Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 52. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 52. Ayet

    فَاِنَّكَ لَا تُسْمِعُ الْمَوْتٰى وَلَا تُسْمِعُ الصُّمَّ الدُّعَٓاءَ اِذَا وَلَّوْا مُدْبِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fe-inneke lâ tusmi’u-lmevtâ velâ tusmi’u-ssumme-ddu’âe iżâ vellev mudbirîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      'Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın''

      Bil ki sen ölülere işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Ö lülere işittiremezsin meâlindeki âyette Cenâb-ı Hakkm, ölülerin kendisini kastetmiş olması mümkündür. Yine sağırlara da çağrıyı duyuramazsın meâlindeki İlâhî beyanda sağırların kendisini kastetmiş olması mümkündür. Bununla birlikte ölülere işittiremezsin sözünün inkârcılardan kinâye olması da mümkündür. Aynı şekilde sağır ve kör de bu mânaya gelebilir. Zira başkâ âyetlerde Allah, inkârcıları ölüler, sağırlar ve körler olarak nitelemiştir. Dolayısıyla âyetin mânası şöyledir: Sen arkalarını dönüp giderlerken inkârcılara ve yoldan çıkmışlara işittiremezsin.

      İbn Mesûd'un mushafında şöyledir: Sen ölülere işittiremezsin; sen ölüleri diriltemezsin.

      Arkalarını dönüp giderlerken sağırlara da çağrıyı duyuramazsın. Bu İlâhî beyanda bir hikmet vardır. O da şudur: O, arkalarını dönüp giderlerken sağırlara çağrıyı duyurmaya güç yetiremez. Fakat eğer yönelirse sağıra, çağrıyı anlatmaya güç yetirebilir. Bununla birlikte eğer arkasını dönüp giderse ona duyurmaya güç yetiremez.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 5075

        #4
        Tusmi'u (تُسْمِعُ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "sin, mim, ayın" kökünün temel anlamının "sesi algılamak, kulağa ulaşan şeyi idrak etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak if'al babındaki muzari formu olan "tusmi'u" (işittirirsin / işittirebilirsin), eylemin geçişli (müteaddi) halidir; yani dışarıdan bir failin, bir başkasının işitme organına veya zihnine sesi zorla veya ikna yoluyla ulaştırma kapasitesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "sem'" (işitme) kavramını tahlil ederken, Kur'an'daki işitme eyleminin biyolojik bir kulak zarının titreşmesinden ibaret olmadığını vurgular. İsfahânî'ye göre ayetteki "sen işittiremezsin" (lâ tusmi'u) ifadesi, Peygamber'in sesinin fiziksel olarak onlara ulaşmadığı anlamına gelmez. Buradaki "işittirmek", söylenen hakikati muhatabın aklına ve kalbine kabul ettirmek, onda itaat ve idrak uyandırmaktır. Kalbi mühürlü olanlara bu "semantik işitmeyi" sağlamak insan (Peygamber) gücünü aşar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "işitme" eyleminin epistemolojik (bilgisel) bariyerlerini inceler. Izutsu'ya göre "işittiremezsin" fiili, vahyin iletim sürecindeki iletişimsel kopuşu tasvir eder. Peygamber fiziksel sesi (vahyi) iletir; ancak müşrik zihin, inat ve kibirle kendi algı kapılarını kapattığı için mesaj, fiziksel kulaktan içeri girse bile ontolojik bir anlamlandırma merkezine ulaşamaz. Bu, biyolojik bir sağırlık değil, teolojik bir algı felcidir.

        El-Mevtâ (الْمَوْتَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "mim, vav, te" kökünün temel anlamının "hareketin durması, durgunluk, sükunet, kuvvetin gitmesi ve canlılığın yitirilmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bedenin ruhla veya hayat enerjisiyle olan bağının kopmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "mevt" (ölüm) kavramının Kur'an'daki mecazi ve felsefi kullanımını tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayetteki "ölüler" (el-mevtâ) kelimesi, mezardaki cesetleri değil; cehalet, taassup ve şirk yüzünden akıl ve fıtratları tamamen çürümüş, hakikate karşı hiçbir canlılık (tepki) belirtisi göstermeyen dirileri (Mekkeli müşrikleri) tanımlar. Onlar biyolojik olarak yaşıyor görünseler de, ontolojik olarak mezardaki bir cesetten farksızdırlar.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre Kur'an'ın "ölü" (mevtâ) tanımı, ruhun hakikatle (logos/vahiy) olan bağının kopmasıdır. Bir beden yürüyebilir, konuşabilir ve ticaret yapabilir; ancak hakikatin çağrısı karşısında zihni titremiyorsa, o varlık felsefi olarak "ölüdür". Peygamber'in hüznü, bu yürüyen cesetlere hayat (iman) üfleyememesinden kaynaklanır, zira diriltme (ihya) eylemi sadece Allah'a aittir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin teolojik ağırlığını özetler. Ansiklopedi, "el-mevtâ" mecazının, hidayet ve dalalet (doğru yol ve sapkınlık) bağlamında kullanıldığını; insanın kendi özgür iradesiyle küfrü seçerek fıtratını öldürdüğünü ve bu manevi ölüm gerçekleştiğinde, artık hiçbir beşeri uyarının (Peygamberin davetinin) o zihni diriltemeyeceğini kaydeder.

