Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Rûm Sûresi, 8. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Rûm Sûresi, 8. Ayet

    اَوَلَمْ يَتَفَكَّرُوا ف۪ٓي اَنْفُسِهِمْ۠ مَا خَلَقَ اللّٰهُ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَٓا اِلَّا بِالْحَقِّ وَاَجَلٍ مُسَمًّىۜ وَاِنَّ كَث۪يراً مِنَ النَّاسِ بِلِقَٓائِ۬ رَبِّهِمْ لَكَافِرُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Eve lem yetefekkerû fî enfusihim(k) mâ ḣaleka(A)llâhu-ssemâvâti vel-arda vemâ beynehumâ illâ bilhakki veecelin musemmâ(en)(k) ve-inne keśîran mine-nnâsi bilikâ-i rabbihim lekâfirûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      ''Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hikmet temelinde, belli bir süreye kadar kalmak üzere yaratmıştır. Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab’lerine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir.

      Âhiret Aleminin Gerekliliği

      Kendi kendilerine bir düşünmezler mi? Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yaratmıştır. Başka âyetlerin yorumunda Allah katından sorulan sorunun cevabının olumlu olması ve iizâm manasına geldiğini açıkladık. Cevabın olumlu olmasını ifade etmesi çeşitli manalara gelmektedir. Bunlardan biri şudur: Onlar Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını düşünmüşler, tefekkür etmişler ve derinlemesine incelemişlerdir. Fakat inat etmiş ve büyüklenmişler, boyun eğmemişler ve bunu onaylamamışlardır. İkincisi, bu beyanın emir mânasında olmasıdır. Yani tefekkür edin, düşünün ve derinlemesine inceleyin ki Allahın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilesiniz. Üçüncüsü, bu beyanın haber mânasında olmasıdır. Buna göre onlar tefekkür etmemişler, derinlemesine incelememişler ve düşünmemişlerdir. Eğer tefekkür etmiş ve düşünmüş olsalardı Allah’ın gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları ancak hak olarak yarattığını bilmiş olurlardı. Fakat kendilerine bilgi vasıtaları verildiği halde tefekkür etmemişler ve derinlemesine incelememişlerdir. Dolayısıyla tefekkürü, derinlemesine incelemeyi ve düşünmeyi terketmeleri sebebiyle mazeretleri kabul edilmez.

      Bu üç yoruma göre -en doğrusunu Allah bilir ya- “onlar, yeryüzünde gezip de kendilerinden öncekilerin akıbetlerinin nice olduğuna bakmadılar mı?” meâlindeki İlâhî beyan şu anlama gelir: Yani onlar, yeryüzünde gezip dolaştılar ve peygamberleri inkâr etmeleri dolayısıyla inkârcılarm başına gelenleri ve işlerinin akıbetinin nereye vardığını görüp bildiler. İkinci yoruma göre mâna şöyle olabilir: Emir mânasında, yani yeryüzünde gezip dolaşm ki ötekilerin başına inkâr etmeleri dolayısıyla neler geldiğini bilesiniz. Üçüncü yoruma göre mâna şöyledir: Belirttiğimiz gibi onlar yeryüzünde gezip dolaşmadılar ki ötekilerin işlerinin neticesi nereye varmıştır, onu bilsinler.

