Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 27. Ayet

    وَهُوَ الَّذ۪ي يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vehuve-lleżî yebdeu-lḣalka śümme yu’îduhu vehuve ehvenu ‘aleyh(i)(c) velehu-lmeśelu-l-a’lâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(c) vehuve-l’azîzu-lhakîm(u)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Yarattıkları ilkin yaratan, sonra bunu tekrar eden O'dur ve bu O'nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce sıfat O'nundur, O mutlak galiptir, hikmet sahibidir''

      Yaratıkları İlkin Yaratan ve Bunu Sonra Tekrar Eden Allah’tır

      Yaratıkları ilkin yaratan, ölümlerinden sonra onları hayata döndüren O’dur. Cenâb-ı Hak, ilkin yaratıkları yaratmaya ve ölümlerinden sonra bunu tekrar etmeye güç yetiren Allah’ın, onları kendi ihtiyacından veya maslahatından dolayı yaratmasının yahut kendi menfaati için onları imtihan etmesinin veya bu sebeple onlara emir vermesinin mümkün olmadığını, çünkü Onun zatıyla kimseye ihtiyaç duymadığını bildirmektedir. O, yaratıkların ihtiyacından dolayı onları ilkin yaratmakta ve bunu tekrarlamaktadır. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Cenâb-ı Hak, bir varlığı ilkin yaratmaya gücü yetenin onu ölümünden sonra tekrar yaratmaya da güç yetirebileceğini bildirmektedir.

      Bu O’nun için pek kolaydır. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Bu O’nun için pek kolaydır. Yani varlığı ilkin yaratmak ve bunu tekrarlamak O’nun için pek kolaydır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “Bu da Allah’a göre kolaydır”; "O bana kolaydır”. Bu beyanın “efale” (أفعل) kalıbıyla “fe‘îl” (فعيل) kalıbının mânasını ifade etmesi de mümkündür. Örneğin “Allahu ekber” (الله اكبر) denilip “kebîr” (كبير) kalıbıyla “büyüktür” mânasının kastedilmesi; “azam” (أعظم) denilip ‘“azîm” (عظيم) yani “büyüktür” mânasının kastedilmesi gibi. Bunun örnekleri çoktur. Buna göre Bu O’nun için pek kolaydır meâlindeki İlâhî beyan da böyledir. Yani kolaydır. Zira Allah için bir fiilin diğerinden daha zor veya bir fiilin diğerinden daha kolay olması söz konusu değildir. Bilakis varlığın tümü tek bir konumda olup O’nun “ol” sözü kapsamına girmektedir. “Daha kolay” ifadesi ancak fiili belirli araçlarla gerçekleştiren, dolayısıyla araçlar çoğaldığında işi kendisine kolay gelen; araçlar azaldığında ve zayıfladığında ise işi kendisine zor gelen kimse için kullanılabilir. Allah Teâlâ ise vasıtalı (sebep) veya vasıtasız (sebepsiz) bir şekilde varlığın faili ve yaratıcısı olup bunlara güç yetirir. Dolayısıyla “bir fiil diğerine göre O’na daha kolaydır” denilmesi mümkün değildir. Bu söz ancak fiillerini sadece vasıtalar aracılığıyla gerçekleştiren kimseler için mümkün olabilir.

