فَاَقِمْ وَجْهَكَ لِلدّ۪ينِ الْقَيِّمِ مِنْ قَبْلِ اَنْ يَأْتِيَ يَوْمٌ لَا مَرَدَّ لَهُ مِنَ اللّٰهِ يَوْمَئِذٍ يَصَّدَّعُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 43. Ayet
Daralt
X
-
"O halde Allah katından, geri çevrilemez bir gün gelmeden önce bütün varlığınla o sağlam dine yönel. O gün onlar birbirlerinden ayırtedileceklerdir.”
O halde bütün varlığınla o sağlam dine yönel. Bunun yorumunu daha önce o halde sen hanîf olarak bütün varlığınla dine yönel” mealindeki ilâhı beyanda açıkladık. Allah katından, geri çevrilemez bir gün gelmeden önce. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: O günü Allah katından geri çevirecek kimse yoktur. Ayrıca bu beyan iki yoruma açıktır. Bunlardan biri şudur: Allah katından, geri çevrilemez. Yani onlar bu günden imtihanın başlangıcına geri döndürülmezler. Tıpkı şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi: ‘“Ah, keşke dünyaya geri gönderilsek de bir daha Rabbimizin âyetlerini yalan saymayıp inananlardan olsak!”’. “Bizi geri gönder de rızana uygun işler yapalım”. Sonra Cenâb-ı Hak onların durumunu bildirerek şöyle buyurmuştur: “Eğer çevrilselerdi elbette kendilerine yasaklanan fiillere yine döneceklerdi”. Buna göre ‘Allah katından, geri çevrilemez’ sözünün şu mânaya gelmesi mümkündür: Yani onlar geri çevrilmeyi istedikleri duruma geri döndürülmezler. İkinci muhtemel yorum şudur: Allah katından, geri çevrilemez. Yani o gün geldiğinde onlar için Allah katından bir koruma, bağışlama ve tövbenin kabulü söz konusu değildir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Daha önce iman etmemiş veya imanında bir hayır kazanmamış olan bir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez”.
O gün onlar birbirlerinden ayırtedileceklerdir. Yani birbirinden ayrıştırılacaklardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Yine kıyâmet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar”. Durumların ve vakitlerin farklılığına göre o gün, ayrılma günü, toplanma günü ve hüküm günüdür. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ekim (أَقِمْ)
İbn Fâris, bu fiilin türediği "kaf, vav, mim" kökünün temel anlamının "dikilmek, ayağa kalkmak, bir şeyi dosdoğru tutmak ve sabit kılmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bir şeyin eğriliğini giderip onu dikey, kararlı ve sarsılmaz bir eksene oturtma eylemidir. İf'al babında emir kipi olan "ekim" (ikame et/doğrult), geçici bir hevesi değil, varoluşsal bir direnişi ve sabitlemeyi talep eder.
Râgıb el-İsfahânî, "ikamet" kavramının sıradan bir yönelme olmadığını vurgular. İsfahânî'ye göre bu ayette yaklaşan o büyük ve durdurulamaz güne (kıyamete) karşı insanın alabileceği yegane sağlam pozisyon, inancını ve duruşunu "ikame etmesi", yani yıkılmayacak bir sütun gibi hakikat zeminine dikmesidir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin eskatolojik (ahirete dair) ve felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre insanın her şeyin yok olacağı, parçalanacağı (yessadda'ûn) o kozmik yıkım gününden önce yapması gereken tek şey, ruhunun omurgasını tevhide hizalamasıdır. "Ekim" fiili, yaklaşan felaket karşısında insanın ontolojik olarak "esas duruşa" geçmesidir.
Vecheke (وَجْهَكَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "vav, cim, he" kökünün temel anlamının "bir şeyin karşısına çıkmak, ön taraf, yön ve insanın yüzü" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "vech", insanın kendi kimliğini ve iradesini dış dünyaya sunduğu, varlığının en belirgin temsil merkezidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "vech" kavramının psikolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre "yüzünü çevir" (ekim vecheke) emri, sadece başın fiziksel olarak Kabe'ye veya bir yöne dönmesi değildir. "Yüz", burada insan egosunun, tüm dikkatinin, ahlaki tercihlerinin ve varoluşsal aidiyetinin (nefsin) bütünüdür. O kaçınılmaz gün gelmeden önce, dağılmış olan insan benliğinin (vechinin) bütünüyle tek bir hakikate kilitlenmesi emredilmektedir.
