اَوَلَمْ يَس۪يرُوا فِي الْاَرْضِ فَيَنْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۜ كَانُٓوا اَشَدَّ مِنْهُمْ قُوَّةً وَاَثَارُوا الْاَرْضَ وَعَمَرُوهَٓا اَكْثَرَ مِمَّا عَمَرُوهَا وَجَٓاءَتْهُمْ رُسُلُهُمْ بِالْبَيِّنَاتِۜ فَمَا كَانَ اللّٰهُ لِيَظْلِمَهُمْ وَلٰكِنْ كَانُٓوا اَنْفُسَهُمْ يَظْلِمُونَۜ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Rûm Sûresi, 9. Ayet
Daralt
X
-
9. ‘‘Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi? Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Onlara da peygamberleri nice açık kanıtlar getirmişti. Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir.
10. “Sonunda, Allah’ın âyetlerini inkâr etmek ve onları alaya almak suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.”
Yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin sonu ne olmuş görmezler mi. Bu, “kendi kendilerine bir düşünmezler mi?” mealindeki âyetin tefsirinde belirtmiş olduğumuz çeşitli mânalara gelmektedir.
Onlar kendilerinden çok daha kudretliydiler; toprağı iyice işlemişler, yeryüzünü bunların imar ettiğinden daha fazla imar etmişlerdi. Cenâb-ı Hak Resûlullahı yalancılıkla itham etmek ve ona kötü davranmakta geçmiş asırlarda olup bitenleri haber vermek suretiyle Mekkeliler’i uyarmakta ve korkutmaktadır. Şöyle ki geçmiş kavimler oldukça kuvvetli ve kudretli olmalarına; tebalarmın, taraftarlarının ve mallarının çokluğuna; ömürlerinin ve yapılarının uzunluğuna karşın zafer elde etme imkânı bulamamışlar ve peygamberleri yalancılıkla itham etmeleri sebebiyle başlarına gelen Allah’ın azabından kaçamamışlardır. Sizler de ey Mekkeliler, kuvvet, kudret, taraftar ve teba bakımından onlardan daha aşağı durumdasınız. Peygamberi inkâr etmeniz durumunda sizin için zafer ve Allah’ın azabından kurtuluş nasıl mümkün olsun? En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir, asd onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyanm takdim-tehir kuralına göre anlaşılması da mümkündür. Sonra kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu meâlindeki âyet şu halde Allah onlara asla zulmetmiş değildir meâlindeki İlâhî beyandan öncedir. Buna göre Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: Başlarına azap gelmesi ve inkâr etmelerinden ötürü bu dünyada azaba uğratılmaları nedeniyle Allah onlara zulmetmiş değildir; fakat kötülük yaptıkları için asıl onlar kendilerine zulmetmişlerdir. Bu İlâhî beyan şu mânaya da gelebilir: Bu dünyada onlara azap etmekten dolayı Allah onlara zulmetmiş değildir; asıl onlar kendUerine zulmetmişlerdir. Yine söz konusu beyan şu mânaya gelebilir: Sonunda, bu dünyada kötülükte ileri gidenlerin akıbeti âhirette cehennem ateşinde pek fena oldu. Dolayısıyla dünyada inat ve büyüklenme sebebiyle azap edilmişlerdir; âhirette ise inkâr ve yalanlama sebebiyle azaba mâruz bırakılacaklardır. Bu husus, şu İlâhî beyanda bildirilmiştir: Sonunda, Allah’ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu.
Bazıları şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani toprağı ekip biçiyorlardı ve ey Muhammed (s.a.), yeryüzünü senin kavminden daha fazla imar etmişlerdi. Yani onlar senin kendilerine gönderildiğin toplumdan daha fazla yeryüzünde kalmışlardı. Bazıları şöyle demiştir: Öyle yaşadılar ki Mekkeliler’den daha fazla yeryüzünü imar etmişlerdi. Bazıları şöyle demiştir: İmâr etmişlerdi, yani ötekilerin çalıştığından daha fazla çalışmışlardı. Bu mânalar birbirine yakındır. Ebû Avsece şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi, yani ekip biçmişlerdi. İbn Kuteybe şöyle demiştir: Onlar toprağı iyice işlemişlerdi. Yani ziraat için sürmüşlerdi. İneğe "yer süren inek" (el-müsîratü = المثيرة) denilir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O, henüz boyunduruk altına alınıp yer sürmemiş bir inektir”. Kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Yani cehennem oldu. Yine Kisâî şöyle demiştir; Pek fena akıbet cehennemdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “İnkâr edenlerin sonu ise ateştir”. Yani onların akıbeti Allah m âyetlerini inkâr ettikleri ve bunlarla alay ettikleri için cehennem oldu.