      Bazıları şöyle demiştir: Bu, sizin düşüncenize ve takdirinize göre O’nun için kolaydır. Yani sizin aklınıza ve düşüncenize göre yeniden yaratma ilk yaratmadan daha kolaydır. Çünkü insanlar daha önce örneği olmayan fiili ve ilk defa var olacak nesneyi zihninde canlandırmaya güç yetiremez. Onlar ancak daha önce örneği bulunan ve gördükleri nesneleri zihinlerinde canlandırabilirler. Dolayısıyla sizin aklınıza ve düşüncenize göre bir canlının ölümünden sonra yeniden yaratılması ilk yaratılmasından daha kolaydır. Böylece siz O'nun varlığı ilk defa yarattığına şahitlik ettiğinize ve bunu onayladığınıza göre bilesiniz ki O, bu varlığı yeniden yaratmaya daha fazla güç yetirmektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      Bazıları şöyle demiştir: Bu O’nun için pek kolaydır. Yani yaratma. Yani Allahın ölüyü tekrar yaratması ilk yaratmasına göre daha kolay gelir. Çünkü ilk yaratmada nutfe (döllenmiş yumurta) durumundan alâkaya (rahim duvarında asılı parçaya) dönüştürmekte, sonra da alâka halinden mudğaya (şekilsiz et parçası) dönüştürmekte; sonra mudğadan şekil verilmiş hale ve canlı varlığa dönüştürmekte ve bu aşamalar tam bir varlığa ve insan şekline kavuşuncaya kadar devam etmektedir. Dolayısıyla Cenâb-ı Hak insanın tekrar yaratılmasının böyle belirlenmiş aşama ve değişim sürecinden geçmeyeceğini bildirmektedir. Aksine O, yeniden yaratmayı şu ilâhı beyanlarda bildirmektedir: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”; “Ve bizim buyruğumuz tektir, göz açıp kapayıncaya kadar olup biter”; “Olup biten yalnızca bir ses!”; “Sûra bir defa üflendiğinde”; “Sonunda O, sizi (bulunduğunuz) yerden bir çağırdı mı hemen çıkıverirsiniz”. Bunların dışındaki İlâhî beyanlarda da yeniden yaratmanın nasıl olacağı bildirilmiştir. Dolayısıyla ölmüş bir insanı yeniden yaratma ilk yaratmaya göre daha kolay gelir.

      Allah’ın Sıfatlarının Mahiyeti

      Göklerde ve yerde en yüce sıfat O’nundur. Yani on yüce sıfatlar O’nundur. Ayrıca bu ilâhî beyan farklı şekillerde yorumlanabilir, bunlardan biri şudur: Kendisinden daha aşağıda olanlara göre yücelik sıfatıyla nitelenmiş her varlık hakikatte bu vasıfla nitelenmiş demektir. Belirttiğimiz gibi kendisinden aşağıda olanlara göre kendisine hamdedilen her varlık, hakikatte de söz konusu övgü O’nundur ve O’na döner. Tıpkı şu İlâhî beyanda bildirildiği gibi; “Göklerde ve yerde her türlü övgü O’na mahsustur. Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O’nu teşbih edin”.

      İkinci yorum şudur; Yüce sıfatlar O’nundur. Bu sıfatlar yaratılmışların ve benzerlerinin niteliklerinden farklıdırlar. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “O’na benzer hiçbir şey yoktur”. O’nun sıfatları yaratılmışların niteliklerine benzemez; yaratılmışların nitelikleri de O’nun sıfatlarına benzemez. Bu, bir kısım müfessirlerin söylediği husustur: O, dengi ve benzeri olmayandır. Ondan başka tanrı yoktur; tektir ve ortağı yoktur.

      Üçüncü yorum şudur: Yüce sıfatlar O’nundur. Bu sıfatlar birbirleriyle çelişmez. Âlimdir; kendisinde cehalet bulunmaz. Kâdirdir; kendisinde güçsüzlük bulunmaz. Mutlak galiptir; başkasına boyun eğmez. Bunun gibi hiçbir şekilde herhangi bir noksanlık ve kusur barındırmayan yüce sıfatlar O nündür. O, yaratılmış varlıklar gibi değildir. Onlar bir yönden ve bir konuda ilim; başka bir yönden ve başka bir konuda bilgisizlik sıfatıyla nitelenirler. Yine onlar bir yönden ve bir şeye güç yetirmek; başka bir yönden ve başka bir şeye de aciz olmak sıfatıyla nitelenirler. Aynı şekilde onlar bir yönden ve bir şeye mutlak galip olma sıfatıyla; başka bir yönden ve başka bir şeye de boyun eğme sıfatıyla nitelenirler. Allah Teâlâ ise birbirleriyle çelişmeyen, hiçbir şekilde ve hiçbir durumda bir noksanlık barındırmayan sıfatlarla nitelenmiştir. Zira O, başkasından dolayı ve bir sebepten ötürü değil, zatından dolayı bu sıfatlarla nitelenmiştir. O’nun dışındakiler ise başkaları ve çeşitli sebepler dolayısıyla söz konusu sıfatlarla nitelenirler. Bu sebeple Allah’ın sıfatlarıyla yaratıkların sıfatları farklıdır. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.

      O mutlak galiptir, hikmet sahibidir. Yarattığı varlıkların O’na karşı muhalefeti ve isyanı sebebiyle kendisine zillet ve zarar ilişmeyen mutlak galiptir. O, yeryüzünün kralları gibi değildir. Zira onlar tebaları, taraftarları ve halk kendilerine muhalefet ettiklerinde zillete düşerler ve onların yüz çevirmeleri sebebiyle kendilerine zarar ilişir. Çünkü onların izzeti başkaları ve taraftarlar sayesindedir. Dolayısıyla onların yüz çevirmeleri ve muhalefet etmeleri sebebiyle onlar zillete düşerler. Allah Teâlâ ise zatıyla mutlak galiptir. Yaratılmış varlıkların kendisine muhalefet ve isyan etmesi dolayısıyla O na herhangi bir zarar ve zillet ilişmez. Bu, beyan şu mânaya da gelebilir: Kendi emrine muhalefette bulunup, isyan edenden, ulûhiyet konusunda başkasını kendisine ortak koşandan intikam alandır. Hikmet sahibidir. Yaratıp düzenleme yapmakta, O na herhangi bir hata ilişmeyendir. En doğrusunu Allah bilir ya, O şöyle buyurmaktadır: “Kullarımın bana muhalefet ve isyan edeceklerini bildiğim halde onları yarattım. Yine onların böyle davranacaklarını bildiğim halde onlara her türlü yardımı yaptım”. Dolayısıyla O nun fiilleri hikmet dışı değildir. Halbuki bu dünya hayatında yapacağı yardımın, düşmanının düşmanlıkta, isyanda ve muhalefette gücünü arttıracağını bildiği halde düşmanına çeşitli şekillerde yardım eden kimse hikmetle değil, akılsızlıkla nitelenir. Çünkü böyle bir kimse kendi kendini yok etmeye çabalamakta ve böylece düşmanına bu konuda yardım etmektedir. Kendi kendini yok etmeye çabalayan kimse hikmet sahibi değildir. Allah Teâlâ ise kulların kendisine muhalefet edip isyanda bulunacaklarını ve düşmanlık göstereceklerini bilmesine karşın onları yaratmakla ve onlara her türlü yardımda bulunmakla hikmet dışı bir fiil yapmış sayılmaz. Çünkü belirttiğimiz gibi O’nun kendisine muhalefet ve isyan edeceklerini, düşmanlık göstereceklerini bilmesi sebebiyle O na herhangi bir zarar ve noksanlık ilişmemektedir. Bütün güç ve kudret Allaha aittir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yebdeu (يَبْدَأُ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökünü "be, dal, hemze" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeye başlamak, onu ilk defa ortaya çıkarmak ve öncelik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, daha önce hiçbir örneği, modeli veya geçmişi olmayan bir şeyi yokluktan varlık sahnesine çıkarmak, yaratılış sürecini başlatan o mutlak ilk adımı atmak (ibda) demektir.

        Râgıb el-İsfahânî, "bed'" kavramını tahlil ederken, bunun sadece sıradan bir eylem başlangıcı olmadığını, yaratılışın mutlak sıfır noktasını ifade ettiğini vurgular. İsfahânî'ye göre bu ayette Allah'ın yaratmaya "başlaması" (yebdeu) fiili, evrendeki materyalin, formun ve fiziksel yasaların bizzat ilahi irade tarafından ilk defa icat edildiğini gösteren ontolojik bir manifestodur.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "bed'" eyleminin kozmolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre bu kelime, İslam öncesi Arap toplumunun inandığı "ezeli, sonsuz evren" ve "kör tesadüflerle işleyen zaman" (dehr) algısını temelden yıkar. Varlığın "başlatılması", evrenin kendi kendine var olan statik bir yapı olmadığını; aksine bilinçli, seçici ve irade sahibi bir Yaratıcı'nın aktif projesi olduğunu ilan eden teolojik bir devrimdir.

        El-Halk (الْخَلْقَ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, lam, kaf" kökünün temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve belli bir orana göre yapmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bu kök, yaratılan evrenin rastgele fırlatılmış bir kütle olmadığını, içinde şaşmaz bir mühendislik, denge ve matematiksel bir "ölçü" (takdir) barındırdığını kanıtlar.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini "bir şeyi bir ölçüye göre, hikmetle ve belli bir amaca matuf olarak icat etmek" şeklinde tanımlar. Ayette "yebdeu" (başlatır) fiilinin doğrudan nesnesi olan "el-halk" (yaratılış/yaratılmışlar) kelimesi, Allah'ın dışındaki her şeyin ontolojik statüsünü "mahlukiyet" (yaratılmışlık) zeminine oturtarak tevhid inancını perçinler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre "halk", yokluktan (adem) varlığa (vücud) geçişin, ancak belirli bir sınır, form ve yasaya (ölçüye) tabi olarak gerçekleşmesidir. Evren, salt bir kaos olmaktan "halk" eylemiyle çıkar; ilahi aklın maddeye vurduğu mühür sayesinde okunabilir, ölçülebilir ve anlamlandırılabilir bir kozmosa dönüşür.

        Yu'îduhu (يُعِيدُهُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ayın, vav, dal" (avd) harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin önceki haline geri dönmesi, eski yerine gelmesi ve bir eylemin tekrarlanması" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "iade" (yu'îdu), daha önce var olan, sonra formu bozulan veya yok olan bir şeyi orijinal yapısına ve başlangıç noktasına yeniden döndürme işlemidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam tarihindeki terminolojik değerini "Mebde' ve Maâd" (Başlangıç ve Dönüş) kavramları üzerinden inceler. Ansiklopedi, Kur'an'ın bu ayette "iade" kelimesi üzerinden muazzam bir mantıksal argüman (kıyas-ı evla) kurduğunu belirtir. Yoktan ve hiçbir örnek olmadan yaratmayı (bed') başaran mutlak kudretin, zaten daha önce kodlarını var ettiği bir şeyi yeniden üretmesi (iade) teolojik ve akli olarak kesin bir zorunluluktur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi Mekke toplumunun itirazları üzerinden polemiksel bir bağlamda okur. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler Allah'ın "ilk yaratıcı" (bed') olduğunu genel olarak kabul ediyor, ancak bedenin çürüdükten sonra yeniden diriltilmesini (iade) şiddetle ve alaycı bir dille reddediyorlardı. "Yu'îduhu" fiili, onların kabul ettiği bir doğrudan yola çıkarak onları inkar ettikleri ahiret gerçeğine mantıksal olarak mecbur bırakan, sosyo-teolojik bir meydan okumadır.

        Ehvenu (أَهْوَنُ)

        İbn Fâris, kelimenin "he, vav, nun" kökünden türediğini ve temel anlamının "kolaylık, hafiflik, bir şeyde zorluk bulunmaması ve yumuşaklık" olduğunu belirtir. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyaslama) formunda olan bu kelime, etimolojik olarak "daha kolay, çok daha zahmetsiz" anlamına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hevn" ve "ehven" kavramlarının Allah'a nispet edilmesinin anlambilimsel inceliğini tahlil eder. İsfahânî'ye göre, mutlak kudret sahibi olan Allah için ilk yaratma ile ikinci yaratma arasında "zorluk" veya "kolaylık" açısından ontolojik hiçbir fark yoktur; O'nun için her şey eşit derecede kolaydır (Kün fe yekûn). Buradaki "ehvenu aleyh" (bu O'na daha kolaydır) ifadesi, insan aklının işleyiş biçimine (mantıksal kıyasa) hitap eden retorik bir uyarlamadır. İnsan mantığına göre bir şeyi sıfırdan yapmak, yapılmışı kopyalamaktan/tekrarlamaktan daha zordur. Kur'an, muhatabın bu beşeri kıyas yöntemini kullanarak onun inkarını kendi mantığıyla çürütür.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin polemiksel gücüne dikkat çeker. Aydar'a göre "ehven" kelimesi, müşriklerin dirilişi "imkânsız" ve "akıl dışı" bulmalarına karşı geliştirilmiş, diyalektik bir silahtır. Kur'an adeta şu felsefi soruyu sorar: İlk modeli yoktan var etmenin zorluğunu kabul ediyorsanız, onun aynısını tekrar etmenin "daha kolay" (ehven) olduğunu aklınız nasıl reddedebilir? Bu kelime, inkarın rasyonel bir temele dayanmadığını, sadece psikolojik bir inat olduğunu ifşa eder.