Ed-Dîn (لِلدِّينِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "dal, ye, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "boyun eğmek, itaat etmek, bir kurala bağlanmak ve nihayetinde karşılık/ceza görmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, üstün bir otoritenin yasalarına mutlak itaati ve bu itaatin hesabının verileceği o büyük yargı sistemini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, Arapçadaki "din" (itaat/yargı) kökünün varlığını kabul etmekle birlikte, kelimenin Kur'an'daki "mutlak sistem, şeriat" anlamının Orta Farsça (Pehlevice) "daena" (vicdan, inanç yolu) kelimesiyle veya Aramice "dina" (hüküm, mahkeme) kelimesiyle tarihsel bir teolojik etkileşim içinde olduğunu kaydeder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayet bağlamındaki eskatolojik değerini özetler. Ansiklopediye göre, "yüzü dine doğrultmak", yaklaşan "din gününe" (yevmü'd-din / hesap gününe) karşı alınacak tek mantıklı tedbirdir. Zira o gün geldiğinde geçerli olacak ve insanı kurtaracak tek şey, dünyadayken bu ilahi "itaat nizamına" (ed-dîn) tam bir teslimiyetle boyun eğmiş olmaktır.
El-Kayyim (الْقَيِّمِ)
İbn Fâris, bu kelimenin de tıpkı "ekim" fiili gibi "kaf, vav, mim" (kıyam) kökünden türediğini belirtir. Temel anlamı "dikilmek, sapasağlam ayakta durmak, eğriliği ve sapması olmamak"tır. "Kayyim", hem kendisi yıkılmaz olan hem de kendisine tutunanları ayakta tutan müdebbir (koruyucu) sistemi ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin varoluşsal derinliğini tahlil eder. Kılıç'a göre her şeyin paramparça olup ayrışacağı (çatlayacağı) o büyük günün dehşeti karşısında, yeryüzündeki hiçbir ideoloji, servet veya kabilevi güç "ayakta kalamayacaktır". İşte Kur'an, yaklaşan o mutlak yıkıma karşı, varlıkta eğilmeden ve çökmeden durabilecek yegane sığınak olarak "ed-Dînul Kayyim"i (dosdoğru, sarsılmaz, yıkılmaz dini) işaret eder.
Ye'tiye (يَأْتِيَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "hemze, te, ye" kökünün temel anlamının "gelmek, ulaşmak, varmak, yaklaşmak ve ortaya çıkmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak durağanlığı değil, hedefine doğru şaşmaz bir ivmeyle ilerleyen aktif bir eylemi tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "ityân" (gelme) kavramının burada zaman boyutunu nasıl nesnelleştirdiğini inceler. İsfahânî'ye göre ahiret günü (kıyamet), insanların beklediği pasif bir zaman dilimi değildir. Kur'an "bir gün gelmeden önce" (en ye'tiye yevmun) diyerek o günü adeta canlı, irade sahibi, önünde hiçbir engelin duramayacağı aktif bir fail gibi resmeder. İnsan beklese de beklemese de, inansa da inanmasa da o gün insanın üzerine doğru yürümekte (gelmekte) olan mutlak bir gerçekliktir.
Angelika Neuwirth, fiilin Geç Antik Çağ apokaliptik (kıyamet) metinlerindeki retorik işlevini tahlil eder. Neuwirth'e göre "gelmekte olan gün" imgesi, dönemin eskatolojik edebiyatında muazzam bir psikolojik gerilim aracıdır. Bu fiil, zamanın çizgisel (lineer) bir şekilde kaçınılmaz bir sona (kapanışa) doğru aktığını mühürler; dinleyiciyi dünyevi rahatlığından koparıp ontolojik bir aciliyet (acil durum) hissiyle baş başa bırakır.
Yevmun (يَوْمٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin "ye, vav, mim" kökünden türediğini ve "güneşin doğuşundan batışına kadar olan süre, zaman dilimi, devir veya belirli bir an" anlamına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak zamanın bölümlenmiş, sınırları çizilmiş ve belirli bir olaya tahsis edilmiş bir parçasını ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teolojik bağlamını inceler. Öztürk'e göre Kur'an'daki "yevm" (gün) kavramı, burada 24 saatlik astronomik bir zaman dilimini değil, evrensel bir devrimi, yeryüzü nizamının çöküp ilahi nizamın mutlak olarak kurulacağı o spesifik "kozmik aşamayı" (hesap anını) temsil eder.
