak veya kalpte hazır tutmak (unutmanın zıddı) olduğunu belirtir. Ayrıca "zikir" kelimesinin bir şeyin şerefi ve namı anlamına da geldiğini ekler. Râgıb el-İsfahânî, zikri ikiye ayırır: Birincisi unutulan bir şeyi hatırlamak, ikincisi ise sürekli hatırda tutmak (hıfz). Ayetteki kullanımın, Allah'ın varlığını, isimlerini ve vahyi sürekli bir bilinç hali olarak kalpte yaşatmak olduğunu ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (özellikle Aramice "dkhr") litürjik ve anma anlamlarıyla olan paralelliğine dikkat çeker. Toshihiko Izutsu, zikir kavramını Allah ile insan arasındaki iletişimi canlı tutan "kozmik bir hatırlama" olarak analiz eder; ona göre zikir, kulun Tanrı'yı kendi bilinç merkezine almasıdır.

        Allâhi (اللَّهِ)

        İbn Fâris, (e-l-h) kökünden hareketle, ibadet edilen ve her şeyin kendisine sığındığı mutlak varlık olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin "el-İlah" formundan türediğini ve Sami dilleri havzasındaki (Süryanice Alaha) tek tanrı inancı mirasıyla bağını vurgular. Toshihiko Izutsu, bu ayet bağlamında Allah isminin kullanılmasını, kalbin ancak mutlak ve sonsuz olanla temas kurduğunda gerçek huzura erişebileceğine dair ontolojik bir vurgu olarak analiz eder.

        E-lâ (أَلَا)

        İbn Fâris, bu kelimenin bir "tenbih" (uyarı/dikkat çekme) edatı olduğunu, muhatabın algısını bir sonraki önemli gerçeğe yöneltmek için kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "elâ" edatının cümleye kesinlik ve vurgu kattığını, ifade edilen hükmün şüphe götürmez bir gerçeklik olduğunu hissettirdiğini belirtir. Mustafa Öztürk, bu ifadenin bir "hitap stratejisi" olduğunu; insanların huzuru başka yerlerde arama ihtimaline karşı kesin ve nihai bir çözüm adresine dikkatleri çektiğini analiz eder.

        Yorum

        İşleniyor...
        X