Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Ra'd Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Ra'd Sûresi, 13. Ayet

    وَيُسَبِّحُ الرَّعْدُ بِحَمْدِه۪ وَالْمَلٰٓئِكَةُ مِنْ خ۪يفَتِه۪ۚ وَيُرْسِلُ الصَّوَاعِقَ فَيُص۪يبُ بِهَا مَنْ يَشَٓاءُ وَهُمْ يُجَادِلُونَ فِي اللّٰهِۚ وَهُوَ شَد۪يدُ الْمِحَالِۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyusebbihu-rra’du bihamdihi velmelâ-iketu min ḣîfetihi veyursilu-ssavâ’ika feyusîbu bihâ men yeşâu vehum yucâdilûne fi(A)llâhi vehuve şedîdu-lmihâl(i)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Gök gürültüsü Allah'ı överek tenzih eder; O'nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır. Onlar Allah hakkında tartışıp dururken O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar. O'nun azabı pek şiddetlidir.

      Gök Gürültüsü ve Şimşek

      Gök gürültüsü Allah'ı överek tenzih eder; Gök gürültüsü anlamına gelen "ra'd" (رَعْد) kelimesi ile şimşek anlamına gelen "berk" (بَرْق) kelimelerinden neyin kastedildiği konusunda farklı görüşler vardır. Bazıları dedi ki: "Ra'd" kelimesi, bulutlarla görevli meleklerden birinin ismidir, onun sesinden maksat da Allah'ı tesbih etmesidir. Bu konuda İbn Abbas'tan (r.a.) şöyle rivayet edilmiştir: Yahudiler Hz. Peygambere (s.a.) gelip dediler ki: Ya Ebe'l-Kâsım! Bize gök gürültüsünün ne olduğunu anlat! Hz. Peygamber (s.a.) şöyle dedi: "O, bulutlarla görevli meleklerden biridir, yanında ateşten kamçılar vardır, bulutları onlarla Allahın dilediği yere sevkeder:' Dediler ki: O zaman duyduğumuz o ses nedir? Buyurdu ki: "Bulutları sevk sesidir, emrettiği yere gitmeleri için çıkardığı yönlendirici sesidir:". Yahudiler, doğru söyledin, dediler. Eğer bu rivayet doğru ise, ayetten maksat da odur. Hz. Ali'ye (r.a.) gök gürültüsü ve şimşekten sorulduğunda şu cevabı vermiş: Gök gürültüsü (ra'd) bir melektir, şimşek (berk) de onun demir kamçılarla bulutlara vurmasıdır. Şöyle de söylendi: Gök gürültüsü, söylediğimiz gibi, Allah'ı tesbih ile bulutları sevkediyor. Bulut az olduğunda onu dürer, gazabı şiddetlenince de ağzından ateş çıkar, yıldırım işte budur. Şöyle de söylenmiştir: O, bulutları sevkeden rüzgardır, bulutlar yoğunlaşıp çıkacak bir yer bulamayınca ses çıkarır, işte bulutların çıkardığı gürültü odur. Bazı felsefeciler şöyle dedi: Gök gürültüsü, bulut kütlelerinin çarpışmasıdır, bundan taşın taşa çarpması gibi o ses çıkar. Başka bazı felsefeciler de şöyle söyledi: O ancak bir rüzgardır, bulutların altında sıkışır ve parçalanır, işte o ses bundan çıkar. Gök gürültüsünü meydana getiren şey, ya melektir, ya rüzgardır, ya da Cenab-ı Hakk'ın, her şeyin Allah'ı tesbih ettiğini haber vermesi dikkate alındığında her şeyin yaptığı tesbih türündendir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor: "O'nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur". Yaratılış gereği ortaya çıkan bir tesbih olması da muhtemeldir; çünkü her şeyin yaratılışında, yaratıcısına hamdetme, kendisini varedeni mülhitlerin niteledikleri her şeyden uzak tutma özelliği ile O'nun uluhiyetinin ve rablığının delilleri varedilmiştir. Sözlü bir tesbih olması da muhtemeldir; çünkü, diğer yaratıkların anlamayacağı şekilde, gizlice Allah'ı tesbih ve tenzih özelliği her şeyin yaratılışına konulmuştur. Ebu Said el-Hudri'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Gök gürültüsü, melektir ve o ses onun tesbihidir. Şimşek ise o meleğin bulutları sevkederken çıkardığı sestir. Bunun örneklerinin çok olduğu söylenmiştir. Bunun en doğrusunu Allah bilir. Onun korkunç bir şey olduğundan, mahlukatı korkuttuğundan ve insanlara Cenab-ı Hakk'ın hükümranlığını ve azametini hatırlattığından başka, bizim onu bilmeye de ihtiyacımız yoktur. Eğer insanlar ona alışmamış olsalardı o sesi dinlemeye canları dayanmazdı.