      Ancak hak olarak. Bu beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Bunlardan biri şudur: Allah gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunan varlıkları, ancak bahşetmiş olduğu nimetlere şükredip kendisine yönelik tazim ve yüceltmeleri içindir ki onların bunu yapması Allahın kulları üzerindeki hakkıdır. İkinci yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani neticesi itibariyle ilâhı fiillerin övgüye lâyık olması bakımından. Şöyle ki eğer bu netice olmasaydı fiili övülmezdi. Zira hikmet bakımından dost ile düşmanın ayrılması gerekir. Halbuki O, bu dünyada herkesi ortak kılmıştır. Dostu da düşmanı da. Eğer Cenâb-ı Hak bunların birbirinden ayrıştırıldığı başka bir yurt yaratmamış olsaydı herkesi ortak kıldığı hususlarda kendisine hamdedilmezdi. Üçüncü yorum şudur: Ancak hak olarak. Yani yeniden dirilmenin gerçekleşmesi üzerine. Çünkü eğer yeniden dirilme olmasaydı Onun gökleri, yeri ve bunlar arasında bulunanları yaratması boşuna bir durum ve oyun olurdu; hak olmazdı. Iıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”. Cenâb-ı Hak kendisine geri dönüş olmaksızın onları yaratmasını boş ve anlamsız bir durum olarak nitelemiştir. Hn doğrusunu Allah bilir.

      Fakat şu bir gerçek ki insanların birçoğu Rab’Ierine kavuşmayı hâlâ inkâr etmektedir. Yeniden diriliş Allaha kavuşma, Ona dönüş, huzuruna çıkma” ve çıkış günü olarak nitelenmiştir. Her ne kadar bütün vakitlerde insanlar Allah’ın huzuruna çıkmakta, Ona dönmekte ise de âhiretteki yeniden diriliş böylece nitelenmiştir. Çünkü Allah’ın onları yaratması bu yeniden dirilme sayesinde hikmetli bir fiil olmuştur. Yine Allah’ın onları yaratmasındaki maksat bu yeniden dirilmedir. Bundan dolayı yeniden dirilmeye bu belirttiğimiz isimler verilmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yetafekkerû (يَتَفَكَّرُوا)

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luğa adlı eserinde bu kelimenin kökenini "fe, kef, ra" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir meseleyi zihinde evirip çevirmek, akıl yormak ve derinlemesine düşünmek" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "tefekkür", sıradan ve anlık bir düşünme eylemi (hatıra gelme) değil; iradi, sistemli ve ardışık bir zihinsel çabayı, olayların arka planını irdeleyen analitik bir süreci ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "fikr" kavramını "aklın anlamlara doğru hareket etmesi ve onlara ulaşma çabası" olarak tanımlar. İsfahânî'ye göre ayetteki "yetafekkerû" (düşünmezler mi?) fiilinin tefe'ul babında (kalıbında) gelmesi, eylemin tek seferlik olmadığını, süreklilik arz eden ve çaba gerektiren bir içsel muhasebe olduğunu gösterir. Kelime, insanın kendisine bahşedilen bu bilişsel gücü (fikri), varlığın kökenini anlamak için kullanmamasının yarattığı ontolojik çelişkiyi vurgulamak üzere soru ve kınama formunda kullanılmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel (semantik) dünyasında "tefekkür" kavramının, sıradan bir felsefi spekülasyon değil, dini-bilişsel bir araç olduğunu belirtir. Izutsu'ya göre Kur'an, evrendeki nesneleri ve olayları "ayet" (işaret) olarak kodlar. "Yetafekkerû" eylemi, insanın bu somut işaretlerin (zâhir) ötesine geçerek görünmeyen metafizik gerçeği (bâtın) okumasını sağlayan zihinsel köprüdür. Müşriklerin temel sorunu, bu analitik düşünme yetisinden mahrumiyetleri değil, onu ilahi hakikati bulma yolunda kasten kullanmamalarıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin insanın kendi iç dünyasıyla olan ilişkisini tahlil eder. Kılıç'a göre buradaki tefekkür eylemi, dış dünyadan ziyade insanın doğrudan kendi varoluşuna yöneltmesi gereken bir meditasyon ve içgörü arayışıdır. Bireyin kendi karmaşık yapısı ve bilinci üzerinde odaklanması, yaratıcının varlığını ispatlayan en kestirme zihinsel faaliyettir.