Sonunda, kötülükte ileri gidenlerin akıbeti pek fena oldu. Bu beyan şu mânaya gelebilir: İnkâr etmek ve çeşitli eziyetler yapmak suretiyle peygamberlere kötülük ettiler. Bu beyan şu mânaya da gelebilir: Onlar kendilerine kötülük ettiler. Zira kendilerini yok ettiler ve cehenneme attılar. “es-Sûâ” (السوءى) “usrâ” (العسرى) ve “hâviye” (هاوية) gibi cehennemin isimlerinden biridir. “Yüsrâ” (اليسرى) ve “hüsnâ” (الحسنى) ise cennetin isimlerindendir.
Allah’ın âyetlerini inkâr etmek suretiyle. Cenâb-ı Hak Mekkeliler’i geçmiş asırlarda yaşayan öteki kavimlerin başına gelen helâk, kökten yok edilme gibi belâlarla ilgili olarak uyarmakta ve korkutmaktadır. Bu azap bu dünyada onların âyetleri yalanlamaları ve bunlarla alay etmeleri sebebiyle başlarına gelmiştir. Dolayısıyla sizler ey Mekkeliler! Âyetleri ve kesin delilleri yalanladığınızda ve bunlarla alay ettiğinizde ötekilerin inkâr etmelerinden ötürü başlarına gelen belâların aynısı sizin başınıza da gelir. Âyetler, tevhit delilleri de olabilir; peygamberlerin nübüvvetin ispatı veya yeniden dirilişin ispatına dair delilleri de olabilir.
Yorum
-
Yesîrû (يَسِيرُوا)
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin türediği "sin, ye, ra" kökünün temel olarak "bir yerden bir yere gitmek, yürümek, geçip gitmek ve yolculuk yapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak durağanlığın zıttı olan bu fiziksel eylem, mekansal bir yer değiştirmeyi ve hareket halini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "seyr" kavramının sadece fiziksel bir yürüyüş olmadığını, aynı zamanda belirli bir amaca ve varış noktasına yönelik iradi bir yolculuk olduğunu vurgular. İsfahânî'ye göre ayette bu fiilin bir soru ve teşvik formunda (yeryüzünde gezip dolaşmazlar mı?) kullanılması, bedensel bir seyahatin ötesinde, insanın çevresini ve tarihi kalıntıları bilinçli bir şekilde gözlemlemesi için yapılan epistemolojik bir çağrıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin nüzul ortamındaki tarihsel ve sosyolojik bağlamına dikkat çeker. Öztürk'e göre bu fiil, Mekkeli Kureyşlilerin ticari hayatlarındaki somut bir gerçekliğe işaret eder. Kureyşliler "yaz ve kış yolculukları" (rihle) kapsamında Yemen'e ve Suriye'ye gidip gelirken Âd, Semûd, Medyen gibi helak olmuş eski medeniyetlerin harabelerinin yanından geçmekteydiler. Kur'an, "yesîrû" fiiliyle onların bu rutine binmiş ticari yolculuklarını, tarihsel bir ibret ve uyanış seyahatine dönüştürmelerini talep eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bilgi felsefesi (epistemoloji) bağlamında "seyr" eyleminin önemini tahlil eder. Izutsu'ya göre Kur'an, hakikati bulmak için sadece zihinsel ve soyut felsefi spekülasyonlar yapılmasını yeterli görmez; aksine, yeryüzüne çıkıp tarihi gerçeklikleri yerinde incelemeyi, somut veriler toplamayı ve aktif bir gözlem (empirizm) yapmayı şart koşar. Bu fiil, hakikatin inşasında insanın fiziksel hareketliliğinin ve tarihsel kalıntıları bizzat yerinde tecrübe etmesinin zorunluluğunu vurgular.
Yenzurû (يَنظُرُوا)
İbn Fâris, kelimenin kökenini "nun, zı, ra" harflerine dayandırır. Bu kökün temel anlamının "bir şeye bakmak, onu gözlemlemek, beklemek ve anlamak için dikkat kesilmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak sadece gözün bir nesneye ilişmesi değil, zihnin de o nesneye odaklanarak ondan bir sonuç çıkarma çabasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "nazar" kavramı ile sadece fiziksel görmeyi ifade eden "basar" kelimesi arasındaki derin anlambilimsel farkı ortaya koyar. İsfahânî'ye göre "nazar", gözün ve aklın bir nesnenin içyüzünü, mahiyetini ve arkasındaki asıl gerçeği kavramak için o şeye yöneltilmesidir. Ayette "yesîrû" (gezip dolaşma) eyleminin hemen ardından "yenzurû" (bakıp düşünme) eyleminin gelmesi, seyahatin ancak bu analitik ve tefekkür yüklü bakış açısıyla tamamlandığında ibrete dönüşeceğini gösterir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre "nazar", varlığın salt dış yüzeyini (zâhir) gören sığ bakışın ötesine geçerek, olayların ve eşyanın arkasındaki ilahi nedenselliği ve tarihi diyalektiği okuyan epistemolojik bir eylemdir. Harabelere sıradan bir gözle (basar) bakan sadece yıkık taşlar görür; ancak felsefi ve ibret nazarıyla (nazar) bakan kişi, o yıkıntıların arkasındaki kibrin çöküşünü ve ilahi adaletin tecellisini idrak eder.
Âkıbeh (عَاقِبَةُ)
İbn Fâris, bu kelimenin "ayın, kaf, be" kökünden türediğini ve temel anlamının "bir şeyin topuğu, arkası, peşinden gelen, bir işin nihayeti ve sonu" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zaman veya mekan içinde en sonda yer alan, önceki tüm eylemlerin doğal neticesi olarak ortaya çıkan nihai durumu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "âkıbet" kelimesinin kavramsal çerçevesini, bir işin nihai sonucu ve varacağı son nokta olarak çizer. İsfahânî, bu kelimenin hem iyi (mükafat) hem de kötü (ceza) sonuçlar için kullanılabileceğini, ancak ayetin bağlamında (önceki toplumların akıbeti) kibrin, isyanın ve ilahi elçileri yalanlamanın doğurduğu trajik ve kaçınılmaz ontolojik yıkımı ifade ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an terminolojisinde "âkıbet" kelimesinin tarih felsefesi ve ilahi adalet bağlamındaki yerini özetler. Ansiklopedi, bu kelimenin bireysel veya toplumsal eylemlerin dünyevi ve uhrevi sonuçlarını kapsadığını kaydeder. Geçmiş medeniyetlerin "akıbetinin" incelenmesinin istenmesi, Kur'an'ın sünnetullah (Allah'ın değişmez yasaları) kavramının en güçlü delilidir; ahlaki yozlaşma ve şirkin akıbeti her zaman fiziksel ve tarihsel bir helak olmuştur.
Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın tarih ve zaman algısı üzerinden analiz eder. Neuwirth'e göre "âkıbet" (son/nihayet) vurgusu, antik dünyanın mitolojik ve döngüsel tarih anlayışını yıkar. Tarih, sürekli kendi üstüne katlanan anlamsız bir döngü değildir; eylemlerin ahlaki ağırlığına göre şekillenen, ilahi bir adalet yasasıyla yönetilen ve mutlak bir "sonuca/akıbete" doğru ilerleyen teleolojik (amaca yönelik) bir süreçtir.
Eşedde (أَشَدَّ)
İbn Fâris, kelimenin "şın, dal, dal" kökünden türediğini ve "bağlamak, sıkılaştırmak, kuvvet, şiddet ve dayanıklılık" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak bir yapının veya gücün sarsılmazlığını, yoğunluğunu ifade eden ism-i tafdil (kıyaslama/en üstünlük derecesi) formundadır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayetteki sosyolojik ve psikolojik işlevine odaklanır. Aydar'a göre "eşedde" (daha çetin/daha şiddetli) kelimesiyle yapılan kıyaslama, Mekkeli müşriklerin sahip oldukları servet ve güce duydukları kibri parçalamayı hedefler. Kur'an, mevcut muhataplarına "Sizden öncekiler, fiziki kapasite, askeri donanım ve medeniyet inşası bakımından sizden çok daha üstün ve şiddetli (eşedde) bir güce sahiptiler, ancak bu güç onları ilahi azaptan kurtaramadı" mesajını vererek, maddi gücün mutlak kurtarıcı olduğu yanılgısını yıkar.
Esârû (أَثَارُوا)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "se, vav, ra" harflerine dayandırır. Temel anlamının "bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, tozu dumana katmak, toprağı deşmek ve altüst etmek" olduğunu kaydeder. Tarımsal bağlamda toprağın sürülmesi ve havalandırılması eylemini etimolojik olarak bu kök karşılar.
Râgıb el-İsfahânî, "isâre" kavramının toprağı işlemek, ziraat yapmak ve yerin altındaki kaynakları yeryüzüne çıkarmak amacıyla gerçekleştirilen derinlemesine kazı ve müdahale faaliyetlerini kapsadığını belirtir. İsfahânî'ye göre bu fiil, eski medeniyetlerin yeryüzüne ne kadar köklü bir biçimde nüfuz ettiklerini, doğaya ne derece müdahale edip onu kendi lehlerine dönüştürdüklerini (örneğin su kanalları açıp tarım alanları oluşturmalarını) anlatan son derece dinamik bir eylemdir.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin tefsir geleneğindeki tarihsel yansımalarını aktarır. Suyuti, İbn Abbas gibi erken dönem müfessirlerinden gelen nakillerle, bu fiilin sadece basit bir tarım faaliyeti olmadığını; geçmiş toplumların (Nebatiler, Sasaniler veya antik Mısır gibi) yeryüzünün altını üstüne getirerek madenler çıkardıklarını, su yataklarını değiştirdiklerini ve devasa bayındırlık faaliyetleri yürüterek toprağa nasıl hükmettiklerini ifade eden güçlü bir medeniyet inşası mecazı olduğunu kaydeder.
Amarûhâ (عَمَرُوهَا)
İbn Fâris, kelimenin türediği "ayın, mim, ra" kökünün temel olarak "yaşamak, hayatta kalmak, bir yeri meskun (yaşanılır) hale getirmek, inşa etmek ve bayındırlaştırmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak harabeliğin ve yıkımın (harab) tam karşısında duran, hayatiyet ve yapılaşma enerjisini temsil eden bir kavramdır.
Râgıb el-İsfahânî, "imar" kelimesini, insanın yeryüzünü kendi varoluşu ve faydası için yapılandırması olarak tanımlar. İsfahânî, önceki "esârû" (toprağı altüst ettiler) fiilinin ardından "amarûhâ" (orayı imar ettiler) fiilinin gelmesinin kronolojik bir inşa sürecini anlattığını belirtir. Önce toprağın potansiyeli ortaya çıkarılmış, ardından bu potansiyel kullanılarak büyük şehirler, kaleler ve yaşamsal alanlar (imar) kurulmuştur.
Toshihiko Izutsu, anlambilimsel çerçevede Kur'an'ın medeniyet (imar) olgusuna yaklaşımını inceler. Izutsu'ya göre Kur'an, insanın yeryüzünü imar etme kapasitesini reddetmez veya kötülemez. Ancak bu ayetteki vurgu, "imar" eyleminin yarattığı psikolojik körlüğedir. Önceki toplumlar yeryüzünü devasa boyutlarda imar ettiklerinde (akthara mimmâ amarûhâ), yarattıkları bu maddi ihtişama aldanarak kendi kendilerine yettiklerini (istiğna) düşünmüşler ve bu kibir onları Allah'ın otoritesinden bağımsız oldukları yanılgısına itmiştir.
