وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ خَلَقَكُمْ مِنْ تُرَابٍ ثُمَّ اِذَٓا اَنْتُمْ بَشَرٌ تَنْتَشِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 20. Ayet
Daralt
X
-
O'nun kanıtlarından biri, sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Sonra bir de baktınız ki, çoğalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz.”
Allah’ın Varlığına Dair Kanıtlar
O’nun kanıtlarından biri. Bunun, Allah’ın birliğine ve rubûbiyetine dair kesin deliller mânasında olması mümkündür. Veya O’nun yeniden diriltmesine ilişkin kanıtlar olması da mümkündür. Yahut peygamberlerin nübüvvetlerinin delilleri veya bunlara benzer inançların delilleri olması da mümkündür.
Sizi topraktan yaratmış olmasıdır. Bu beyan çeşitli mânalara açıktır. Bunlardan biri yaratılışımızın toprağa nispet edilmesidir. Çünkü biz bir asıldan yaratıldık. Bu asıl ise topraktandır. O da Âdem’dir. Her ne kadar bizlerin bünyesi topraktan yaratılmamış olsak da durum böyledir. Bu açıklama, her ne kadar bizzat kendimiz nutfeden yaratılmamış olsak da yaratılışımızın nutfeye nispet edilmesi gibidir. Bununla birlikte yaratılışımızın nutfeye nispet edilmesi yaratıldığımız bünyenin aslı o olduğu içindir.
İkincisi, bizler toprağa nispet edildik, çünkü gıdalarımız ile dış dünyada bedenlerimizin ve var oluşumuzun kaynağı, toprak sayesindedir. Her ne kadar asıl itibariyle bizler topraktan yaratılmamış olsak da bu, bedenlerimizin ve kendi var oluşumuzun kaynağı hakkında bir haber vermedir. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır; Sizler cismin yaratılışını tasavvur etmiyorsunuz. Zira cisimlerin meydana geldiğinin iç yüzünü göremiyorsunuz. Gördüğünüzde ise bunu düşünüp tasavvur ediyorsunuz. Dolayısıyla yapısını görüp inceledikten sonra nasıl oluyor da cisimlerin yaratılışına güç yetirmesini inkâr ediyorsunuz, öyle ki sizler cisimlerin yapısını, bunu yaratmaya ilişkin kudretten önce gördünüz.
Üçüncü olarak bizlerin yaratılışı toprağa nispet edilmiştir -ki daha ünce açıkladığımız üzere bu Âdem’dir- Ancak sîzleri yarattı sözü, bu asıldan sizi takdir etti mânasındadır. Yaratma Arap dilinde takdir etme anlamında kullanılır. Yine böyle bir kullanım Arapça açısından mümkündür. Dolayısıyla biz bu asıl üzere takdir ettik demektir. Eğer bazı rivayetlerde nakledilen şu bilgi sahihse bizlerin toprağa nispeti mümkün olur: Buna göre bir melek bir avuç toprak getirmekte ve kadının rahminde bulunan nutfeye serpmektedir. Böylece bundan çocuk yaratılmaktadır. Eğer bu rivayet sahihse bütün insanların yaratılması ve asılları topraktan olmuş olur.
Sonra bir de baktınız ki, çoğalarak yeryüzüne dağılmış beşer topluluğusunuz. Yani sonra bir baktınız ki çoğalarak yeryüzüne dağılmış bir beşer zürriyeti olmuşsunuz. Tıpkı şu İlâhî beyan gibi: “Rahmetini yayan O’dur”. Yani genişleten. Bu beyanın şu mânaya da gelmesi mümkündür: Yayılmışsınız. Yani ihtiyaçlarınızda, gıdalarınız ve yaşamınızı devam ettirme kaynaklarınız hususundaki taleplerinizde farklılaşmaktasınız. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Âyâtihî (آيَاتِهِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "hemze, ye, ye" kökünden türediğini ve temel anlamının "iz, alamet, nişan ve insanı bir hedefe yönelten açık işaret" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, görünmeyen bir gerçeğe kılavuzluk eden, üzerinde düşünülmesi gereken somut kanıtı ifade eder. Ayetteki "O'nun ayetlerindendir" tamlaması, insanın topraktan yaratılışının sıradan bir biyolojik süreç değil, Yaratıcı'nın varlığına ve kudretine işaret eden en temel ontolojik gösterge olduğunu mühürler.
Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramını "görünen bir şeyin, görünmeyen başka bir şeyin varlığına zorunlu olarak delalet etmesi" şeklinde tanımlar. İsfahânî'ye göre bu ayette, son derece somut ve değersiz görünen bir maddenin (toprağın), akıl ve şuur sahibi karmaşık bir canlıya dönüşmesi, Yaratıcı'nın mutlak ilmine ve iradesine delalet eden (yol gösteren) muazzam bir ayettir.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenini inceler. Jeffery, Arapçadaki "ayet" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" kelimesinden türediğini ve Geç Antik Çağ'ın Yahudi-Hristiyan dini lisanında "ilahi mucize, peygamberlik işareti" anlamlarında kullanıldığını gösterir. Kur'an, insanın yaratılışını bizzat bu kökle anarak, insanın kendi varoluşunu sürekli okunması gereken bir "mucize" (ayet) olarak kodlar.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Kur'an'ın retorik yapısı ve Geç Antik Çağ edebi formları bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre "Ve min âyâtihî" (O'nun ayetlerindendir) kalıbı, art arda gelen ayetlerde tekrarlanarak metne litürjik (ayin benzeri) ve ilahi bir ritim katar. Bu formül, dinleyiciyi doğadaki ve kendi bedenindeki işaretleri "okumaya" çağıran, evreni ilahi bir metin gibi sunan didaktik ve estetik bir anahtardır.
Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi boyutuna değinir. Cündioğlu'na göre evrendeki hiçbir nesne veya olay kendi başına mutlak bir anlama sahip değildir; yegane değerleri, Yaratıcı'ya işaret eden bir "ayet" olmalarından kaynaklanır. İnsanın topraktan yaratılması da, maddeden (toprak) manaya (ilahi kudrete) giden felsefi bir köprü, ontolojik bir göstergedir.
Halakakum (خَلَقَكُم)
İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, lam, kaf" kökünün temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve belli bir orana göre yapmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak bu fiil, yaratılışın rastgele veya tesadüfi bir yığılma olmadığını, insanın topraktan çıkarılışının arkasında şaşmaz bir mühendislik, denge ve matematiksel bir "ölçü" (takdir) bulunduğunu kanıtlar.
Râgıb el-İsfahânî, "halk" eylemini "bir şeyi bir ölçüye göre, hikmetle ve belli bir amaca matuf olarak icat etmek" şeklinde tanımlar. İsfahânî'ye göre Allah'ın "sizi yarattı" (halakakum) fiili, sadece biyolojik bir inşayı değil, toprağın içindeki o cansız potansiyeli alıp, ona bir form, bir amaç ve bir fonksiyon yükleyerek onu varlık sahnesine çıkarma eylemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "halk" eyleminin kozmolojik ağırlığını inceler. Izutsu'ya göre "halaka" fiili, evrenin kör tesadüflerle (dehr) veya kendi kendine evrilerek var olduğu inancını yıkar. İnsanın kökeninin toprağa bağlanıp bu eylemin mutlak bir özneye (Allah'a) nispet edilmesi, İslam tevhidinin ontolojik temelidir. Varlık, Yaratıcı'nın bilinçli ve iradi "halk" eyleminin doğrudan bir sonucudur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin bağlamında kelimenin varoluşsal boyutunu tahlil eder. Kılıç'a göre "sizi yarattı" fiili, insanın kendi varoluşuna dair hiçbir iddiada bulunamayacağını, varlığının kendisine ait olmadığını hatırlatır. İnsan, kendi kendini var etmemiştir; topraktan başlayan bu süreç bütünüyle dışarıdan gelen ilahi bir müdahalenin ve sürekli devam eden bir inayet eyleminin neticesidir.
Turâb (تُرَابٍ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "te, ra, be" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "yeryüzü, toprak, toz ve değersiz sayılan ayakaltındaki madde" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, yoksulluktan eli yüzü toprağa bulanmış kişiyi tanımlayan "etrabe" fiili de bu kökten gelir; yani maddi olarak en alt, en değersiz ve en temel basamağı temsil eder.
Râgıb el-İsfahânî, "turâb" kelimesini maddenin en basit ve hareketsiz formu olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayette insanın başlangıç noktasının bu kelimeyle ifade edilmesi, muazzam bir zıtlık sanatı barındırır. Akıl, irade ve hareket sahibi en karmaşık varlığın (insanın), ayaklar altına alınan, cansız, şekilsiz ve durağan bir toz/toprak (turâb) yığınından çıkarılması, ilahi kudretin akıllara durgunluk veren bir tecellisidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimeyi edebi ve biyolojik bağlamda inceler. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, insanın yaratılışını anlatırken farklı aşamalarda farklı kelimeler kullanır (tîn/çamur, salsâl/kuru balçık gibi). "Turâb" (kuru toprak/toz) kelimesi, bu aşamaların en ilkel, suya kavuşmamış, hayatiyetten en uzak olan mutlak cansız formudur. Bu kelimenin seçimi, insanın asıl kökenindeki hiçliğe ve tevazu gerektiren ontolojik başlangıcına vurulan güçlü bir mühürdür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamının sosyo-psikolojik yapısı üzerinden polemiksel bir okumasını yapar. Öztürk'e göre Mekkeli müşriklerin ölümden sonra dirilişi inkar ederken kullandıkları en temel argüman, "Biz ölüp toprak (turâb) olduktan sonra mı dirileceğiz?" itirazıydı. Kur'an, tam da onların ölüme ve yokluğa eşitledikleri bu "turâb" kelimesini alıp, ilk yaratılışın başlangıç noktası olarak sunar. Böylece, "Sizi baştan o cansız topraktan yaratan güç, çürüyüp toprak olduğunuzda sizi yeniden var edebilir" diyerek onların argümanını etimolojik ve mantıksal olarak kendi aleyhlerine çevirir.