        El-Mesel (الْمَثَلُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "mim, se, lam" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin diğerine benzemesi, sıfat, özellik, örnek, üstün vasıf ve durum" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sadece basit bir benzetmeyi değil, bir varlığın mahiyetini ve niteliğini en çarpıcı şekilde ortaya koyan tanımlayıcı özelliği ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının ayetteki kullanımını tahlil ederken, bunun "sıfat" ve "şan" anlamında olduğunu kaydeder. İsfahânî'ye göre "O'nun en yüce meseli vardır" denilmesi; Allah'ın varlığının, birliğinin, kudretinin ve sıfatlarının yaratılmış hiçbir şeyle kıyaslanamayacak kadar kusursuz, eşsiz ve benzersiz bir yüksekliğe sahip olması demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin erken dönem tefsirlerindeki karşılığını aktarır. Suyuti'ye göre sahabe ve tabiîn müfessirleri, "el-Meselu'l-A'lâ" (En Yüce Mesel) tamlamasını kelime-i tevhid olan "Lâ ilâhe illallah" (Allah'tan başka ilah yoktur) veya "O'nun hiçbir benzeri ve dengi yoktur" (Leyse kemislihî şey'un) hakikati olarak tefsir etmişlerdir. Bu, ilahi tenzihin (Allah'ı yaratılmışların özelliklerinden arındırmanın) edebi formülüdür.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök haritasını çıkarır. Jeffery, "m-th-l" kökünün Süryanice ve Aramicedeki "mathlâ" (kutsal söz, derin anlamlı deyiş, parabol) ile yakından ilişkili olduğunu belirtir. Kur'an'da bu terim, hem insanların ibret alması için verilen örnekleri (darb-ı mesel) hem de bu ayette olduğu gibi Allah'ın ontolojik eşsizliğini anlatan yüce sıfatları karşılamak üzere teolojik bir derinlik kazanmıştır.

        El-A'lâ (الْأَعْلَىٰ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, lam, vav" kökünün temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstün gelmek ve bir şeyin zirvesi" olduğunu belirtir. İsm-i tafdil formundaki "el-A'lâ", etimolojik olarak hiçbir varlığın ve düşüncenin ötesine geçemeyeceği mutlak zirve, "en yüce" ve "en üstün" demektir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik analizini yapar. Cündioğlu'na göre "el-A'lâ", Allah'ın sadece uzamsal veya mekansal olarak yukarıda olmasını değil, mahiyet ve rütbe olarak insan idrakinin kavrayabileceği tüm sınırların ötesinde (müteal/aşkın) bulunmasını ifade eder. "En yüce mesel" (sıfat) O'na aittir; çünkü yaratılmışların sahip olduğu her türlü mükemmellik sınırlıdır, ancak ilahi mükemmellik sınırları parçalayan mutlak bir aşkınlıktır.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "sin, mim, vav" kökünden türediğini ve temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstte olma ve tepe noktası" olduğunu belirtir. Ayette göklerin çoğul formda gelmesi, evrenin katmanlı yapısına ve ilahi kudretin tecelli ettiği o sonsuz ve aşkın uzama işaret eder.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmolojik yapısı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre bu dönemde "gökler", ruhanilerin, meleklerin ve ilahi majestenin hüküm sürdüğü metafiziksel ve kusursuz bir boyut olarak algılanıyordu. Allah'ın en yüce sıfatının (el-Meselu'l-A'lâ) "göklerde" olduğunun vurgulanması, meleklerin ve tüm ruhani varlıkların O'nun mutlak üstünlüğünü ve eşsizliğini kesintisiz olarak tasdik ettikleri o kozmik düzeni ifade eder.

