وَلَهُ الْحَمْدُ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَعَشِياًّ وَح۪ينَ تُظْهِرُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 18. Ayet
Daralt
X
-
17. “Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ı tesbih edin:
18. “Göklerde ve yerde her türlü övgü O’na mahsustur; gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde de O’nu tesbih edin”
Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda Allah’ı teşbih edin. Bu beyanın namaz mânasında olduğuna ilişkin tevil ehlinin görüş birliği bulunmaktadır. Zira erken dönem müslümanları, Kur’ân’da belirtilen teşbihi anlarlardı. Ayrıca onların teşbihi namaz olarak nitelemeleri ve bunu bu şekilde anlamalarının iki yönü olabilir. Bunlardan biri şudur: Bu durum, namazda teşbihin bulunması dolayısıyladır. Bu sebeple onlar teşbihi namaz olarak nitelediler. İkincisi şudur: Bunun sebebi teşbihin tenzih oluşudur. Namaz da başından sonuna Cenâb-ı Hakkın tenzih edilmesidir. Çünkü namazda insanın O’na olan ihtiyacının, acziyetin ve zayıflığın izharı vardır. Yine namazda Cenâb-ı Hakk’ın tâzimi ve yüceltilmesi; O nun celal ve yücelikle nitelenmesi vardır. Belirttiğimiz sebeple ümmetin erken dönemi, teşbihi namaz olarak anlamıştır. Zira namazda başından sonuna Cenâb-ı Hakkın tenzih edilmesi vardır.
Yine onların bir kısmı şöyle demiştir: Beş vakit namaz bu iki âyette bildirilmiştir. Bu sebeple akşam vaktine eriştiğinizde Allah’ı teşbih edin meâlindeki âyetle akşam ve yatsı namazı bildirilmiştir. Ve sabah kalktığınızda meâlindeki beyanla sabah namazı; Gündüzün sonunda meâlindeki âyette ikindi namazı; öğle vaktine eriştiğinizde İlâhî beyanla öğle namazı bildirilmiştir. Bazıları şöyle demiştir; Hayır, bu iki âyette dört vakit namaza işaret edilmiştir. Akşam vaktine eriştiğinizde beyanıyla akşam namazmı; ve sabah kalktığınızda mealindeki ayet sabah namazını; Gündüzün sonunda meâlindeki âyet ikindi namazmı; öğle vaktine eriştiğinizde meâlindeki beyan öğle namazını işaret etmektedir. Yatsı namazına gelince o, şu İlâhî beyanda bildirilmiştir: “ve yatsı namazından sonra. Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir”. En doğrusunu Allah bilir.
Göklerde ve yerde her türlü övgü O’na mahsustur. Her türlü övgü O’na mahsustur meâlindeki İlâhî beyan takdim üzere anlaşılabilir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Allah’ı teşbih edin, her türlü övgü O’na mahsustur. Dolayısıyla övgü dc teşbih gibi namazdan kinayedir. Çünkü onda da Allah’ı birleme vardır. Veya Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Gök ve yer ehli sadece O’na övgüde bulunmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.
Akşam vaktine eriştiğinizde ve sabah kalktığınızda... Gündüzün sonunda ve öğle vaktine eriştiğinizde. Yani akşam, yatsı, sabah ve öğle vaktine girdiklerinde.