El-Beyyinât (بِالْبَيِّنَاتِ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökünü "be, ye, nun" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin diğerinden ayrılması, açıklık, netlik, gizliliğin ortadan kalkması ve kesin ayrım" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, doğruyu yanlıştan, hakkı batıldan hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ayıran şeffaf ve kesin kanıtı ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "beyyine" kavramını "insanı yakine (kesin bilgiye) ulaştıran, her türlü şüpheyi ve kapalılığı gideren akli ve duyusal delillerin tamamı" olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre ayette peygamberlerin "beyyinât" ile gelmesi; onların sadece kuru iddialarla değil, ya aklı zorunlu olarak ikna eden mantıksal argümanlarla ya da tabiat kanunlarını aşan mucizelerle, yani mutlak hakikat aydınlığıyla desteklendiklerini gösterir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin köken haritasını inceler. Jeffery, "b-y-n" kökünün Süryanice ve Yahudi Aramicesi (Targumlar) geleneğinde "ilahi aydınlanma, metinlerin açıklanması ve rabbinik tefsir" bağlamlarında yoğun olarak kullanıldığına dikkat çeker. Kur'an'da bu kelimenin, geçmiş peygamberlerin getirdiği inkar edilemez "apaçık vahiy ve deliller" anlamında, Geç Antik Çağ'ın ortak teolojik lisanının güçlü bir yansıması olarak yer bulduğunu belirtir.
Yazlimehum (لِيَظْلِمَهُمْ) / Yazlimûn (يَظْلِمُونَ)
İbn Fâris, kelimenin türediği "zı, lam, mim" kökünün temel anlamının "bir şeyi kendi yeri dışında başka bir yere koymak, hakkını eksiltmek, haddi aşmak ve karanlık" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak zulüm, dengenin (adaletin) bozulması, bir eşyanın veya eylemin fıtratına aykırı bir konuma itilmesi demektir.
Râgıb el-İsfahânî, zulüm kavramını varlıksal bir sınır ihlali olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre Allah'ın kullarına zulmetmeyi reddetmesi (mâ kânellâhu liyazlimehum), O'nun koyduğu kuralların mutlak adalet (bir şeyi tam yerine koyma) ilkesine dayanmasından ileri gelir. Allah'ın önceki medeniyetleri helak etmesi, onların hakkını gasp eden bir zulüm değil, aksine onların kendi iradeleriyle başlattıkları çürümenin kaçınılmaz ontolojik sonucudur.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemi Arapçası ile Kur'an'daki kullanımı arasındaki devrim niteliğindeki anlambilimsel farkı ortaya çıkarır. Izutsu'ya göre İslam öncesi Arap toplumunda zulüm, daima güçlünün zayıfa uyguladığı dışa dönük sosyal bir şiddetti. Kur'an ise "kendi nefislerine zulmediyorlardı" (enfusehum yazlimûn) ifadesiyle bu kavramı tamamen içselleştirmiştir. Kişinin şirke düşmesi veya günah işlemesi, dışarıdaki birine değil, bizzat kendi ruhuna, kendi varlık amacına ihanet etmesi ve kendi manevi yapısına şiddet uygulaması (zulüm) olarak yeniden tanımlanmıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin teodise (kötülük problemi ve ilahi adalet) bağlamındaki derinliğini inceler. Kılıç'a göre ayetteki "Allah onlara zulmetmedi, lakin onlar kendi kendilerine zulmettiler" formülasyonu, Allah'ı tarihi yıkımların keyfi veya despotik faili olmaktan çıkarır. Medeniyetlerin çöküşü, ilahi bir kaprisin değil; insanın kendi kibrinin, elçilerin apaçık kanıtlarını (beyyinât) reddetmesinin ve kendi özüne (nefsine) yabancılaşarak ahlaki yasaları ihlal etmesinin otomatik ve adil faturasıdır. Yıkımı getiren, bizzat insanın kendine yaptığı ontolojik suikasttır.
Yorum
Yorum