Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 19. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 19. Ayet

    يُخْرِجُ الْحَيَّ مِنَ الْمَيِّتِ وَيُخْرِجُ الْمَيِّتَ مِنَ الْحَيِّ وَيُحْـيِ الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ وَكَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yuḣricu-lhayye mine-lmeyyiti veyuḣricu-lmeyyite mine-lhayyi veyuhyî-l-arda ba’de mevtihâ(c) vekeżâlike tuḣracûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor ve yeryüzünü ölümünün ardından canlandırıyor. İşte siz de böyle çıkarılacaksınız.”

      O ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkarıyor. Cenâb-ı Hak, mevcut bir asıl olmaksızın varlıkları ilk defa yaratmaya dair kendi kudretini bildiriyor. Çünkü O ölüden diriyi çıkarıyor buyurmuştur. Ölü, kendisinde hayatm olmadığı şey demektir. Aynı şekilde O diriden de ölüyü çıkarıyor meâlindeki âyet de böyledir. Diride ölüm bulunmaz. Bununla birlikte Cenâb-ı Hak birinde, hayatı başlatma mânasında bunu ondan çıkarıyor; diğerinde daha önce onda bulunmayan ölümü başlatarak bunu ortaya çıkarıyor.

      Sonra, müfessirler bu İlâhî beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüştür. Bazıları şöyle demiştir: O, insanları, kara hayvanlarını ve kuşları spermlerden çıkarıyor. Ölüyü çıkarıyor. Yani spermleri. Diriden. Yani insanlardan, kara hayvanlarından ve kuşlardan. Bazıları şöyle demiştir: Diriyi ölüden çıkarıyor. Yani müslümanı kâfirden çıkarıyor. Ölüyü de diriden çıkarıyor. Yani kâfiri de müslümandan çıkarıyor. Fakat bu yorumda şöyle denilmelidir: O, müslümandan kâfir olmayanı çıkarıyor; kâfirden de müslüman olmayanı çıkarıyor.

      Doğan insan dünyaya geldiği sırada müslüman veya kâfir olarak nitelenemez ve bunlardan birine nispet edilmez. Ancak ergenlik dönemine ulaşınca bu nitelemeler gerçekleşir. Böylece onda inkâr etme veya müslüman olma fiili meydana gelir. Bunu daha önce açıkladık.

      Bu, bahsi geçen “kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde yaratmıştır” ve “yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi?” mealindeki ayetlerde Cenâb-ı Hak kudretini ve hükümranlığını bu kâfirlere bildiriyor, hatırlatıyor ve onları bu hususta delille susturuyor. Yine bu âyette Mûtezile’nin görüşünü reddeden delil vardır. Çünkü onlar bir sivrisineğin fiilinde dahi Allah için bir kudret kabul etmiyorlar. Dolayısıyla yeniden yaratmaya ve kül olduktan sonra insanları varetmeye Cenâb-ı Hakk’ın güç yetirmesi hakkında Mûtezile mensuplarının kâfirlere karşı bir delil getirmeleri söz konusu değildir. Veya buna benzer sözler onları reddeder.

      İşte siz de böyle çıkarılacaksınız. Yani işte böyle ölüde hayat yokken ve diride ölüm yokken ölüden diriyi, diriden de ölüyü çıkardığım gibi yeniden diriltilecek ve canlandırılacaksınız. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yuhricu (يُخْرِجُ)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "hı, ra, cim" kökünün temel anlamının "bir şeyin içinden dışarı çıkması, görünür hale gelmesi, kapalı veya dar bir alandan genişliğe ulaşması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "hurûc", saklı olanın açığa vurulmasını ve potansiyel haldeki bir varlığın fiiliyata geçerek kendini dış dünyaya göstermesini ifade eden son derece dinamik bir hareket fiilidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ihrâc" (çıkarmak) eylemini ontolojik bir var etme süreci olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre bu fiilin if'al babında kullanılması (yuhricu), eylemin dışarıdan mutlak bir fail (yaratıcı) tarafından gerçekleştirildiğini gösterir. Ayette bu kelime, yokluk veya hareketsizlik (ölüm) durumunda gizlenen canlılık potansiyelinin, ilahi kudret eliyle yarılarak dışarı çıkarılmasını (zuhurunu) anlatır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi bağlamını inceler. Cündioğlu'na göre "ihrâc" eylemi, salt mekanik bir yer değiştirme değil; varlığın batından (görünmeyenden) zahire (görünen dünyaya) doğru yaptığı ontolojik bir fışkırmadır. Yaratıcı, hayatı ölümün içinden "çıkarırken" (yuhricu), zıtların diyalektiğini kullanır; zira varlık, ancak kendi zıddının (ölümün/yokluğun) içinden sökülüp alındığında gerçek anlamda tezahür eder.

