وَيَوْمَ تَقُومُ السَّاعَةُ يَوْمَئِذٍ يَتَفَرَّقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 14. Ayet
Daralt
X
-
“Yine kıyamet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar!
Yine kıyamet koptuğunda, işte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar. Cenâb-ı Hak bu günü başka bir âyette şu beyanla toplanma günü olarak isimlendirmiştir: "Toplanma günü için sizi bir araya getireceği zaman". Bu beyanda ise O, bunu ayrışma günü olarak isimlendirmiştir. Dolayısıyla söz konusu gün yeniden diriltilmelerinin ve haşredilmelerinin başlangıcındaki toplanma günüdür. Sonra onlar hiçbir zaman birleşmeyecek şekilde birbirinden tamamen ayrılacaklardır. Tıpkı şu ilâhı beyan gibi: “Onların bir kısmı cennette, bir kısmı da cehennemde olacaktır”. Dolayısıyla bir vakit ve bir durumda toplanma günü; bir diğer vakit ve durumda ise ayrışma günüdür. Müfessirlerin bir kısmı şöyle demiştir: İşte o gün insanlar birbirinden tamamen ayrılacaklar. Bu dünyada bir arada iken sonra orada kulluk eden ile kulluk edilen; başkasına uyan ile kendisine uyulan birbirinden tamamen ayrılacaktır. Bu, başka bir İlâhî beyanda bildirilen durumdur: “Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız”. Bazılarının görüşüne göre bu onların ayrışmasıdır. Bu beyanın mânası başlangıçta belirttiğimiz anlamdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Yevmeizin (يَوْمَئِذٍ)
İbn Fâris, bu kelimenin yapısını "ye, vav, mim" (gün/zaman) kökü ile "hemze, zel" (o vakit/o an) edatının birleşimi olarak inceler. Etimolojik olarak "yevm" kelimesi sınırları belli bir zaman dilimini ifade ederken, sonuna eklenen "izin" (o an/o gün) tamlaması, bu zamanı son derece spesifik, kaçınılmaz ve tekil bir noktaya sabitler. Bu kullanım, zamanın genel akışından koparılmış, eşi benzeri olmayan nihai bir hesaplaşma anına işaret eder.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin anlambilimsel çerçevesini eskatolojik (ahirete dair) bir bağlamda tahlil eder. İsfahânî'ye göre Kur'an'da bu kelime, genellikle dehşet verici kozmik olayların veya mutlak ilahi yargının tecelli ettiği o büyük kırılma gününü tanımlamak için kullanılır. Ayetteki "yevmeizin" (işte o gün) vurgusu, dünyadaki zaman algısının tamamen çöktüğü ve insanların dünyevi statülerinden sıyrılarak sadece kendi eylemleriyle baş başa kaldıkları o ontolojik tecrit anını ifade eder.
Angelika Neuwirth, kelimeyi Geç Antik Çağ'ın edebi ve teolojik retoriği üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre "yevmeizin" kullanımı, Kur'an'ın hitabetinde muazzam bir sahne ve zaman değişimi yaratır. Dinleyiciyi aniden mevcut dünyevi bağlamından çekip alır ve her şeyin nihai bir kesinliğe kavuşacağı eskatolojik bir mahkeme sahnesine (eschaton) yerleştirir. Bu kelime, zamanın döngüsel olmadığını, mutlak bir "son"a doğru hızla aktığını gösteren dilbilimsel bir alarm zilidir.
Tekûmu (تَقُومُ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "kaf, vav, mim" kökünün "dikilmek, ayağa kalkmak, bir sistemin kurulması ve sabitlenmesi" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak hareketsizliğin, gizliliğin veya belirsizliğin zıttıdır. Ayetin bağlamında (kıyametin kopması/insanların ayrışması), ilahi adaletin hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tüm haşmetiyle varlık sahnesinin tam ortasına dikilmesini ve yeni bir düzenin (ahiret nizamının) fiilen kurulmasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "kıyam" eyleminin bu ayetteki kullanımını insanların nihai akıbetlerinin belirlenmesi süreciyle ilişkilendirir. İsfahânî'ye göre Saat'in (kıyametin) "kıyam etmesi" (tekûmu), sadece kozmik bir yıkım değil, adaletin tecelli etmesi için ilahi mahkemenin "kurulması" ve yargılamanın aktif olarak başlamasıdır. Bu eylem, iyilerle kötülerin birbirine karıştığı dünyevi düzenin son bulup, mutlak ayrışmanın (tefarruk) gerçekleşeceği zemini hazırlar.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre "kıyam" (ayağa kalkma), varlığın dünyevi uykusundan ve yanılsamalarından (gafletten) aniden uyandırılmasıdır. İnsanlar dünyada yatay ve geçici bir gerçeklik algısı içinde yaşarken, kıyametin "tekûmu" eylemi varlığı dikey, mutlak ve sarsıcı bir gerçeklikle yüzleştirir. Bu dikiliş, yalanın ve sahteliğin ontolojik olarak barınamayacağı yeni bir evrenin inşasıdır.