Beşer (بَشَرٌ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "be, şın, ra" kökünün temel anlamının "deri, cildin dış yüzeyi, dış görünüş ve kabuk" olduğunu kaydeder. İbn Fâris, insana etimolojik olarak "beşer" denmesinin nedenini, diğer hayvanların bedenlerinin tüy, yün veya pullarla kaplı olmasına karşılık, insanın derisinin (beşeresinin) çıplak, örtüsüz ve doğrudan görünür olmasıyla açıklar. Bu kök aynı zamanda insanın yüzünde beliren sevinç izi (müjde/beşaret) anlamına da gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "beşer" kavramını "insan" (insan) kavramından kesin hatlarla ayırır. İsfahânî'ye göre "insan" kelimesi daha çok varlığın ahlaki, akli, sosyolojik ve manevi boyutuna vurgu yaparken; "beşer" kelimesi doğrudan insanın fiziksel, biyolojik, etten ve kemikten oluşan, yemeye, içmeye ve üremeye muhtaç olan hayvani/bedensel yapısına işaret eder. Ayette topraktan (turâb) gelişin hemen ardından "beşer" kelimesinin kullanılması, insanın maddi kökeni ile fizyolojik yapısı arasındaki etimolojik uyumu gösterir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'daki eşanlamlı gibi görünen kelimeler üzerine yaptığı çalışmasında "beşer" kelimesinin anlambilimsel sınırlarını çizer. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an'da ne zaman insanın yiyip içmesi, ölümlülüğü, topraktan yaratılmış olması veya bedensel zayıflıkları vurgulanacaksa daima "beşer" kelimesi tercih edilir. Peygamberlere itiraz eden inkarcıların "Sen de bizim gibi bir beşersin" demelerinin sebebi de onların manevi makamı reddedip salt biyolojik ve ölümlü yapıya odaklanmalarıdır.
Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi analizini yapar. Cündioğlu'na göre insan çift kutuplu bir varlıktır. Topraktan (maddeden) gelen yönüyle o bir "beşer"dir; doğa yasalarına tabidir, acıkır, üşür ve ölür. Ancak ilahi ruhun üflenmesiyle o "insan" olur, ahlaki bir özneye dönüşür. Ayette insanın "beşer" olarak tanımlanması, onun yeryüzüne ve maddeye olan ontolojik bağlılığının altını çizen felsefi bir tespittir.
Tenteşirûn (تَنتَشِرُونَ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "nun, şın, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "kapalı veya dürülmüş bir şeyin açılması, yayılmak, dağılmak ve geniş bir alana nüfuz etmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak katlanmış bir kumaşın veya parşömenin açılıp serilmesini ifade eden bu fiil, dar bir hacimden çıkıp mekanı kaplayan dinamik bir hareketliliği tanımlar.
Râgıb el-İsfahânî, "intişar" eylemini biyolojik ve sosyolojik bir yayılma olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre insanın "beşer" olmasının ardından yeryüzüne "dağılıp yayılması" (tenteşirûn); nesillerin üremesini, rızık aramak için yeryüzünün farklı coğrafyalarına göç etmesini, medeniyetler kurmasını ve aktif bir şekilde dünyayı imar etmesini anlatan son derece hayat dolu, genişlemeci bir fiildir.
Toshihiko Izutsu, ayetin bütünselliği içinde kelimenin yarattığı dramatik zıtlığa dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayet, mutlak bir durağanlık olan "toprak" (turâb) imgesiyle başlar. Sonra araya anilik ve sürpriz bildiren "izâ" (bir de bakarsınız ki/ansızın) edatı girer ve o cansız toprak, yeryüzünün her yanına hızla dağılan, hareket eden, üreyen ve dünyayı dolduran aktif bir biyolojik kitleye (tenteşirûn) dönüşür. Bu fiil, cansızlıktan fışkıran yaşamın durdurulamaz kinetik enerjisinin anlambilimsel ifadesidir.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ bağlamında, mikrokosmostan makrokosmosa geçişin edebi bir figürü olarak okur. Neuwirth'e göre "tenteşirûn" fiili, insanın kendi bireysel yaratılış öyküsünden çıkarak bütün bir insanlık tarihinin yeryüzüne yayılışına (medeniyetin inşasına) doğru yapılan retorik bir sıçramadır. Bir avuç topraktan, kıtalara yayılan küresel bir varlığa dönüşüm, ilahi majestenin ve sanatın ulaştığı en çarpıcı kozmik sahnedir.
Yorum
Yorum