        El-Hayy (الْحَيَّ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ha, ye, ye" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "canlılık, büyüme, hareket ve durağanlığın/katılığın zıttı" olduğunu kaydeder. Etimolojik olarak bir organizmanın kendi iç dinamikleriyle varlığını sürdürme, nefes alma ve gelişme gücünü ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "hayat" kavramını kısımlara ayırır. İsfahânî'ye göre bu ayetteki "el-hayy" (diri/canlı) kelimesi, sadece biyolojik olarak hareket eden hayvanları veya insanları değil; aynı zamanda toprağın altındaki cansız gibi duran tohumdan fışkıran yeşil filizi (bitkisel hayatı) ve mecazi anlamda cehalet karanlığından çıkan ilim sahibi (aklen diri) insanı da kapsayan çok katmanlı bir kavramdır.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök ortaklığına dikkat çeker. Arapçadaki "hayy" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "hayyê" ile ortak bir teolojik arka plana sahip olduğunu belirtir. Geç Antik Çağ'ın dini lisanında "diri olan", genellikle ölümün karşısındaki kırılgan biyolojik yaşamı değil, Yaratıcı'nın bahşettiği ilahi ve kutsal yaşam enerjisini tanımlamak için kullanılıyordu.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "hayat" kavramının dinamizmini inceler. Izutsu'ya göre "el-hayy", İslam öncesi dönemin kör, sağır ve statik putlarına karşıt olarak kurulan teolojik bir argümandır. Allah'ın ölüden "diriyi" (el-hayy) çıkarması, evrenin kör tesadüflerle (dehr) değil; sürekli yaratan, varlığa müdahale eden ve yaşamı her an yeniden üreten aktif bir ilahi kudret tarafından yönetildiğinin ispatıdır.

        El-Meyyit (الْمَيِّتِ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "mim, vav, te" kökünün temel anlamının "sükunet, durağanlık, gücün ve hareketin tamamen yitirilmesi" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "mevt", sadece ruhun bedenden ayrılması değil; aynı zamanda bir şeyin büyüme, tepki verme ve değişme kapasitesini (potansiyelini) kaybetmesidir.

        Râgıb el-İsfahânî, ölüm (mevt) kavramını izafi (göreceli) bir bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayetteki "ölüden dirinin çıkarılması" veya "diriden ölünün çıkarılması" ifadelerindeki "el-meyyit" (ölü); kurumuş bir tohum, döllenmemiş bir yumurta veya cansız toprak (elementler) olabilir. Bunlar mutlak anlamda yokluk değil, hayatın fiiliyata geçmeden önce içinde uyuduğu, hareketsiz ve durağan bekleme odalarıdır (maddelerdir).

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimeyi insanın ontolojik yaratılışı üzerinden okur. Kılıç'a göre ayetteki "ölü" (el-meyyit) vurgusu, insanın biyolojik kökenine (cansız toprağa ve cansız elementlere) felsefi bir atıftır. Akıl, şuur ve ruh sahibi "diri" insanın, aslında kendi başına hiçbir iradesi ve canlılığı olmayan "ölü" kimyasal maddelerden süzülüp çıkarılması, evrendeki tasarımın ve ilahi müdahalenin en çarpıcı etimolojik ve bilimsel göstergesidir.

        Yuhyî (يُحْيِي)

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin gramatikal yapısına ve tefsirlerdeki yorumlarına odaklanır. Suyuti'ye göre "yuhyî" (hayat verir/diriltir) fiilinin şimdiki/geniş zaman (muzari) kipiyle gelmesi, yaratılışın geçmişte olup bitmiş statik bir olay olmadığını, Allah'ın her an, kesintisiz bir biçimde evrene hayat pompalamaya devam ettiğini gösteren belagat yüklü bir kullanımdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'daki eskatolojik (ahiret inancına dair) işlevini özetler. Ansiklopedi, "yuhyî" fiilinin yeryüzünün yağmurla canlanmasını nitelemek için kullanılmasının, İslam teolojisinde ba's (ölümden sonra diriliş) akidesinin rasyonel temelini oluşturduğunu kaydeder. Kur'an, insanın gözü önünde her bahar tekrarlanan bu "diriltme" eylemini, ahiretteki insan dirilişinin en mantıksal kanıtı olarak sunar.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın doğa ve litürji (ayin) algısı bağlamında inceler. Neuwirth'e göre "yuhyî" (hayat verir) kavramı, doğa olaylarını seküler ve sıradan meteorolojik döngüler olmaktan çıkarır. Yağmurun toprağa hayat vermesi, ilahi iradenin yeryüzündeki sürekli bir ayini, inananların her mevsim izleyip şifrelerini çözmesi gereken eskatolojik bir "işaret" (ayet) ve vaattir.