        Es-Summe (الصُّمَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "sad, mim, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "sertlik, kapalılık, tıkanıklık ve bir şeyin içine nüfuz edilemeyecek kadar katı olması" olduğunu belirtir. İbn Fâris'e göre Arapların içi tamamen dolu, deliksiz sert kayalara "saharun asamm" demesinin nedeni budur. Etimolojik olarak sağırlık (summun), kulak kanalının veya idrak yolunun bütünüyle tıkanması, dışarıdan gelen hiçbir sesin içeri sızamamasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "samm" (sağırlık) kavramını, bir önceki "ölüler" (mevtâ) kavramını pekiştiren teolojik bir hastalık olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu sağırlık, kulağın fizyolojik hasarı değil; inat, atalar kültü ve kibirle tıkanmış bir zihnin, ilahi ayetler karşısında gösterdiği o katı, delinmez ve "kaya gibi sert" (asamm) refleksidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik ve polemiksel atmosferi üzerinden okur. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler, Kur'an'ın psikolojik ve edebi gücünden etkilenmemek için birbirlerine "Bu Kur'an'ı dinlemeyin, okunurken gürültü yapın" (Fussilet, 26) diyerek bilinçli bir "sağırlık" stratejisi geliştirmişlerdi. Ayetteki "es-summe" (sağırlar) nitelemesi, onların bu organize, kasti ve fiziksel olarak kulaklarını tıkayarak uyguladıkları teolojik izolasyona atıf yapar.

        Ed-Duâe (الدُّعَاءَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "dal, ayın, vav" harflerine dayandırır. Temel anlamının "seslenmek, çağırmak, birini bir şeye teşvik etmek, nida etmek ve yardım istemek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "dua", sıradan bir konuşma değil, muhatabın dikkatini çekmeyi ve onu bir hedefe yönlendirmeyi amaçlayan yüksek sesli ve ısrarlı bir çağrıdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kökünü inceler. Jeffery, Arapçadaki "da'wa / duâ" kökünün Süryanice ve Aramice'deki teolojik kullanımıyla benzerlikler taşıdığını; Geç Antik Çağ'da peygamberlerin kendi toplumlarını tek Tanrı inancına "çağırması" eyleminin bu ortak dini lisan (davet/nida) üzerinden şekillendiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal ve tebliğsel boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre buradaki "çağrı/dua", Peygamber'in müşrikleri sadece yeni bir inanç paketine davet etmesi değildir; bu çağrı, uyuyan fıtratı uyandırmaya, insanı kendi ontolojik aslına (tevhide) döndürmeye yönelik hayati bir "imdat" ve "kurtuluş" nidasıdır. Ancak sağırlar (kibirleri yüzünden tıkanmış olanlar), yanan bir evde olduklarını haber veren bu cankurtaran çağrısını (duâe) duymazlar.

        Vellev (وَلَّوْا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "vav, lam, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeye yönelmek, yüzünü dönmek, yaklaşmak veya bir şeyden yüz çevirip uzaklaşmak" gibi zıt yönlü fiziksel eylemleri kapsadığını belirtir. Etimolojik olarak, tef'il babında (tevelli/vellev) kullanıldığında, genellikle bir şeye arka dönmeyi, yüz çevirmeyi ve bağları koparmayı ifade eder.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın retorik ve tiyatral tartışma kültürü bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre ayetteki "yüz çevirip gittiklerinde" (izâ vellev) fiili, dönemin polemiklerinde kullanılan en ağır fiziksel ve psikolojik reddetme jestidir. Müşrikler sadece sözel olarak itiraz etmiyorlar; Peygamber konuşmaya başladığı anda ona fiziksel olarak sırtlarını dönerek (vellev) iletişimi şiddetli, kaba ve bedensel bir boykotla kesiyorlardı.

        Mudbirîn (مُدْبِرِينَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "dal, be, ra" kökünün temel anlamının "bir şeyin arkası, sonu, peşi ve ön (kabul) kelimesinin zıttı" olduğunu belirtir. İf'al babında ism-i fail olan "mudbir", sırtını dönen, arkasına baka baka kaçan, gerileyen ve uzaklaşan kişi demektir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "vellev" ve "mudbirîn" kelimelerinin yan yana gelmesinin yarattığı muazzam edebi ve sinematografik (görsel) etkiyi tahlil eder. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Arapçada sadece "vellev" (yüz çevirdiler) demek, eylemi anlatmak için yeterliyken; Kur'an'ın hemen ardına "mudbirîn" (arkalarını dönerek/uzaklaşarak) kelimesini eklemesi bir tekrara (ta'kid/pleonazm) dayanır. Bu kullanım, müşriklerin sadece başlarını çevirmediklerini; bedenleriyle, adımlarıyla ve tüm varlıklarıyla hızla, inatla ve arkalarına hiç bakmadan o çağrıdan (hakikatten) kaçıp uzaklaştıklarını zihinde canlandıran kusursuz bir psikolojik nefret tablosudur.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin teolojik yansımasını inceler. Aydar'a göre "arkalarını dönüp giden sağırlar" (es-summe izâ vellev mudbirîn) tasviri, hidayetin neden onlara ulaşmadığının fiziksel ispatıdır. İletişimin gerçekleşmesi için muhatabın yüzünün Peygambere dönük olması ve kulaklarını açması gerekir. Ancak onlar hem kulaklarını tıkamışlar (sağır) hem de sırtlarını dönerek hızla uzaklaşmaktadırlar (mudbirîn). Kur'an, bu anatomik imkansızlıklar zincirini kurarak, Peygamber'in omuzlarındaki "onları hidayete erdirememe" suçluluk duygusunu ve hüznünü hafifletir; çünkü kaçan bir sağırı durdurup ona bir şey işittirmek doğası gereği imkansızdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X