        Enfusihim (أَنفُسِهِم)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "nun, fe, sin" kökünün temel olarak "nefes almak, can, ruh, bir şeyin özü ve varlığın ta kendisi" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak kelime, insanı canlı tutan biyolojik nefes ile onun kimliğini, bilincini ve iç dünyasını oluşturan manevi özü tek bir potada birleştirir. Ayette "enfusihim" (kendi içlerinde/kendi nefisleri hakkında) şeklinde kullanılması, düşünme eyleminin nesnesi olarak doğrudan insanın kendi ontolojik gerçekliğini işaret eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefis" kelimesinin Kur'an'da kan, ruh, bedensel arzular ve insanın bütünü gibi çeşitli anlamlarda kullanıldığını kaydeder. Bu ayetteki kullanımı bağlamında İsfahânî, insanın "kendi nefsinde tefekkür etmesinin", hem kendi biyolojik yaratılışındaki kusursuz tasarımı hem de psikolojik derinliğindeki ilahi sanatın izlerini okuması anlamına geldiğini belirtir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve tasavvufi bağlamını incelerken, nefis (insan özü) ile evren arasındaki analojiye dikkat çeker. Cündioğlu'na göre Kur'an, makrokozmos (evren/afak) ile mikrokozmos (insan/enfüs) arasında sarsılmaz bir bağ kurar. İnsanın "kendi nefsi (enfusihim) içinde" tefekkür etmesi, evrenin sırlarına açılan en büyük kapıdır; zira insan, büyük evrenin özetlenmiş, idrak sahibi ve en yoğunlaştırılmış halidir.

        Haleqa (خَلَقَ)

        İbn Fâris, kelimenin kökünü "hı, lam, kaf" harflerine dayandırarak, temel anlamının "bir şeyi pürüzsüz hale getirmek, ölçülendirmek, takdir etmek ve yoktan var etmek" olduğunu ifade eder. İbn Fâris'e göre "halk", tesadüfi bir yığma veya rastgele bir üretim değildir; etimolojik olarak içinde her zaman şaşmaz bir "matematiksel ölçü, denge ve oran" (takdir) barındıran bilinçli bir şekillendirme eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "halk" eyleminin "bir şeyi bir ölçüye göre, hikmetle ve belli bir amaca matuf olarak icat etmek" olduğunu vurgular. İsfahânî, Allah'a nispet edilen yaratma eyleminin, eşyanın hem fiziki yapıtaşlarının var edilmesini hem de o eşyanın hangi amaç için tasarlandığının yazılımını içerdiğini belirtir. Ayette göklerin ve yerin "yaratılması" (haleqa), onların kendi başlarına var olan veya başıboş bırakılmış (abes) yapılar olduğu fikrini reddeder.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin kelami (teolojik) boyutunu erken dönem tefsir nakilleriyle açıklar. Suyuti, "haleqa" fiilinin iki veçhesi olduğunu aktarır: Birincisi "ibda" (hiçbir örnek ve madde olmadan yoktan var etme), ikincisi ise "tasvir ve takdir" (var olan üzerinden şekil verip düzenleme). Kur'an'ın bu fiili kullanması, Allah'ın evren üzerindeki mutlak ve tek fail (yaratıcı) olduğu inancını zihinlere perçinleyen etimolojik bir manifestodur.

        Toshihiko Izutsu, anlambilimsel yapıda "halk" eyleminin, Kur'an'ın ontolojik hiyerarşisinin merkezinde yer aldığını belirtir. Izutsu'ya göre "Khaliq" (Yaratıcı) ile "Makhluq" (Yaratılan) arasındaki kesin ve aşılamaz ayrım, İslam tevhidinin belkemiğidir. Allah'ın evreni yaratması (haleqa), O'nun sadece ilk nedeni (ilk motor) olduğu anlamına gelmez; bu fiil, yaratılmış her zerrenin ontolojik olarak her an O'nun kudretine muhtaç olduğunu ifade eden dinamik bir eylemdir.