      Gök gürültüsü Allah'ı överek tenzih eder. Yani insanlara Allah'ın hükümranlığını ve azametini hatırlatır. Bu ve onun, insanlara Allah'ın hükümranlığını ve azametini hatırlatması, onun tesbihidir. O'nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır; yani Cenab-ı Hakk'ın korkusundan melekler de bu tesbihe katılırlar. Gök gürültüsü Allah'ı tesbih ediyor ve mahlukata Allah'ın azametini ve hükümranlığını hatırlatıyor, bu da onun Allah'ı övmesidir. Melekler, kendileriyle Rab'leri arasında kalacak şekilde Allah'ı tesbih ederler. Cenab-ı Hak ayette gök gürültüsünün hamd ile tesbih ettiğini belirtti, fakat meleklerin hamd ile tesbihini zikretmedi. O'nun korkusundan dolayı melekler de buna katılır buyurdu. Buradaki korkusundan kelimesi iki manaya gelir. Birincisi, O'nun cezasından korkarak demektir, çünkü onlar en küçük bir hata yaptıkları takdirde Allah'ın cezası ile korkutulmuşlardı. Nitekim bir ayette Allah şöyle buyurur: "Onlardan biri, 'Tanrı O değil, benim!' diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız". İkincisi, cezadan değil Allah'ın heybetinden korkarlar demektir, çünkü Allah onları kendisine itaat etmek ve teslim olmakla nitelemiş, şöyle buyurmuştur: "Melekler, Allah'ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmez ve kendilerine emredileni yerine getirirler". Başka bir ayette de, "Onlar asla yorulmazlar" buyuruyor. Buna benzer başka ayetler de vardır. Sonra Cenab-ı Hakk'ın heybetinden korkma hali ahirette de devam eder, cezadan korkmak ise geçip gider.

      O, yıldırımlar gönderir. Buradaki "sa'ka" (صَاعِقَة) kelimesinin, bazılarını öldüren, bazılarının da aklını başından alan kuvvetli gürültü manasına geldiği söylenmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek". Bu kelimenin bir azap ismi olduğu da söylenmiştir, onu daha önce açıklamıştık. Bazı rivayetlerde belirtildiğine göre, bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelip kendisine Rabb'in işinden bir şey soruyor. Hemen o sırada bir yıldırım düşüyor ve adamı yakıyor. Bunun üzerine şu ayet-i kerime geliyor: O, yıldırımlar gönderip bunlarla dilediğini çarpar. O'nun azabı pek şiddetlidir.

      Onlar Allah hakkında tartışıp duruyorlar; yani Allah'ın birliği konusunda tartışıyorlar, çünkü kâfirlerin hepsi, Allah'ın birliği ve ulûhiyeti konusunda tartışıp duruyordu.

      O'nun azabı pek şiddetlidir. Bazıları şöyle dedi: O'nun intikamı ve cezası çok şiddetlidir. Buna, çok güçlüdür manası verildiği gibi, yakalaması çok şiddetlidir anlamı da verilmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: "Mihâl" (مِحَال) kelimesi, hile ve tuzak anlamına gelir, kelimenin kökü "hîle"dir (حِيلَة). Ancak ona ilkinin ismi verilmiştir, çünkü o, hilenin cezasıdır. Tıpkı kötülüğün cezasına kötülük, saldırının cezasına saldırı ismi verildiği gibi. Hile ve tuzak anlamına gelen "keyd" (كَيْد) ve "mekr" (مَكْر) kelimeleri, daha önce de söylediğimiz gibi, insanlar güven içinde olduklarını düşündükleri sırada onları hiç beklemedikleri yerden yakalamaktır. Ebu Avsece şöyle dedi: "Mihâl" bana göre "mekr" (مَكْر), yani tuzak manasına gelir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Yüsebbihu (Yüsebbihu - يُسَبِّحُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (s-b-h) suda veya havada hızla gitmek, uzaklaşmak anlamına geldiğini belirtir. Tesbih kavramının, Allah’ı her türlü noksanlıktan "uzak tutmak" manasına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, tesbihi Allah’a ibadet yolunda süratle hareket etmek ve O’nu tüm kötülüklerden tenzih etmek olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, bu kelimeyi "ontolojik bir yüceltme" olarak analiz eder; var olan her şeyin kendi varlık lisanıyla yaratıcının mükemmelliğine tanıklık etmesi olarak görür. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), fiilin geniş zaman kipiyle gelmesinin, evrendeki bu kutsama ve yüceltme eyleminin kesintisiz ve her an devam eden bir süreç olduğunu vurguladığını belirtir.