        El-Ard (وَالْأَرْضِ)

        İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden gelen bu kelimenin "alt, aşağı, zemin ve taban" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak yüksekliği ifade eden göğün (sema) ontolojik zıttı ve tamamlayıcısıdır.

        Gabriel Said Reynolds, "göklerde ve yerde" (fîs semâvâti vel ardı) ikilemesini Kitab-ı Mukaddes ve Geç Antik Çağ edebi geleneğindeki "merizm" (bütünü, iki uç parçayla ifade etme sanatı) bağlamında okur. Reynolds'a göre Allah'ın "en yüce meselinin/sıfatının" göklerle yeryüzü arasına gerilmesi; bu mutlak otoritenin sadece meleklerin soyut alemine hapsedilemeyeceğini, insanların dünyevi eylemlerine, tarihe, ölüme ve dirilişe (ba's) doğrudan hükmeden kapsayıcı bir teoloji olduğunu ilan eder.

        El-Azîz (الْعَزِيزُ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "ayın, ze, ze" harflerine dayandırır. Bu kökün temel anlamının "güç, şiddet, yenilmezlik, üstünlük ve nadirlik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, ne kadar zorlanılırsa zorlanılsın aşılamayan, mağlup edilemeyen ve kendi iradesini mutlak surette dayatma gücüne sahip olan otoriteyi tanımlar.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an'daki esmâ-i hüsnâ bağlamında kelimenin ontolojik işlevini tahlil eder. Kılıç'a göre ayetin sonunda El-Azîz isminin gelmesi, ölüleri yeniden diriltme (yu'îduhu) fiilinin garantörüdür. Müşrikler dirilişi imkânsız görürken, ayet "El-Azîz" mühürüyle onlara şu mesajı verir: Allah'ın iradesi hiçbir biyolojik, fiziksel veya mantıksal engele takılmaz; O, çürümüş kemikleri diriltme emrini verdiğinde O'nu aciz bırakacak, yenebilecek veya durdurabilecek hiçbir evrensel güç yoktur.

        El-Hakîm (الْحَكِيمُ)

        İbn Fâris, bu kelimenin "ha, kef, mim" kökünden türediğini ve temel anlamının "engel olmak, bir şeyi düzeltmek, sağlamlaştırmak, bozgunculuğu (fesadı) önlemek ve yargıda bulunmak" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak "hikmet", bir eylemi en doğru, en sağlam ve en yerinde şekilde, belli bir amaca yönelik olarak kusursuzca yerine getirme yetisidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakîm" kavramını "eşyanın hakikatini bilip ona göre kusursuz ve sağlam iş yapan" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre Allah'ın "El-Hakîm" olması, yaratmayı başlatmasının (bed') ve sonra onu iade etmesinin (diriltmesinin) abes, anlamsız veya tesadüfi bir oyun (la'b) olmadığını gösterir. Her bir yaratılış evresi, varlığın ahlaki sorumluluğunu merkeze alan derin bir gayeye ve adalete dayanır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin kapanışındaki "El-Azîz" ve "El-Hakîm" isimlerinin yan yana gelişindeki teolojik dengeyi inceler. Ansiklopedi, Kur'an'da bu iki ismin beraber kullanımının derin bir ilahi portre çizdiğini belirtir: Allah, evreni darmadağın edip yeniden diriltebilecek mutlak, sınır tanımaz ve yenilmez bir güce (Azîz) sahiptir. Ancak bu güç, kör, keyfi veya yıkıcı bir tiranlık değildir; aksine şaşmaz bir adalet, ölçü, plan ve gaye (Hakîm) çerçevesinde işleyen kusursuz bir ontolojik sistemdir. Güç ve hikmetin bu etimolojik birlikteliği, ahiret inancının en sağlam felsefi teminatıdır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X