        Es-Semâvât (السَّمَاوَاتِ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "sin, mim, vav" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "yükseklik, yücelik, üstte olma ve tepe noktası" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak insanın başının üstünde yer alan, yukarıya doğru uzanan ve mekanı üstten kuşatan her türlü yapı veya boşluk "sema" kökünden türer. Ayette kelimenin çoğul formda (es-semâvât / gökler) gelmesi, evrenin katmanlı ve devasa yapısına işaret eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki kök bağlarını inceler. Arapçadaki "sema" kelimesinin, İbranicedeki "shamayim" ve Süryanicedeki "shmayya" kelimeleriyle aynı etimolojik ve teolojik havzadan beslendiğini gösterir. Bu kullanım, Geç Antik Çağ'ın çok katmanlı, hiyerarşik ve ilahi tahtı barındıran kozmolojik evren algısının Kur'an metnindeki lisanıdır.

        Angelika Neuwirth, kelimeyi edebi ve kozmolojik bağlamda analiz eder. Neuwirth'e göre "gökler" kelimesi, sadece fiziksel uzayı anlatan astronomik bir terim değildir. Geç Antik Çağ zihniyetinde gökler, ilahi düzenin, kusursuzluğun ve ihtişamın (majestenin) mekansal sembolüdür. Ayette "göklerin yaratılışının" tefekkür objesi olarak sunulması, dinleyicinin yerel bağlamından koparılıp evrensel ve mutlak bir ilahi otorite fikriyle yüzleşmesini sağlayan retorik bir araçtır.

        El-Ard (الْأَرْضَ)

        İbn Fâris, "hemze, ra, dat" kökünden gelen bu kelimenin "alt, aşağı, taban, zemin" anlamlarına geldiğini belirtir. Etimolojik olarak yüksekliği ve ulviliği ifade eden göğün (sema) ontolojik zıttı ve tamamlayıcısıdır; yaratılmışların ayak bastığı, yerleştiği ve üzerinde yaşadığı maddesel düzlemi ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-ard" kelimesinin burada "es-semâvât" ile birlikte kullanılmasına odaklanır. İsfahânî'ye göre bu ikili yapı, evrendeki tüm parçaları tek tek saymak yerine, üst (gök) ve alt (yer) sınırlarını belirterek ikisinin arasında kalan her şeyin dahil edildiği kuşatıcı bir ontolojik ifadedir.

        Gabriel Said Reynolds, "gökler ve yer" (es-semâvât vel-ard) ikilemesini Kitab-ı Mukaddes ve Geç Antik Çağ edebi geleneğindeki "merizm" (bir bütünü, onu oluşturan iki zıt veya uç parça ile ifade etme sanatı) bağlamında okur. Reynolds'a göre Kur'an, önceki 3. ayette "el-ard" kelimesini bölgesel bir coğrafya (Bizans-Sasani savaşının alanı) olarak kullanmışken; bu ayette kelimeyi eski dini lisanın evrensel merizmi içine geri döndürerek, spesifik tarihsel olaylardan kozmik yaratılış hikayesine dramatik bir geçiş yapar.

        El-Hakk (الْحَقِّ)

        İbn Fâris, kelimenin türediği "hı, kaf, kaf" kökünün temel anlamının "sabitlik, değişmezlik, doğruluk, bir şeyin yerli yerine oturması ve kesin gerçeklik" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak, şüphe götürmeyen, sağlam bir temele dayanan ve boş/asılsız olmanın (bâtılın) tam karşısında duran ontolojik bir kesinliği ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kelimesinin felsefi ve hikemi boyutunu tahlil eder. İsfahânî'ye göre bir şeyin "hak" ile yaratılmış olması; onun tesadüfi, oyun olsun diye (la'b) veya boş yere (abes) var edilmemiş olması demektir. Evrenin "hak" ile yaratılması (bil-hakk), her varlığın kendi yapısına uygun bir hikmetle, akli ve ahlaki bir amaç doğrultusunda, mükemmel bir işleyiş yasasına (sünnetullah) tabi olarak tasarlanmasıdır.