Yorum
-
El-Hamd (الْحَمْدُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "ha, mim, dal" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "birini sahip olduğu güzel bir vasıftan, iyilikten veya üstünlükten dolayı övmek, yüceltmek ve ona saygı duymak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, bir zorunluluktan ziyade, içten gelen bir takdir ve yüceltme eylemini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "hamd" kavramını "medh" (kuru övgü) ve "şükür" (teşekkür) kavramlarından ayırarak felsefi bir zemine oturtur. İsfahânî'ye göre "medh", cansız bir nesneye veya iradesiz bir güzelliğe (örneğin güzel bir inciye) yapılabilir; "şükür" ise sadece kişiye yapılan doğrudan bir iyiliğe karşılık verilir. Ancak "hamd", yalnızca kendi hür iradesiyle iyilik yapan, bilinçli ve mutlak kemal sahibi bir varlığa (Allah'a) yöneltilen, hem övgü hem de şükür barındıran en üstün saygı ifadesidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "hamd" kelimesinin ontolojik boyutunu inceler. Izutsu'ya göre "hamd", insanın evrendeki varoluşsal konumunu idrak etmesinin dilsel sonucudur. "Göklerde ve yerde hamd O'nundur" ayetindeki kullanım, hamd eyleminin sadece insanların dillerindeki bir kelime olmadığını; evrendeki tüm iyiliğin, güzelliğin ve varoluşun kaynağının tek bir Yaratıcı olduğunu kabul eden evrensel ve kozmik bir onaylama (tasdik) durumu olduğunu gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelami ve tefsiri bağlamını tahlil eder. Ansiklopedi, "el-hamd" kelimesinin başındaki belirlilik takısının (el/istiğrak lamı), "her türlü övgünün, eksiksiz ve yetkin yüceltmenin bütünüyle ve sadece Allah'a ait olduğunu" ifade eden bir tahsis (sınırlandırma) işlevi gördüğünü belirtir. Göklerin ve yerin zikredilmesi, bu övgünün mekansal sınırları aşan mutlak egemenliğine işaret eder.
Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "sin, mim, vav" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstte olma ve tepe noktası" olduğunu belirtir. Bu ayetin bağlamında gökler, fiziksel bir atmosferden ziyade, ilahi övgünün (hamdin) yankılandığı en yüce ve aşkın makamları temsil eder.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın kozmolojik ve litürjik (ayin bilimsel) bağlamında analiz eder. Neuwirth'e göre "gökler", sadece astronomik bir boşluk değil, meleklerin ve ruhanilerin kesintisiz bir koro halinde Allah'ı tesbih ve tahmid ettikleri (övdükleri) ilahi majestenin merkezidir. Hamdin "göklerde" olması, bu kozmik koronun mutlak itaatini ve ilahi şanını (doxa) ifade eden retorik bir tasvirdir.
Dücane Cündioğlu, kavramın felsefi boyutuna değinir. Cündioğlu'na göre gökler (es-semâvât), makrokozmosu ve varlığın görünmeyen (bâtın/ulvi) yüzünü sembolize eder. Göklerdeki hamd, iradi bir seçimden ziyade, varlığın doğası gereği (fıtri olarak) Allah'ın kusursuzluğunu yansıtması, yani ontolojik bir zorunluluk olarak O'nu övmesidir. Evrenin muazzam düzeni, başlı başına sessiz bir "hamd" eylemidir.
El-Ard (الْأَرْضِ)
İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden gelen bu kelimenin "alt, aşağı, taban, zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak yüksekliği ifade eden göğün ontolojik zıttıdır ve ayette hamdin mekansal bütünlüğünü tamamlayan ikinci unsurdur.
Gabriel Said Reynolds, "göklerde ve yerde" (fîs semâvâti vel ardı) ikilemesini, Kitab-ı Mukaddes geleneğinde de sıkça görülen bir "merizm" (bir bütünü, onu oluşturan iki uç parça ile ifade etme sanatı) olarak okur. Reynolds'a göre bu edebi yapı, hamdin belirli bir bölgeye veya varlık sınıfına hapsedilemeyeceğini; Yaratıcı'ya duyulan övgü ve minnettarlığın, en ulvi varlıklardan en süfli (aşağı) varlıklara kadar tüm evreni kuşattığını gösteren kozmik bir formüldür.
Dücane Cündioğlu, yerin (el-ard) göklerle birlikte anılmasını insanın varoluşsal sorumluluğu üzerinden tahlil eder. Yeryüzü, insanın halife kılındığı ve iradesini kullandığı test alanıdır. Göklerdeki hamd meleklerin zorunlu itaatini temsil ederken, "yerdeki hamd", insanın kendi özgür iradesiyle, aklını kullanarak ve evrendeki ayetleri (işaretleri) okuyarak Yaratıcısına yönelttiği bilinçli ve ahlaki bir övgüdür.
Aşiyyen (وَعَشِيًّا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, şın, ye" kökünün temel anlamının "gündüzün sonlarına doğru ışığın azalması, karanlığın çökmeye başlaması ve akşam vakti" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "aşa" (görme zayıflığı/gece körlüğü) kelimesi de bu kökten türemiştir, zira bu vakitte eşyanın sınırları ve netliği kaybolmaya yüz tutar.
Râgıb el-İsfahânî, "aşiyy" kavramını "güneşin batmaya meyletmesinden (zeval vaktinden) gecenin karanlığına kadar geçen süre" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre bu kelimenin bir önceki ayette geçen akşam (tumsûn) ve sabah (tusbihûn) vakitlerine eklenmesi, zamanın insanın idrakindeki o kritik dönüm noktalarını (ışığın azalıp kaybolmaya başladığı anları) belirginleştiren etimolojik bir vurgudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin fıkhi (hukuki) ve ibadet pratikleri bağlamındaki yerini inceler. Ansiklopedi, tefsir geleneğinde "aşiyyen" kelimesinin ikindi (asr) namazı vaktini veya ikindi ile akşam arasındaki o geçiş dilimini ifade ettiğini kaydeder. Bu vakit, insanın dünyevi telaşının (ticaretinin/işinin) zirveden düşüşe geçtiği ve durulmaya başladığı bir andır.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın ibadet ritmik kurgusu üzerinden analiz eder. "Aşiyy" (ikindi/akşamüstü) vurgusu, antik dünyanın güneşin hareketlerine dayalı mitolojik tapınmalarından ziyade, zamanı Yaratıcı'yı anmak için parsellere bölen (litürjik saatler) monoteist ibadet disiplininin Kur'an'daki inşasıdır. Bu kelime, inananların zamanı dünyevi bir akış olmaktan çıkarıp kutsallaştırdıkları bir duraktır.
Tuzhirûn (تُظْهِرُونَ)
İbn Fâris, kelimenin kökünü "zı, he, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin açığa çıkması, görünür olması, yüzeye vurması, üstte kalması ve aydınlanması" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "zuhr" kelimesi, günün en aydınlık, güneşin tam tepede olduğu, gölgelerin kısaldığı ve her şeyin en net şekilde (zâhir) göründüğü öğle vaktini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "zuhr" kavramının, karanlığın ve gizliliğin tam zıttı olarak "gündüzün ortası" olduğunu kaydeder. Ayetteki "tuzhirûn" (öğle vaktine ulaştığınızda) fiili, if'al babında kullanılarak insanın bu mutlak aydınlık ve zirve anının içine girmesini ifade eder. İsfahânî'ye göre bu fiil, önceki ayetteki sabah ve akşam kelimeleriyle birleşerek insanın gün içindeki tüm hallerini (karanlık, geçiş ve mutlak aydınlık) kapsayan zamansal bir çember oluşturur.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının sosyolojik ritmi üzerinden okur. Öztürk'e göre öğle vakti (tuzhirûn), sıcak Arap coğrafyasında hayatın en yoğun olduğu, ancak aynı zamanda sıcağın bastırmasıyla öğle istirahatine (kaylule) çekilinen, bedenin gevşediği ve dünyanın (zâhirin) en cezbedici olduğu andır. Kur'an, tam bu dünyevi zirve noktasında insanı Allah'ı tesbih etmeye çağırarak, onun maddeye ve rehavete teslim olmasını engelleyen bir bilinç sıçraması talep eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin psikolojik etkisini tahlil eder. Aydar'a göre "öğleye ulaştığınızda" (tuzhirûn) ifadesi, günlük namaz vakitlerinden (öğle namazından) birinin etimolojik dayanağıdır. İnsanın dünyevi meşguliyetinin, kibrinin ve gücünün en görünür (zâhir) olduğu bu saatte, her şeyi bırakıp ilahi huzurda divan durması, insanın kendi sahte iktidarını kırıp mutlak iktidar (Allah) karşısında ontolojik sınırlarını hatırlamasıdır.
Yorum
Yorum