        El-Ard (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden türeyen bu kelimenin "alt, aşağı, ayak basılan taban" anlamlarına geldiğini yineler. Ancak bu ayetin spesifik bağlamında "arz", sadece üzerinde yürünülen fiziksel bir mekan değil; hayatın ve ölümün diyalektiğinin sahnelendiği ontolojik bir laboratuvar, adeta devasa bir rahimdir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayetteki kullanımını "el-hayy" (diri) ve "el-meyyit" (ölü) kavramlarıyla organik bir bütünlük içinde tahlil eder. İsfahânî'ye göre yeryüzünün (arz) burada zikredilmesi, onun bitkileri ve canlıları besleyen, ölüm ile yaşam arasında sürekli form değiştiren aktif bir madde olmasından kaynaklanır.

        Gabriel Said Reynolds, "arz" kavramını Kur'an'ın retorik stratejisi üzerinden okur. Reynolds'a göre yeryüzü (el-ard), bu ayette insan bedeninin bir makro-metaforu (büyük ölçekli mecazı) olarak işlev görür. Kur'an, doğrudan insan bedeninin çürümesine odaklanmak yerine, muhatabın dikkatini devasa yeryüzüne çeker; çünkü yeryüzünün ölümünden sonra (kışın/kuraklığın ardından) mucizevi bir şekilde dirilmesi, bedenin dirilişine itiraz eden aklı susturacak somut ve ezici bir kozmik modeldir.

        Mevtihâ (مَوْتِهَا)

        İbn Fâris, "mim, vav, te" kökünün "sükunet ve hareketin bitmesi" anlamına geldiğini belirterek, kelimenin sonundaki "hâ" (onun) aidiyet ekinin yeryüzüne döndüğüne dikkat çeker. Etimolojik olarak toprağın "ölümü" (mevtihâ), onun kuruyup çatlaması, yeşilliğini kaybetmesi, rüzgara ve erozyona açık cansız bir toz yığınına dönüşmesidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamındaki (Mekke) muhatapların zihin dünyası üzerinden analiz eder. Öztürk'e göre Mekkeli müşrikler, ölümün nihai bir son (yok oluş) olduğuna ve zamanın (dehr) her şeyi öğütüp bitirdiğine inanıyorlardı. Kur'an, yeryüzünün "ölümünden" (mevtihâ) bahsederken, muhataplarının her yıl kendi gözleriyle şahit oldukları çölleşme ve ardından gelen bahar döngüsünü hatırlatır. Bu kullanım, müşriklerin "ölümden sonra dönüş yoktur" tezini doğanın kendi içindeki ampirik (gözlemsel) gerçeklikle çürüten pedagojik bir dildir.

        Tuhrecûn (تُخْرَجُونَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökeni olan "hı, ra, cim" (çıkmak/çıkarmak) fiilinin bu ayetin sonunda edilgen/meçhul (tuhrecûn: çıkarılacaksınız) formda kullanıldığını belirtir. Etimolojik olarak bu yapı, eylemi gerçekleştirenin insanın kendisi olmadığını, insanın tıpkı toprağın altındaki cansız bir tohum gibi mutlak ve karşı konulamaz bir dış güç (ilahi kudret) tarafından yarılarak kabrinden/topraktan dışarı çekileceğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında ayetin bu kapanış kelimesinin yarattığı "anlam sıçramasına" dikkat çeker. Izutsu'ya göre ayet, başından beri tabiat olaylarını (ölüden diri çıkması, toprağın canlanması) anlatarak insan zihnini hazırlamış; en sonunda "tuhrecûn" (işte siz de böyle çıkarılacaksınız) kelimesiyle bu doğa yasasını aniden eskatolojik (ahirete dair) bir diriliş gerçeğine bağlamıştır. Bu kelime, doğa ile ahiret arasındaki mantıksal köprünün kilit taşıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin psikolojik ve teolojik etkisini tahlil eder. Aydar'a göre "tuhrecûn" fiili, ölümden sonraki dirilişi (ba's) mitolojik, sihirli veya eşi benzeri görülmemiş akıl almaz bir eylem olmaktan çıkarır. Kur'an muhatabına şunu söyler: Sizin diriltilip kabirlerinizden "çıkarılmanız" (tuhrecûn), bahar geldiğinde toprağın altındaki ölü tohumların çatlayıp dışarı çıkması (yuhricu) ile tamamen aynı fiziksel ve teolojik yasaya tabidir. Doğa olayını kabul edip kendi dirilişini inkar etmek (küfür), aklın kendi içinde çelişmesidir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X