        Er-Ra’dü (Er-Ra’dü - الرَّعْدُ)

        İbn Fâris, (r-a-d) kökünün temelinde hareket ve ses bulunduğunu, gök gürlemesine de bu sarsıcı sesi ve bulutların hareketini ifade ettiği için bu ismin verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin bulutların birbirine çarpması veya meleklerin bulutları sevk ederken çıkardığı ses için kullanıldığını ifade eder. Theodor Nöldeke, kelimenin Sami dilleri ortak mirasında doğa olaylarını isimlendiren kadim bir terim olduğunu not eder. Angelika Neuwirth, gök gürültüsünün Kur'an’ın işitsel imgeleri arasında, ilahi kudretin bir nevi "nidası" olarak kurgulandığını ve diğer ayetlerdeki "tesbih" eylemiyle birleştirilerek doğanın teolojik bir dile sahip olduğunun gösterildiğini analiz eder.

        Bi-Hamdihî (Bi-Hamdihî - بِحَمْدِهِ)

        İbn Fâris, (h-m-d) kökünün zemmetmenin (yermenin) zıddı olduğunu, bir şeyi iyiliğiyle anmak ve övmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, hamd eyleminin bilinçli bir tercih ve iradeyle, bir iyiliğe karşılık yapılan övgü olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, hamd kavramını Allah ile insan (ve mahlukat) arasındaki şükran ve itiraf ilişkisinin merkezi kelimesi olarak görür. Ayette gök gürültüsünün hamd ile tesbih etmesi, yaratılışın gayesinin yaratıcıyı takdir etmek olduğu gerçeğine işaret eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, hamdın burada varlığın kendi iç dengesi ve mükemmelliğiyle yaratıcısına sunduğu bir lisan-ı hal olduğunu analiz eder.

        El-Melâiketü (El-Melâiketü - الْمَلَائِكَةُ)

        İbn Fâris, (l-e-k) kökünden türeyen "eluke" (mesaj) kelimesiyle bağ kurarak, meleklere ilahi emirleri taşıyan elçiler oldukları için bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, meleklerin insan duyularıyla algılanamayan, nurani ve ilahi görevleri yerine getiren varlıklar olduğunu belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Habeşçe (Ethiopic) ve İbranice (mal'ak) kökenleriyle olan tarihsel bağlarına dikkat çekerken, Kur'an’ın bu terimi monoteist bir çerçevede "itaatkâr hizmetçiler" olarak sabitlediğini vurgular. Theodor Nöldeke, melek kavramının gelişiminde bölgedeki dini geleneklerin dilsel etkilerini inceler.

        Min Hîfetihî (Min Hîfetihî - مِنْ خِيفَتِهِ)

        İbn Fâris, (h-v-f) kökünün bir şeyen çekinmek ve gelecekte beklenen bir zarardan ötürü duyulan kalbi sarsıntı olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, buradaki korkunun (hîfe) melekler için basit bir ürperti değil, Allah’ın azameti ve celali karşısında duyulan derin bir saygı, haşyet ve sorumluluk duygusu olduğunu ifade eder. Toshihiko Izutsu, bu kavramı Allah karşısındaki mutlak acziyetin bir yansıması olarak analiz eder; meleklerin dahi bu korkuyla hareket etmesi ilahi otoritenin mutlaklığını gösterir.

        Yürsilü (Yürsilü - يُرْسِلُ)

        İbn Fâris, (r-s-l) kökünün bir şeyi bir yere sevk etmek, göndermek ve engelsizce akıtmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin belirli bir hedef ve amaç doğrultusunda bir nesneyi harekete geçirmek olduğunu ifade eder. Ayette yıldırımların gönderilmesi, onların rastgele değil ilahi bir iradeyle yönlendirildiğini temsil eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin burada "sahip ve yönetici" olan Allah'ın doğa olayları üzerindeki doğrudan tasarrufunu vurguladığını analiz eder.

        Es-Savâika (Es-Savâika - الصَّوَاعِقَ)

        İbn Fâris, (s-a-k) kökünün şiddetli bir ses, ölüm veya baygınlığa yol açan bir çarpma olduğunu belirtir. Yıldırımın yakıcı ve yıkıcı etkisine bu ismin verildiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "sâika"nın gökyüzünden inen ve dokunduğu yeri helak eden ateş veya şiddetli ses dalgası olduğunu açıklar. El-Cevâlîkî, kelimenin Arap dili içindeki kullanım sahasını inceleyerek, ani ve sarsıcı musibetler için de kullanıldığını not eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin fiziksel bir olay olan yıldırım darbesini anlatırken aynı zamanda ilahi bir ceza ve uyarı unsurunu da içinde barındırdığını analiz eder.

        Feyüsîbü (Feyüsîbü - فَيُصِيبُ)

        İbn Fâris, (s-v-b) kökünün bir hedefe isabet etmek, doğru yere varmak ve suyun akması anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "isâbet" eyleminin hatasız ve tam yerinde bir buluşmayı ifade ettiğini söyler. Ayette yıldırımların "isabet ettirilmesi", ilahi iradenin belirlediği hedef dışına taşmayan hassas bir müdahaleyi temsil eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin buradaki vurgusunun yıldırımların kör bir doğa olayı değil, seçilmiş bir hedef üzerine indirilen bir hüküm olması olduğunu analiz eder.

        Yücâdilûne (Yücâdilûne - يُجَادِلُونَ)

        İbn Fâris, (c-d-l) kökünün bir şeyi sağlamca örmek, bükmek veya birini yere sermek anlamına geldiğini belirtir. Tartışmaya "cedel" denmesi, tarafların birbirinin delillerini bükmeye ve çürütmeye çalışmasıyla ilgilidir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin hakkı bulmak için değil, rakibini susturmak ve kendi batıl görüşünü üstün kılmak için yapılan sert tartışmaları ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, cedel eylemini Kur'an’ın "hakikate karşı direnç" psikolojisi içinde değerlendirir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki tartışmanın Allah’ın varlığı ve birliği konusunda sergilenen inatçı bir muhalefet olduğunu analiz eder.

        Şedîd (Şedîd - شَدِيدُ)

        İbn Fâris, (ş-d-d) kökünün güç, kuvvet, bir şeyi sıkıca bağlamak ve sağlamlaştırmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin hem fiziksel bir gücü hem de bir durumun veya hükmün sarsılmazlığını ifade ettiğini söyler. Ayetteki kullanımıyla Allah'ın kudretinin aşılması imkânsız olan yoğunluğunu ve sağlamlığını temsil eder.

        El-Mihâl (El-Mihâl - الْمِحَالِ)

        İbn Fâris, (m-h-l) kökünün güç, azap veya birine karşı gizli plan yapmak (mekr) anlamına gelebileceğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kuvvet ve ceza anlamında yoğunlaştığını, özellikle engellenemez bir kudreti ifade ettiğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökenlerini tartışırken İbranice ve Aramice’deki "yetenek, güç veya hile" anlamlarıyla olan bağlarına değinir ancak Kur'an'daki anlamının "güçlü bir şekilde cezalandırma veya tuzağı boşa çıkarma" olduğunu belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, "mihâl" kelimesinin Allah'ın mahlukatın oyunlarını bozan ve onları mutlak hakimiyeti altında tutan "sarsılmaz gücü" olarak analiz edilmesi gerektiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu ifadenin Allah'ın kâfirlere karşı sahip olduğu kahredici kuvvetin ve kaçınılmaz akıbetin bir nitelemesi olduğunu belirtir.

        Yorum

        İşleniyor...
        X