        Toshihiko Izutsu, kavramın Kur'an'daki ahlaki ve ontolojik ağırlığına dikkat çeker. Izutsu'ya göre "Hakk", İslam düşüncesinde varlığın sadece fiziksel gerçekliğini değil, ahlaki temelini de belirler. Göklerin ve yerin "hak" (bil-hakk) ile yaratıldığının iddia edilmesi, paganist evren algısındaki "dünyanın kaotik, anlamsız veya trajik bir oyun alanı olduğu" yönündeki inancı temelden yıkar. Evren, özü itibarıyla ahlaki, anlamlı ve yasalara bağlı bir hakikat sistemidir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin iniş ortamındaki bağlamını inceler. Öztürk'e göre müşriklerin evren algısı, onun bir yaratıcısı olduğunu kabul etse bile (deizm benzeri bir inançla), dünyanın ahlaki bir amacı veya hesaba çekilmeyi gerektiren bir sonu (ahiret) olmadığı yönündeydi. Evrenin "hak ile" yaratıldığının vurgulanması, müşriklere yönelik şu eleştiriyi taşır: "Böylesine ölçülü ve görkemli bir varlık sahnesi, fani bir ölümle sonuçlanacak manasız bir tiyatro olamaz; bunun mutlaka adaletle sonuçlanacak bir gayesi (ahireti) vardır."

        Ecel (أَجَلٍ)

        İbn Fâris, bu kelimenin kökenini "hemze, cim, lam" harflerine dayandırır. Kökün temel anlamının "bir şeyin süresinin belirlenmesi, sınırlandırılması, son bulacağı nokta ve mühlet" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak "ecel", sonsuzluğu veya belirsizliği değil; önceden takdir edilmiş, başı ve sonu olan ölçülebilir bir zaman dilimini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "ecel" kavramını varlıkların ontolojik sınırlılığı üzerinden açıklar. İsfahânî'ye göre, evrendeki hiçbir varlık (gökler ve yer dahil) kendi özünde ebedi değildir; her şeyin varlığını sürdürebilmesi için belirlenmiş bir "kullanım ömrü" veya bitiş çizgisi vardır. Ayette bu kelimenin evren için kullanılması, dünyanın sonsuz/ezeli bir mekan olduğu fikrini reddeder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin kelam ve İslam düşüncesindeki terminolojik gelişimini ele alır. Ansiklopedi, "ecel" kelimesinin genellikle insan ömrünün sonu (ölüm vakti) için kullanılsa da, bu ayette kozmolojik boyutta "kıyamet" zamanını nitelediğini belirtir. Göklerin ve yerin "bir ecel ile" var olması, evrenin de tipik bir canlı gibi doğduğunu, yaşadığını ve günü geldiğinde (kıyamet) son bulacağını gösteren eskatolojik bir kanıttır.

        Musemmâ (مُّسَمًّى)

        İbn Fâris, kelimenin "sin, mim, vav" kökünden (isim/sema kökü) türediğini belirtir. Temel anlamı "bir şeye ad vermek, onu belirgin kılmak, nişan ve işaret koymak"tır. Etimolojik olarak "musemmâ" (ismi konulmuş, isimlendirilmiş), rastgele veya ucu açık bırakılmamış; aksine ilahi irade tarafından kesin hatlarla tayin edilmiş, tescillenmiş ve mühürlenmiş demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetteki "ecel-i musemmâ" (belirlenmiş süre) tamlamasını erken dönem nakillerle tahlil eder. Suyuti, "ecel" kelimesinin tek başına bir "süre" ifade ettiğini, ancak "musemmâ" sıfatıyla birleştiğinde bunun esnekliği olmayan, geri alınamayacak veya ertelenemeyecek "mutlak ve kesin bir vakit" (Kıyamet Günü) anlamına geldiğini kaydeder.

        Angelika Neuwirth, kavramı Geç Antik Çağ'ın zaman algısı bağlamında inceler. "Belirlenmiş bir son/zaman" (ecel-i musemmâ) kavramı, Kur'an'ın döngüsel (mitolojik) zaman anlayışını parçalayarak, yerine çizgisel (lineer) ve teleolojik (bir amaca doğru ilerleyen) bir tarih anlayışı koyduğunun dilbilimsel kanıtıdır. Evrenin tarihi, belirlenmiş bir "sona" doğru akan anlamlı bir projedir.

        Liqâ' (لِقَاءِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini "lam, kaf, ye" harflerine dayandırarak, temel anlamının "bir şeyle karşı karşıya gelmek, yüzleşmek, kavuşmak ve buluşmak" olduğunu belirtir. Etimolojik olarak kelime, uzaklığın ve ayrılığın bitip, iki varlığın aracı olmaksızın doğrudan bir araya gelmesini ifade eden mekansal veya ontolojik bir temastır.

        Râgıb el-İsfahânî, "lika" (kavuşma/karşılaşma) kelimesinin fiziki bir görüşmeden (rü'yet) farklı olduğunu belirtir. İsfahânî'ye göre "Rablerine kavuşmak" (likâ-i rabbihim), Allah'la cismani olarak yüz yüze gelmek değil; ölümden sonraki dirilişte (bas/kıyamet) dünyevi perdelerin (zâhirin) kalkmasıyla, ilahi hüküm, hesap ve adalet gerçeğiyle kaçınılmaz bir şekilde yüzleşmektir. Bu, saklanmanın imkansız olduğu mutlak bir idrak anıdır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimeyi insanın hesap verme psikolojisi üzerinden analiz eder. Aydar'a göre müşriklerin asıl inkar ettikleri şey (küfürleri), evrenin bir yaratıcısı olduğu fikri değil; kendi yapıp ettiklerinin hesabını verecekleri bu kesin ve sarsıcı "yüzleşme" (lika) anıdır. İnsan doğası, sorumluluk ve ceza getirecek bir karşılaşmadan kaçma eğiliminde olduğu için, bu buluşmayı inkar (küfür) yoluyla psikolojik olarak savuşturmaya çalışır.

        Kâfirûn (كَافِرُونَ)

        İbn Fâris, "kef, fe, ra" kökünden türeyen bu kelimenin temel, fiziksel anlamının "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve saklamak" olduğunu belirtir. Hatta Arapçada tohumu toprağın altına gizlediği (örttüğü) için çiftçilere de etimolojik olarak "kâfir" denilmiştir. Kelime, terimleşme sürecinde "hakikatin üzerini kasten örten" anlamına evrilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küfr" kavramını sadece inançsızlık değil, aynı zamanda "nankörlük" (küfrân-ı nimet) olarak tahlil eder. İsfahânî'ye göre insan fıtratında Allah'ın varlığına dair bir bilgi tohumu zaten mevcuttur. Kişinin kâfir olması (kâfirûn), bu fıtri bilginin veya aklın sunduğu kesin delillerin (evrendeki hikmetin) üzerini, inat ve dünyevi arzular (zâhir) sebebiyle kasten ve bilinçli bir şekilde örtmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "küfür" kavramının epistemolojik ve teolojik konumunu inceler. Izutsu'ya göre "kâfirûn" kelimesi, "iman" (güvenme/tasdik) ve "şükür" (minnettarlık) kavramlarının zıttı olarak, aktif bir isyanı, kibri ve varlıksal bir körlüğü temsil eder. Ayetin bağlamında kâfirler; evrenin ölçülü yaratılışına (hak) ve kaçınılmaz hesap gününe (lika) dair hem içsel (enfüsi) hem de dışsal (afaki) işaretlerin tümünü inatla "örtenler", yani hakikati kasıtlı olarak görmezden gelenlerdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X