Meradde (مَرَدَّ)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "ra, dal, dal" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyi geri çevirmek, iade etmek, reddetmek, püskürtmek ve geldiği yere döndürmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, dışarıdan gelen bir güce, talebe veya tehlikeye karşı konulan karşı gücü ve o eylemi iptal etme refleksini tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "redd" kavramını eskatolojik çaresizlik bağlamında tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayetteki "lâ meradde lehû" (onun için hiçbir geri çevrilme/püskürtülme imkanı yoktur) formülü, mutlak ilahi irade karşısında bütün yaratılmışların (insanların, meleklerin, şeytanların) ontolojik iflasıdır. O günün gelişi ne bir fidyeyle, ne bir şefaatçiyle, ne de bir orduyla "geri döndürülebilir" (meradde).
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin Mekke toplumundaki polemiksel darbesini inceler. Aydar'a göre Mekke aristokrasisi, siyasi anlaşmalarla, zenginlikleriyle veya kabile ittifaklarıyla yeryüzündeki her türlü krizi ve saldırıyı "püskürtebileceklerine" (geri çevirebileceklerine) inanan kibirli bir elit zümreydi. Kur'an, onların bu dünyevi güç algısını yerle bir ederek; Allah'tan gelecek olan o büyük müdahaleyi "geri çevirecek" (meradde) hiçbir diplomatik, askeri veya mitolojik (putlar) gücün bulunmadığını sarsıcı bir dille ilan eder.
Yessadda'ûn (يَصَّدَّعُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "sad, dal, ayın" kökünden türediğini ve temel anlamının "katı bir şeyin yarılması, çatlaması, parçalanması ve ikiye ayrılması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "sad'", kağıdın yırtılması veya ipin kopması gibi değil; kayanın, camın veya toprağın büyük bir şiddetle, gürültüyle ve bir daha asla birleşemeyecek şekilde ortadan yarılmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "sad'" kavramını mahşer günündeki o kesin ayrışma üzerinden tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanların o gün "çatlayıp ayrılmaları" (yessadda'ûn), ilahi adaletin tecellisidir. Dünyada iyilerle kötüler, inananlarla inkar edenler aynı toplumda, aynı toprağın üzerinde iç içe ve karışık (müphem) bir şekilde yaşarlar. Ancak o gün geldiğinde bu homojen yapı, tıpkı sert bir kayanın baltayla ortadan yarılması gibi "çatlatılır"; cennetlikler bir tarafa, cehennemlikler diğer tarafa olmak üzere mutlak, keskin ve ebedi bir şekilde birbirinden ayrılır.
Toshihiko Izutsu, fiilin Kur'an'ın sosyolojik haritasındaki derin ironisine dikkat çeker. Izutsu'ya göre, daha önceki ayetlerde (32. ayet) müşriklerin dünyadayken kendi hevalarına göre dini parçalayıp "fırkalara ayrıldıkları" (ferrakû / şiye'an) anlatılmıştı. Dünyada hakikati parçalayan bu kibirli zihinler, ahiret gününde bizzat ilahi irade tarafından paramparça edilip (yessadda'ûn) kategorize edileceklerdir. Dünyadaki ayrışma bir sapkınlıktı; ahiretteki "çatlayıp yarılma/ayrışma" ise adaletin ta kendisidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve yapısal (morfolojik) şiddetine odaklanır. Bintü'ş-Şâtı'ya göre aslı "yetesadda'ûn" olan bu fiil, tefa'ul babının özelliğinden dolayı idgam edilerek (harfler birbirine katılarak) "yessadda'ûn" şeklini almıştır. Bu okuyuş ve yapısal sıkışma, eylemin aniliğini, şiddetini ve yığınların paramparça edilerek birbirinden koparılmasının yarattığı o kozmik gürültüyü (çatlama sesini) dinleyicinin kulağına doğrudan duyuran, eşsiz ve dehşet verici bir edebi tasvirdir. İnsanlık o gün sessizce dağılmaz; büyük bir gürültüyle çatlar ve yarılır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla