وَقَالَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ وَالْا۪يمَانَ لَقَدْ لَبِثْتُمْ ف۪ي كِتَابِ اللّٰهِ اِلٰى يَوْمِ الْبَعْثِۘ فَهٰذَا يَوْمُ الْبَعْثِ وَلٰكِنَّكُمْ كُنْتُمْ لَا تَعْلَمُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 56. Ayet
Daralt
X
-
"Kendilerine bilgi ve iman verilenler ise şöyle derler: Andolsun ki siz, Allah’ın yazısına uygun olarak yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür; fakat siz onu tanımıyordunuz”
Kendilerine bilgi ve iman verilenler ise şöyle derler; Andolsun ki siz, Allah’ın yazısına uygun olarak yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu beyan takdim-tehir üzere anlaşılmalıdır. Cenâb-ı Hak sanki şöyle buyurmuş olmaktadır: Allah m kitabına dair kendilerine bilgi verilenler. Yani Allah’ın kitabı ve ona iman etmeye dair kendilerine bilgi verilenler derler ki: Andolsun ki siz yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Bazıları şöyle demiştir: Kendilerine ilim ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki siz Allah’ın ilminde dünyada yeniden dirilme gününe kadar kaldınız. İşte bu, diriliş günüdür. Bazıları şöyle demektedir: Kendilerine bilgi ve iman verilenler şöyle derler: Andolsun ki Allah’ın sizin için yazdığı ecele uygun olarak ecellerinizin sona ermesine kadar kaldınız.
İşte bu diriliş günüdür, öyle bir gün ki siz bunu inkâr ediyor ve yalanlıyordunuz. Fakat siz onu tanımıyordunuz. Bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri buna ilişkin bilgiye hakikat anlamında onların sahip olmadığını söylemektir. Fakat onlar bu bilgisizlikleri sebebiyle mâzur görülmezler. Çünkü kendilerine bilgi edinecekleri yollar verilmiştir. Eğer onlar düşünüp tefekkür etselerdi bilirlerdi. İkinci yorum, onların sahip oldukları bilgiden yararlanmadıkları şeklinde anlaşılmasıdır. Bu durum, kendilerinde mevcut olduğu halde yararlanmadıkları için onların duyuları bulunmadığını belirtmesi gibidir. Buna göre yeniden dirilişe dair bilgiden yararlanmadıkları için onların buna sahip olmadıklarının belirtilmesi mümkündür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Kâle (قَالَ)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "kaf, vav, lam" kökünün temel anlamının "ağızdan ses çıkarmak, konuşmak, bir düşünceyi veya hükmü lafza dökmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, zihindeki soyut bir mananın kelimelere bürünerek dış dünyaya aktarılması ve somutlaşmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" (söz/söyleme) kavramını tahlil ederken, bu eylemin Kur'an'da sadece fiziksel bir ses çıkarma değil, aynı zamanda kesin bir "inanç, görüş veya hüküm bildirme" işlevi gördüğünü vurgular. İsfahânî'ye göre ahiretteki bu sahnede ilim sahiplerinin "demesi" (kâle), sıradan bir diyalog değil; suçluların "biz sadece bir saat kaldık" şeklindeki yalan beyanlarına karşı, hakikati tescil eden mutlak ve ontolojik bir yargı (hüküm) cümlesidir.
Ûtû (أُوتُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "hemze, te, ye" (itâ) harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "gelmek, ulaşmak, bir şeyi getirmek ve lütufla vermek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak meçhul (edilgen) yapıda kullanılan "ûtû" (kendilerine verildi), alan kişinin kendi yeteneğinden ziyade, veren otoritenin mutlak iradesini ve lütfunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" kavramını tahlil ederken, insanın dünyadaki veya ahiretteki donanımının kaynağına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre ilmin ve imanın "kendilerine verilmiş olması" (ûtû), bilginin insanın kendi başına ürettiği mutlak bir mülk değil; dışarıdan, dikey bir düzlemden (Allah'tan) kalbe ve akla "indirilen/ulaştırılan" ilahi bir nasip olduğunu gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu inceler. Cündioğlu'na göre insan zihni kendi sınırları içinde kalarak aşkın (müteal) hakikate ulaşamaz. Hakikatin insana "verilmesi" (ûtû) gerekir. Bu edilgen fiil, insanın epistemolojik (bilgisel) kibrini yıkarak, hakiki bilginin ve imanın ancak ilahi bir vergi (vehbî) olduğunu, insanın ise sadece bu lütfu kabullenmeye açık bir "alıcı" konumunda bulunduğunu felsefi olarak mühürler.
El-İlme (الْعِلْمَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "ayın, lam, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeye iz veya işaret koymak, onu diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini kavramak ve mutlak bilgi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak cehaletin, şüphenin ve belirsizliğin tamamen ortadan kalkıp, gerçeğin bütün çıplaklığıyla idrak edilmesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "ilim" kavramının teolojik ağırlığını tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an'da ilim, dünyevi ve seküler bir malumat yığını değil, "ilahi ayetleri doğru okuma kapasitesi"dir. Ahirette suçluların zaman algıları tamamen çökmüşken (bir saat kaldıklarını iddia ederken); "kendilerine ilim verilenlerin" konuşması, onların dünyadayken evrendeki işaretleri (kaderi, varoluşu ve ahireti) doğru okuduklarını ve bu yüzden mahşerde de sarsılmaz bir şuurla (ilimle) ayakta kaldıklarını kanıtlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki sıralamanın ontolojik önemine dikkat çeker. Kılıç'a göre "ilim ve iman verilenler" (ûtul ılme vel îmâne) tamlamasında "ilmin" imandan önce zikredilmesi muazzam bir epistemolojik kuraldır. Kur'an'ın övdüğü iman, körü körüne bir taklit veya duygusal bir coşku değildir; o, aklın ve gözlemin ürettiği sağlam bir "bilgi" (ilim) zemininde yükselen, şuurlu ve sarsılmaz bir tasdiktir. İlim, imanın felsefi omurgasıdır.
El-İmâne (وَالْإِيمَانَ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "hemze, mim, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "güven içinde olmak, korku ve endişenin zıttı olarak sükûnet bulmak, eman vermek ve tasdik etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak iman, zihnin dogmalardan ve şüphelerden arınarak, mutlak hakikatin (tevhidin) sağladığı o sarsılmaz "güven" alanına girmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, "iman" eylemini eskatolojik (ahirete dair) güven bağlamında inceler. İsfahânî'ye göre iman, dünyadayken gayba (görünmeyene) duyulan güvendir. Ahirette, yani her şeyin dehşet içinde çatırdadığı o hesap gününde; sadece dünyada iken bu "imanı" (güven alanını) inşa etmiş olanlar, o büyük kozmik korkudan emin (güvende) olacaklar ve panikleyen suçlulara karşı hakikati soğukkanlılıkla dile getirebileceklerdir.
Lebistum (لَقَدْ لَبِثْتُمْ)
İbn Fâris, bu kelimenin "lam, be, se" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir yerde beklemek, durmak, kalmak, ikamet etmek ve zaman geçirmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak hareketin kesilip, belirli bir süre boyunca sabit bir hal (bekleyiş) üzere kalınmasını ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin psikolojik ve polemiksel zıtlığını tahlil eder. Aydar'a göre bir önceki ayette suçlular dünyada/kabirde "sadece bir saat kaldıklarına" (mâ lebisû ğayra sâ'atin) yemin ediyorlardı. İlim sahipleri ise "Andolsun ki siz kaldınız..." (lekad lebistum) diyerek, baştaki "lam" ve "kad" (lekad) pekiştirme edatlarıyla o yalan yemini paramparça ederler. İlim ehli, zamanın nesnel gerçekliğini suçluların yüzüne bir tokat gibi çarparak onların ahiretteki bu son manipülasyon girişimini iptal eder.
Kitâbillâhi (فِي كِتَابِ اللَّهِ)
İbn Fâris, "kef, te, be" kökünden türeyen bu kelimenin temel anlamının "bir araya getirmek, harfleri birbirine bağlamak, yazmak, dikiş dikmek ve kesin bir hükme bağlamak/farz kılmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "kitab", sadece mürekkepli sayfalar değil; karara bağlanmış, sınırları çizilmiş ve değiştirilemez hale getirilmiş mutlak yasadır.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kökünü inceler. Jeffery, Arapçadaki "kitab" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "kthaba" (yazı, belge, kutsal metin) kelimesiyle doğrudan akraba olduğunu belirtir. Ortadoğu monoteizminde "ilahi kitap", Tanrı'nın kelamının veya hükmünün fiziksel dünyadaki en somut temsilidir.
Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın kozmolojik ve kader inancı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre ayetteki "Allah'ın kitabında/kitabınca" (fî kitâbillâh) ifadesi, okunan bir metni değil; "Levh-i Mahfuz"u, yani evrenin başlangıcından sonuna kadar her anın, ölümün, dirilişin ve bekleyişin (berzah) önceden yazılıp belirlendiği o kozmik "kader sicilini" ifade eder. Suçluların mezarda veya dünyada kalış süreleri kendi hezeyanlarına (bir saat algısına) göre değil; mutlak otoritenin yazılı "kozmik yazgısına/yasasına" (kitabına) göre işlemiştir.
Yevmil-Ba'si (يَوْمِ الْبَعْثِ)
İbn Fâris, bu tamlamadaki "ba's" kelimesinin "be, ayın, se" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyi harekete geçirmek, uykudan uyandırmak, durgunluğu bozup göndermek ve diriltmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "ba's", sadece ölünün canlanması değil; statik, yatay ve eylemsiz bir varlığın, ilahi bir komutla dikey, dinamik ve eylemsel bir duruma sıçratılmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ba's" kavramını tahlil ederken, bu kelimenin hem peygamberlerin gönderilmesi (insanlığın cehalet uykusundan uyandırılması) hem de kıyamet günü bedenin mezardan kaldırılması için kullanıldığına dikkat çeker. İsfahânî'ye göre her iki eylem de muazzam bir ontolojik "diriliş ve uyanış" (ba's) halidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki (Mekke) polemiksel ağırlığını inceler. Öztürk'e göre Mekkeli müşriklerin Kur'an mesajında en çok alay ettikleri ve kesinlikle reddettikleri kavram "ba's" (çürümüş kemiklerin diriltilmesi) idi. Ahirette ilim ehlinin onlara "İşte bu diriliş (ba's) günüdür" demesi, müşriklerin dünyadayken en çok savaştıkları ve inkar ettikleri o kavramın, şimdi inkâr edilemez mutlak bir gerçeklik olarak tüm haşmetiyle karşılarına dikilmesinin (ilahi ironinin) resmidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "yevmul ba's" tamlamasının ayet içindeki tekrarının edebi işlevini tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, cümleyi "...diriliş gününe kadar kaldınız; işte bu diriliş günüdür" şeklinde aynı tamlamayı ardı ardına kullanarak kurgular. Bu gramatikal tekrar (ta'kid), inkar edenlerin yüzüne hakikati sarsıcı bir balyoz gibi üst üste indiren, şüpheye yer bırakmayan ve gerçeği onların bilincine kazıyan muazzam bir edebi vuruştur. Mazeret bitmiş, inkar edilen "ba's" gelip çatmıştır.
Ta'lemûn (تَعْلَمُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ayın, lam, mim" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeye iz veya işaret koymak, onu diğerlerinden ayırt etmek, eşyanın hakikatini kavramak ve bilmek" olduğunu belirtir.
Toshihiko Izutsu, ayetin kapanışındaki "fakat siz bilmiyordunuz" (ve lâkinnekum kuntum lâ ta'lemûn) cümlesinin yarattığı o derin epistemolojik (bilgi felsefesine dair) trajediyi inceler. Izutsu'ya göre ayet, hakikati okuyabilen "ilim sahiplerinin" (ûtul ilm) sözleriyle başlar ve inkar edenlerin mutlak cehaletini (lâ ta'lemûn - bilmiyordunuz) yüzlerine vurarak biter. Müşrikler dünyadayken kendilerini akıllı, tüccar ve kurnaz sanıyorlardı; ahireti inkar etmeyi bir zeka belirtisi olarak görüyorlardı. Ancak o "Saat" geldiğinde, dünyadaki tüm o kurnazlıklarının aslında devasa bir "bilmeme" (cehalet/körlük) hali olduğu tescillenir. Bilgi zannedilen şeyin hiçlik olduğu, varoluşun asıl ilminin ise sadece tevhid ve diriliş olduğu, zamanın son bulduğu o noktada (yevmul ba's) acı bir şekilde ilan edilir.
Yorum
Yorum