Es-Sâ'ah (السَّاعَةُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "sin, vav, ayın" kökünden geldiğini ve "zamanın çok kısa bir kesiti, küçük bir parçası ve an" anlamlarını taşıdığını kaydeder. İbn Fâris'e göre bu kelimenin kıyamet için kullanılması, o dehşetli yargı anının insanların dünyevi hesaplarına göre çok uzun bir süreç değil, aksine aniden, beklenmedik ve göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşecek ontolojik bir şok olmasından kaynaklanır.
Arthur Jeffery, kelimenin filolojik kökenini Sami dillerinin Geç Antik Çağ'daki kullanım haritası üzerinden inceler. Jeffery, "sâ'ah" kelimesinin Süryanice ve Aramicedeki "şâ'tâ" kelimesiyle doğrudan bir teolojik akrabalığı olduğunu kanıtlar. Bu terim, dönemin Yahudi ve Hristiyan apokaliptik (kıyamet) edebiyatında dünyanın sonunu, ilahi gazabı ve yargı gününü niteleyen son derece ağır ve bilindik bir dini lisan olarak Kur'an'a nüfuz etmiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel sisteminde "Es-Sâ'ah" kavramının "bölücü" işlevine dikkat çeker. Izutsu'ya göre "Saat", sadece takvimsel bir bitiş değil; varoluşun ikiye yarıldığı mutlak bir eşiktir. Ayetin devamında gelen "ayrışma" (yeteferrakûn) fiilinin öznesi ve sebebi bizzat bu "Saat"tir. Saat, dünyevi illüzyonları, soy bağlarını ve sahte ittifakları bir kılıç gibi kesip atarak, insanlığı yalnızca ahlaki tercihlerine göre iki zıt kutba bölen mutlak bir zaman kırılmasıdır.
Yeteferrakûn (يَتَفَرَّقُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "fe, ra, kaf" kökünün temel anlamının "birbirinden ayrılmak, dağılmak, parçalara bölünmek ve hakkı batıldan ayırmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak birleşmenin, bir arada bulunmanın (cem) ve karışıklığın tam zıttıdır. Ayette tefa'ul babında (kalıbında) kullanılan bu fiil, dışarıdan gelen bir etkiden ziyade, varlıkların kendi doğal ve ahlaki sonuçları gereği zorunlu olarak, kesin çizgilerle ve geri döndürülemez bir biçimde birbirlerinden kopup ayrışmalarını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "tefarruk" kavramını, dünyadaki geçici beraberliklerin ontolojik olarak sona ermesi şeklinde tahlil eder. İsfahânî'ye göre dünyada inananlar ile inkar edenler, iyiler ile kötüler aynı coğrafyada, aynı pazarda, hatta aynı ailede bir arada (karışık halde) yaşarlar. Ancak kıyamet koptuğunda (yeteferrakûn), bu dünyevi ve fiziksel yakınlıkların hiçbir hükmü kalmaz; inanç ve ameldeki zıtlık, insanları cennetlikler ve cehennemlikler olarak mutlak ve ebedi bir mekansal ayrışmaya mecbur bırakır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki ve eskatolojik (ahiret) sisteminde bu kelimenin belirleyici rolünü inceler. Izutsu'ya göre "yeteferrakûn" fiili, Kur'an'ın "iyi" ve "kötü" şeklindeki mutlak düalist (ikili) ahlak felsefesinin nihai sonucudur. Kur'an, gri alanları reddeder. İnsanların o gün "ayrışması", dünyadayken yaptıkları ahlaki tercihlerin ahirette görünür, somut ve mekansal bir forma dönüşmesidir. Bu kelime, teodisenin (ilahi adaletin) kusursuz işleyişini; hak ile batılın artık sonsuza dek aynı kapta bulunamayacağını ilan eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ve tefsir ilmîndeki terminolojik yansımasını özetler. Ansiklopedi, bu kelimenin doğrudan ahiret inancının pratik bir neticesi olarak; hesap mizanından sonra insanlığın (şakîler ve saîdler olarak) "cennet ehli" ve "cehennem ehli" şeklinde kesin iki fırkaya bölünmesini anlatan en temel eskatolojik fiillerden biri olduğunu kaydeder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nüzul ortamının (Mekke) sosyo-psikolojik yapısı üzerinden okur. Öztürk'e göre bu vurgu, Mekkeli Müslüman azınlık için büyük bir teselli ve vaattir. Müşriklerin egemen olduğu, müminlerin ezildiği ve alaya alındığı o karmaşık Mekke toplumunda, Kur'an bu fiil ile (yeteferrakûn) inananlara şu mesajı verir: "Şu an zalimlerle aynı havayı solumak zorundasınız, ancak ilahi saat geldiğinde onlardan sonsuza kadar koparılacak ve ayrışacaksınız; statükonun kurduğu bu haksız beraberlik ebediyen parçalanacaktır."
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayrışma fiilinin insanın varoluşsal yalnızlığıyla ilişkisini tahlil eder. Kılıç'a göre "yeteferrakûn", sadece gruplar arası bir bölünme değil, aynı zamanda insanın dünyada güvendiği aşiretinden, malından, makamından ve sahte şefaatçilerinden (putlarından) koparılarak mutlak ve çıplak bir bireyselliğe itilmesidir. O günkü ayrışma, dünyevi aidiyetlerin iflas ettiği, insanın sadece ve sadece kendi özüyle (ameliyle) baş başa kaldığı sarsıcı bir ontolojik yalnızlaşma ve saflaşma sürecidir.
Yorum
Yorum