لَهُ مُعَقِّبَاتٌ مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ وَمِنْ خَلْفِه۪ يَحْفَظُونَهُ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْۜ وَاِذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُٓوءاً فَلَا مَرَدَّ لَهُۚ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِه۪ مِنْ وَالٍ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Ra'd Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
Kişinin önünde ve arkasında Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alan takipçiler vardır. Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Onların Allah'tan başka yardımcıları da bulunmaz.
Koruyucu Melekler
Kişinin takipçileri vardır. Bazıları şöyle dedi: Onlar, insanın görünürde yaptığı işleri kontrol eden güvenlik güçleri ve yöneticilerdir. Cenab-ı Hak onun gizli hallerinin de mahfuz olduğunu haber vermekte, şöyle buyurmaktadır: "Sizden, sözü gizleyenle onu açıkça söyleyen O'na göre eşittir". Cenab-ı Hak bunları bildiğini, aynı zamanda görünen hallerinin de kontrol edildiğini haber vermektedir. Bazıları da şöyle dedi: Onun takipçileri vardır, yani onu koruyan melekler vardır. Bu manada olmak üzere Resulullah'ın (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Melekler sabah namazında ve ikindi namazında sizin yanınızda buluşurlar".
Önünde ve arkasında onu kayıt ve koruma altına alırlar. Bu cümle, "İnsanın sağında solunda oturmuş iki alıcı vardır" mealindeki ayetle aynı anlama gelir. Mücahid dedi ki: Önündeki iyilikleri, arkasındaki kötülükleri yazar. İnsanın sağ tarafındaki melek iyilikleri yazar, sol tarafındaki de ancak sağdaki meleğin şahitliği ile yazar; ancak insan yürürken meleklerden biri önde, diğeri arkada olur.
Onun takipçileri vardır. Buradaki "lehu" (لَهُ) zamiri muhtemelen Allah'a gider, yani Allah için onu takip edenler vardır ... Bunlar onu koruma altına alırlar. Bu zamirin erkek ve kadın herkese işaret etmesi de muhtemeldir, bunun benzeri "Allah her dişinin karnında neyi taşıdığını bilir" mealindeki ayettir.
Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alırlar. Bu cümlenin ademoğlunun başına gelen belalardan ve musibetlerden onun şahsını korurlar, anlamına gelmesi muhtemeldir. Eğer maksat onun şahsını korumak ise, o zaman Allah'ın emrinden mealindeki ifade, onu Allah'ın azabından ve belalarından korurlar anlamına gelir. Nitekim "Nihayet emrimiz geldi ve sular coşup yükseldi" mealindeki ayet de, azabımız gelince manasına gelir. Onu korurlar ibaresi, onun amellerini Allahın emriyle korurlar manasına da gelebilir.
Önünde ve arkasında mealindeki beyan farklı anlamlara gelir. Önünde anlamındaki "min beyni yedeyhi" (مِنْ بَيْنِ يَدَيْهِ) kelimesi, yaptığı hayırlı ameller, arkasında mealindeki "min halfihi" (مِنْ خَلْفِهِ) kelimesi de kötülükler ve günahlar manasına gelebilir. İlkinin, önden gönderdiği (yaptığı) ameller, ikincisinin geride kalan (yapmadığı) amelleri manasına gelmesi de muhtemeldir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurur: "Her insan dünyada neleri yaptığını, neleri de yapmadığını açıkça bilecektir". Önünde kelimesi geçmiş zaman, arkasında kelimesi kalan zaman manasına da gelebilir. En doğrusunu Allah bilir.
Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez. Bu nimetin, Resûlullah (s.a.) tarafından getirilen din nimeti veya Kur'an veya din işinden bir şey olması mümkündür. İnsanlar kendi hallerini değiştirmedikçe Allah da o nimeti değiştirmez. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır: "Sonra sıvışıp giderler. Allah da onların kalplerini haktan çevirmiştir". "Onlar eğrilik yapınca Allah da kalplerini eğriltti". Bundan maksadın sağlık, esenlik ve mal gibi dünyevi nimetler olması da mümkündür. Onlar kendilerinde olanı değiştirmedikçe Allah da bunları değiştirmez.
Şöyle bir soru sorulabilir: Peygamberler zorluklara ve belalara maruz kaldılar, bunlardan önce onların kendilerinde bir değişiklik. yaptıkları düşünülemez mi?
Buna şu cevap verilir: Onlara bu nimetin yerine daha hayırlı olanı verilmiştir. Bu, kendilerinin sebep olduğu bir değiştirme değildir, fakat söylediğimiz gibi o nimetin yerine daha hayırlı olan bir nimet kendilerine verilmiştir.
Sonra, yenilenme ve tekrar ortaya çıkarılması gerekli bulunan lütuf türü itaatler ve nimetlerden ibaret olanlar, insanların tercih hallerini ve kendilerini değiştirmeleri halinde değişir. Devam etmesi gereken fiillere gelince, onları Allah sonradan değiştirir. O da esenlik, sağlık ve bolluk gibi şeylerdir. Bu yenilenmesi ve yeniden yapılması gerekenler de itaatler ve isyanlardır.
Allah herhangi bir toplumun başına bir kötülük gelmesini diledi mi, artık onun geri çevrilmesi mümkün değildir. Bu ilahi beyan, Mutezile'nin iddialarını reddetmektedir. Onlar diyorlar ki: Allah insanlar için dinde yalnızca aslah (en uygun) olanı diler. Fakat bu ayette Cenab-ı Hak, onların başına bir kötülük gelmesini murat ettiğinde kimsenin onu geri çeviremeyeceğini haber vermektedir. İşte bu ayet, insanlar Allah'ın kendilerine verdiği nimetleri değiştirdiklerinde Cenab-ı Hakk'ın da onlar için kötülük murat edeceğine işaret etmektedir. Allah bunu onların aleyhine değiştirmektedir. Mutezile ise şöyle diyor: Yaratılanların, Cenab-ı Hakk'ın kullarına bir kötülük yapmayı dilemesi onların bunu ortadan kaldırma halinde güçleri vardır, Allah onlara bir hayrı murat ettiğinde onu da reddedebilirler. Fakat Allah, "Lütfunu engelleyebilecek kimse yoktur", "Vereceği kötülüğü geri çevirecek kimse de yoktur" diye buyurmaktadır.
Onların Allah'tan başka yardımcıları da bulunmaz. Yani Cenab-ı Hakk'ın onlar için murat ettiği azabı defedecek bir dost veya yardımcı yoktur ki, onu defetsin veya onlara yardım etsin. Allah başka bir ayette şöyle buyurmaktadır: "Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de yardımcı vardır".
Ebu Avsece şöyle dedi: Ayetin başındaki "muakkıbât" (مُعَقِّبَاتٌ) kelimesi, Allah'ın emriyle insanı koruyan muhafızlar demektir. Bu kelime "Allah'ın hükmünü denetleyecek yoktur" mealindeki ayette de geçmektedir, ancak burada O'nun hükmünü reddedecek kimse yoktur anlamına gelmektedir. Bundan başka anlamlar verenlerin de olduğu söylenmiştir. Mesela "a'kabe fülânun fülânen" (أَعْقَبَ فُلَانٌ فُلَانًا) denildiğinde, o gitti bu geldi denilmiş olur. "'Akabtü" (عَقَبْتُ) denilince de döndüm anlamı kastedilir. "Racea alâ akıbeyhi" (رَجَعَ عَلَىٰ عَقِبَيْهِ) denilince de, geri döndü demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Muakkıbât, gece ve gündüz birbirini takiben gelen meleklerdir, bir grup gidince, onların yerini başka bir grup alır. Allah'ın emriyle onu kayıt ve koruma altına alırlar. Burada Allah'ın emrinden anlamına gelen "min emrillâh" (مِنْ أَمْرِ اللَّهِ) sözcükleri, Allah'ın emriyle anlamındaki "bi-emrillâh" (بِأَمْرِ اللَّهِ) manasındadır. Onların Allah'tan başka yardımcıları da bulunmaz. Buradaki "vâlin" (وَالٍ) kelimesi veli, yani dost manasına gelir. Kelime kadir ve kadir, hafız ve hafız lafızlarının benzeridir. Bu, dilde caiz olan bir ifade tarzıdır.
Yorumu Yorumla
-
"İnsanın önünde, arkasında dolaşan melekler vardır ki Allah'ın emriyle onu siyânette bulunurlar; şu muhakkaktır ki, bir kavim kendisinde olan secâyâ-yı kerîmeyi bozmadıkça Allah onun saadetini bozmaz; bir kere de Cenab-ı Hak bir kavmin felâketini isterse, def'ine çare olmayacağı gibi, kendileri için ondan başka sahip de yoktur."
NELERİ BIRAKTIK DA BÖYLE OLDUK?
Ayet-i celîle Sûre-i Rade mensubdur. Ayetteki (مُعَقِّبَاتٌ) kafile-i melaikdir.
Başka âlemin canlıları
Bazıları, meläike-i siyânetin, hatta bütün ecsâm-ı latîfenin vücudunu inkâr ediyorlar. Şayed bunlar âlem-i hilkati baştan başa dolaşmış; fıtratın bütün zevâhirine, bütün serâirine mahrem olabilmiş iseler ona diyeceğimiz yok!
Heyhat, beşerin nazar-ı ittiláına her an yeni bir cihan açılır dururken, idrâkimizin ihâtası haricinde, hem şu gördüğümüz hilkat-i kesîfenin fevkında bir silsile-i mahlûkat daha olacağı, acaba hangi delile istinaden inkâr edilebilir?
İlâhî kanunlar, değişmez
Gelelim âyet-i kerîmenin diğer kısmına. Cenab- Hakkın gerek fertler, gerek cemaatler üzerinde cârî birtakım kavânîn-i ezeliyesi vardır ki, bir hikmet-i bâliğa üzerine mevzu' olan o kanunlar asla değişmez. İşte,
(إِنَّ اللَّهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتَّى يُغَيِّرُوا مَا بِأَنْفُسِهِمْ)
suretindeki tebliğ-i beliğ de kıyamete kadar mer'iyetini muhafaza edecek bir kanun- fıtrattır.
Yaradılışa uygun gitmeyen yıkılır
Áyât-ı muhkeme-i Kuraniye bize gösteriyor ki milletlerin arş-ı izzetten esfelü's-sâfilîn-i mahkûmiyete yuvarlanması; nihayet mevcudiyetlerine başkaları tarafından hâtime çekilmesi hep o kanunların çizmiş olduğu sebîl-i fıtratı bırakmalarından ileri gelmiştir.
Yoksa, o yolu takip edenler, hudûd-ı ilâhiyenin hâricine çıkmayanlar için böyle bir akıbet tasavvur olunamaz.
Zaten tarihin tekerrürden başka bir şey olmaması da kavânîn-i fıtratın istisna kabul eylememesindendir.
Bu felaket... Neden?
Uzaklara gitmeğe hacet yok! İşte efrâdı üç yüz elli milyona varan ümmet-i İslâmiye gözümüzün önünde duruyor. Bir hizb-i kalîl iken hårikalar gösteren; cihana hâkim olan bu ümmet, şu kesretiyle beraber, şimdi cihanın mahkûmu bulunuyor!
Bu ne musibettir? Bu ne felakettir? Acaba bu sukūtun sebebi, bu inhitâtın illeti ne olabilir?
Cenab- Hakkın bize karşı birçok meväîdi vardı. Acaba onlar hakkındaki imanımızı mı değiştireceğiz? Neuzübillah.
Acaba rahmet-i İlâhiyeden ümidi kesecek de "Aldanmışız!" mı diyeceğiz? Maâzallah.
Neleri bıraktık!
Biz bu felaketlerin, bu hüsranların esbabını hep kendimizde aramalı; hep kendi nefsimizi muhasebe altına almalıyız. O zaman görürüz ki, biz her ne çekersek kendi cezâ-yı amelimizi çekmekteyiz. Evet, şehâmeti, himmeti, sa'yi, sıdkı, istikâmeti, iffeti, ittihâdı, teâvünü, asabiyeti, gayreti, faaliyeti bıraktığımız için öyle şanlı bir mâzîden böyle zelil bir hale geldik.
Ayet-i celilenin (وَإِذَا أَرَادَ اللهُ بِقَوْمٍ سُوءاً) kısmına gelince, "Cenab-ı Hak bir kavmin felaketini isterse" demek, yukarıdan beri verilen izahata göre, o kavim kendi muamelâtıyla, kendi harekâtıyla felâkete istihkak gösterirse demektir.
Yorumu Yorumla
-
Muakkibât (مُعَقِّبَاتٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünün (a-k-b) bir şeyin arkasından gelmek, topuk ve bir eylemin sonucunu takip etmek olduğunu belirtir. Birinin ardından gelip onu takip edenlere bu isim verilir. Râgıb el-İsfahânî, "muakkibât" kelimesinin hem insanlar tarafından yapılan ve birbirini izleyen işler hem de insanı her yönden kuşatıp koruyan, birbirini takip eden melekler için kullanıldığını ifade eder. Ayetteki dişilik takısının (müennes) lafzi bir özellik olduğunu, aslında insanı sürekli takip ve muhafaza eden görevli güçleri temsil ettiğini belirtir. Theodor Nöldeke, bu terimin kadim inançlardaki "koruyucu ruhlar" tasavvuruyla dilsel bir paralellik taşıyabileceğini, ancak Kur'an'ın bu kavramı ilahi denetim ve muhafaza sisteminin bir parçası olarak yeniden kurguladığını savunur. Toshihiko Izutsu, kelimeyi ilahi gözetimin dinamik ve kesintisiz yapısını gösteren bir "süreklilik" terimi olarak analiz eder; ona göre bu, Tanrı'nın insan üzerindeki aktif ve yakın ilgisinin bir nişanesidir.
Yahfazûnehu (يَحْفَظُونَهُ)
İbn Fâris, (h-f-z) kökünün bir şeyi korumak, gözetlemek, zayi olmasını engellemek ve bir şeyi zihinde tutmak (ezberlemek) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "hıfz" eyleminin bir nesneyi dış etkilerden ve bozulmadan korumayı ifade ettiğini söyler. Ayetteki kullanımıyla, meleklerin veya ilahi güçlerin insanı hem fiziki tehlikelerden hem de manevi sapmalardan —Allah'ın izniyle— koruma görevini yerine getirdiklerini analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu koruma eyleminin mutlak bir dokunulmazlık değil, evrensel yasalar (sünnetullah) çerçevesinde işleyen bir gözetim sistemi olduğunu vurgular.
Emrillâh (أَمْرِ اللَّهِ)
İbn Fâris, (e-m-r) kökünün bir işin yapılmasına yönelik talimat, işaret ve bir nesnenin temel yapı taşı (şeyi) anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "emir" kelimesinin hem sözlü bir buyruğu hem de yaratılıştaki oluş ve hadiseleri (işleri) kapsadığını ifade eder. Ayetteki "Allah'ın emriyle" ifadesi üzerine yapılan analizlerde, bu korumanın yine Allah'ın koyduğu yasalar ve takdir çerçevesinde gerçekleştiği vurgulanır. Toshihiko Izutsu, "emir" kavramının Kur'an'da yaratılışın ve yönetimin her anını kapsayan "kozmik irade" olduğunu, burada ise koruma eyleminin kaynağının yine bu mutlak irade olduğunu belirtir.
Lâ Yugayyiru (لَا يُغَيِّرُ)
İbn Fâris, (g-y-r) kökünün bir halden başka bir hale geçmek, bir şeyi başkasıyla değiştirmek ve farklılaşmak anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tagyîr" eyleminin bir şeyin özünü veya niteliklerini dönüştürmek olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımıyla, toplumsal bir durumun veya nimetin el değiştirmesinin, o toplumun iç dünyasındaki değişimle doğrudan bağlantılı olduğunu analiz eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin Kur'an'ın "tarih ve toplum yasası"nın (sosyolojik determinizm) anahtar fiili olduğunu, ilahi iradenin toplumsal sonuçları bireysel ve kolektif iradeye bağladığını savunur.
Kavm (قَوْمٍ)
İbn Fâris, (k-v-m) kökünün ayağa kalkmak, bir amaç etrafında toplanmak ve süreklilik göstermek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin belirli bir karakter, inanç veya amaç doğrultusunda hareket eden insan topluluğunu temsil ettiğini söyler. Ayette toplumsal değişimin öznesi olarak "kavm" kelimesinin seçilmesi, değişimin sadece bireysel değil, kolektif bir bilinç ve eylem gerektirdiğine işaret eder. Toshihiko Izutsu, bu terimi Kur'an'ın toplumsal birimleri tanımlarken kullandığı en güçlü kavramlardan biri olarak görür ve değişimin bu birim üzerinden gerçekleştiğini analiz eder.
Enfusihim (بِأَنْفُسِهِمْ)
İbn Fâris, (n-f-s) kökünün nefes almak, bir şeyin zatı, ruh ve iç dünya anlamına geldiğini belirtir. Kelimenin aslı, bir şeyin en kıymetli parçası ve özüdür. Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin burada insanın iradesini, niyetlerini, ahlaki yapısını ve zihniyetini temsil ettiğini ifade eder. Ayette dışsal durumun (toplumsal halin) değişmesinin, bu içsel "nefsânî" (öznel) durumun değişimine bağlı kılındığını vurgular. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin çoğul gelmesinin (enfüs), bir toplumu oluşturan bireylerin ortak psikolojik ve ahlaki dönüşümünün gerekliliğine dikkat çektiğini analiz eder.
Sûen (سُوءًا)
İbn Fâris, (s-v-e) kökünün çirkinlik, fenalık ve insana keder veren her türlü durum olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sû'" kelimesinin hem ahlaki kötülüğü hem de başa gelen musibet ve azabı kapsadığını ifade eder. Ayette bu kelimenin, bir kavmin başına gelmesi murat edilen "felaket ve yıkım" anlamında kullanıldığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, buradaki kötülüğün bir "ceza" niteliği taşıdığını ve toplumsal yasaların ihlali sonucu ortaya çıkan kaçınılmaz bir akıbet olduğunu analiz eder.
Meradde (مَرَدَّ)
İbn Fâris, (r-d-d) kökünün bir şeyi geri çevirmek, itmek ve ilk haline döndürmek anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "merad" kelimesinin engel olunamaz, geri döndürülemez bir süreci ifade ettiğini söyler. Ayetteki "lâ meradde lehu" ifadesi, ilahi hükmün veya bir toplumsal yasanın sonucu olan felaketin, beşerî bir güçle engellenemeyeceğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kelimenin ilahi iradenin kesinliğini ve sebep-sonuç ilişkisinin sarsılmazlığını temsil ettiğini analiz eder.
Vâlin (وَالٍ)
İbn Fâris, (v-l-y) kökünün yakınlık, dostluk, yardım ve bir işin sorumluluğunu üstlenmek olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vâlî" kelimesinin koruyup gözetleyen, yöneten ve yardım eden otorite anlamına geldiğini ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (Aramice "walyâ") koruyucu ve sorumlu kişi anlamlarıyla paralelliğine değinir. Ayette bu kelimenin seçilmesi, Allah'tan başka hiçbir gücün gerçek anlamda bir toplumun sorumluluğunu üstlenip onu felaketlerden kurtaramayacağını, nihai sığınak ve otoritenin O olduğunu analiz eder. Toshihiko Izutsu, "vâlî" kavramını Allah ile insan arasındaki "velâyet" (koruma ve dostluk) ilişkisinin en üst düzey sorumluluk makamı olarak görür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla