Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nâs Sûresi, 6. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nâs Sûresi, 6. Ayet

    مِنَ الْجِنَّةِ وَالنَّاسِ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Mine-lcinneti ve-nnâs(i)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      4. "Pusuda bekleyen sinsi şeytanın şerrinden,"

      5. "İnsanların kalbine vesvese veren,"

      6. "Cinlerden ve insanlardan olabilen şeytan."


      Pusuda bekleyen sinsi şeytanın şerrinden. Bu ilâhî beyanda vesvese veren varlığa “vesvâs” (الوسواس) ve “hannâs” (الخنّاس) denilmiştir. Bunun yorumuna dair iki görüş belirtilmiştir. Birincisi, şeytan gaflet halinde vesvese verir, Allah'ın hatırlanıp anılması durumundaysa geri çekilip gider. Denildi ki “hannâs” kelimesi “görülmez, duyu alanına girmez” anlamına gelir, şu âyette olduğu gibi: “Şeytanın hem kendisi hem de yandaşları, onları göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”⁷. Bu içeriğe bağlı olarak Kur'ân'da akıp giden yıldızlar için “el-hunnes” denilmiştir⁸, yani onlar kendi ufuklarından doğarlar, gündüzün ise gizlenirler (yahnesne). Şöyle bir fikir de ileri sürülmüştür: “Ellezi yuvesvisü…” (الذى يوسوس) diye başlayan ilâhî beyan insanların kalbine vesvese veren varlığı, cin ve insan türünden kabul etmiştir demek mümkündür. Nâs sûresinin yorumunu yaparken âyetler arasında yer değişikliğine gitmek de mümkündür denilmiştir. Buna göre 5. âyet aradan çıkarılıp en son zikredilebilir.

      Vesvese

      Vesvese bilinen bir hal olup insanın kalbini meşgul eden ve dinî konularda şaşkınlık doğuran bazı fikirlerin telkin edilmesiyle oluşur, öyle ki kişi bu tür kuruntulardan kurtulmanın yolunu bilemez. Nefsânî arzularına uyanlarla inkârcı kesimlerin durumu da bunun gibidir; tıpkı Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanında olduğu gibi: “Böylece biz her peygambere insan ve cin şeytanlarını düşman kıldık”; “Gerçekten şeytanlar dostlarına. sizinle mücadele etmeleri için telkinde bulunurlar”.

      Cin Şeytanları

      Cin şeytanlarına gelince bu, bütün din mensupları ve peygamberlere iman eden kimselerce bilinen bir inanç konusudur. Ancak maddecilik akımına (Dehriyye) mensup olanlarla peygamberleri inkâr edenler şöyle bir tez ileri sürerler: Cinlerden oluşan şeytanlar yoktur; bu konudaki söylentiler peygamberlik iddiasında bulunan kimselerin insanları korkutmak amacıyla kullandıkları bir şeydir; onlar bununla toplulukların bilgisizliğinden yararlanarak kendilerini dinlemeye ve sahip olduklarını iddia ettikleri bilgi ve marifetlerine ilgi göstermeye halkı mecbur etmek isterler.

      Maddecilik akımına mensup olanlarla nübüvvet inkârcılarının ileri sürdükleri bu iddia, bilgisizliklerinden kaynaklanmaktadır. Sözü edilen bu kimseler iyice düşünseler, akıllarının mutlaka araştırılmasını zaruri kıldığı bilgileri terk ettiklerini ve aslında incelenmesine ihtiyaç duydukları bilgilere ilgi göstermediklerini anlamış olurlardı. O da zaman zaman zihinlere gelen düşünceler (havâtır) ve gönüllerde doğan duyuşlardan (hayâlât) ibarettir. Bu düşünce ve duyuşlar şekillendirilip değerlendirilmeye alındığında bir kısmının çirkin bir kısmının da güzel olduğu hükmüne varılır. Bir olgunun veya bir nesnenin yokken kendi kendine vuku bulması mümkün değildir, çünkü bir duygu veya düşüncenin etkileyici bir sebep olmaksızın kendi başına çirkin veya güzel olması muhaldir. Bütün insanlar sözünü ettiğim hususu pekâlâ bilmektedir, çünkü onlar bu duygu ve düşüncelere sahip olmakta ve bu durumun kendilerinden kaynaklanan bir faktörün etkisiyle meydana gelmediğini bilmektedir. Sonuç olarak bahis konusu duygu ve düşünceleri araştırmanın gerekliliği kanıtlanmış bulunmaktadır.

      Şunu belirtmek gerekir ki burada tartışılan meselenin bedeni yeteneklerin doğurduğu veya onun aklî çıkarımla elde edildiğine dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır. Şunu da belirtmek gerekir ki bu mesele münasebetiyle iki önemli konu zaruri olarak gündeme gelmektedir; maddecilik akımını benimseyenlerle nübüvveti inkâr edenlerin bu iki konuya vâkıf olmasına, bilgisizlikle yetinmeleri ve rahatlarına düşkün olmaları engel teşkil etmiştir. Konulardan biri bir yaratıcının mevcudiyetine ve bütünün Evrenin Hakîm, Alîm ve Kadir olan bu yaratıcının yönetimi altında bulunduğuna hükmetmek, diğeri de bilinmezlere vâkıf bulunan yüce yaratıcı nezdinden gelen nübüvvet müessesesini benimsemektir. Şimdi mesele beşerî bilginin ulaşıp mahiyetini anlayacağı bir konumda bulunmadığından insanlar, iyiden iyiye araştırıp irdelediklerinde iki önemli hususla karşı karşıya gelirler: Birincisi, mûcizeler gösteren peygamberlerdir. Konuyu araştıran insanlar, müşahede ettikleri mûcizeler sayesinde hem peygamberleri hem de tevhit ilkesini tasdik ederler, çünkü onlar nebilerin sundukları mesajların içinde doğru haberlerin yer aldığını bilmektedirler. Zaten durum böyle olmasaydı Allah elçileri cin diye bir varlığın bulunduğunu iddia etmezlerdi, çünkü bu gayptan verilen bir haberdir. İkincisi, yine insanlar söz ve davranışlarında isabet edemeyenlerin elinden çıkan işlerin uyumsuz ve dengesiz olduğunu müşahede etmelerinin yanında evrenin hikmet, düzen ve uyum içinde işlediğini görünce bunun, bütün yaratıklarının ihtiyaç ve yararına vâkıf olan Hakîm bir yönetici sayesinde vücut bulduğunun şuuruna ererler. Bu sebeple de kendileri için iki husus gerekli hale gelir: Allah'ın birliğini ve nübüvvet müessesesini benimsemek. Bütün güç ve kudret Allah Teâlâ'ya aittir.

      Şeytan ve Melek

      Bize göre şeytanın sözü edilen vesvese vermeye yetenekli kılınmasında hareket noktası şudur: Şeytanla melek Allah Teâlâ'nın iki yaratığıdır. Biz insanlar onların mevcudiyetini hem peygamberler vasıtasıyla hem de -daha önce değindiğimiz gibi- bizde doğrudan meydana gelen düşünce ve duyuşların (havâtır) çirkin veya güzel nitelikte olmalarını sağlayan varlığı bilme ihtiyacımızdan ötürü anlamış olduk. Bu iki yaratığın her biri Allah'ın muktedir kıldığı rolü yerine getirir. Meleklerin görevi hayır ve hikmettir, Allah Teâlâ'nın kolaylaştırması ve lütfetmesi sayesinde her melek, kendi fonksiyonunu icra etmekte herhangi bir zorlukla karşılaşmaz. Şeytanın fonksiyonu ise dalâlet ve kötülüktür, bu da kendisi için kolaylaştırılır. Nihayet iyilik birinci varlığın tabiatı haline gelir, kötülük de ikinci varlık için aynı konumda bulunur. İki etkinlikten her birinin imkân çerçevesinde yer alışı gerçeğine bağlı olarak Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Servetinden Allah yolunda harcayıp saygı hisleri içinde kötülüklerden sakınan ve en güzel ifade olan kelime-i tevhidi benimseyen kimseye muvaffakiyet yolunu kolaylaştırırız. Cimri davranan, kendini kendine yeter gören ve kelime-i tevhidi yalan sayıp dışlayan kimseyi ise en güç yola sardırırız”; “Allah kimi doğru yola iletmek isterse kalbini İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse göğe çıkıyormuş gibi kalbini iyice daraltır”.

      Şimdi, insan türü için vazedilen ilâhî kanun şudur: Bu şuurlu canlılar gerek kendileriyle Allah arasında gerekse hemcinsleriyle ilişkilerinde bazı hak ve vecibelere tâbi olmakla yükümlü tutulmuş, ayrıca meleklerin desteğine mazhar kılındıkları inancını taşımaları da onlardan istenmiştir. Nitekim Aziz ve Celil olan Allah meâlen şöyle buyurmuştur: “Hani Rabb'in meleklere 'Ben sizinle beraberim; haydi siz de müminlere destek olun!' diye vahyediyordu”. İnsanlara ayrıca şeytanın vereceği vesveseyi reddetmeleri emredilmiştir, “(Ey insanlar!) Şeytan sizin düşmanınızdır, siz de onu düşman bilin. O, kendi taraftarlarını olsa olsa cehennemlik olmaya davet eder” meâlindeki âyet ve benzerlerinde olduğu gibi.

      Meleklerin İnsan Davranışlarını Yazması

      İnsan türüne paralel olarak melekler de insanların söz ve davranışlarını kaydetmek göreviyle yükümlü tutularak yaratılmıştır, Cenâb-ı Hakk'ın “Değerli yazıcılar” meâlindeki “kirâmen kâtibîn” (كراما كاتبين) beyanı bu gerçeği kanıtlamaktadır. Buna göre meleklerin bu yetenekle donatılmasının hikmeti, daha önce de değinildiği üzere, Allah'ın kendilerini imtihana tâbi tutup hem öz varlıklarıyla itaat etmeleri hem de insanlara yönelik olarak sözünü ettiğim görevlerinde ilâhî buyruğa uygun olarak hareket etmeleridir. Meleklere ait bu konumun insanlara yönelik hikmeti ise onları dikkatli olmaya davet etmek ve kişinin psikolojik muhtevasında oluşan düşünce ve duyuşların, faydasına olanlarını zararına olanlarından ayırması için titizlik göstermesini sağlamaktan ibarettir. Yine meleklerin, mükellefin söz ve davranışlarını kaydetmekle yükümlü tutulmasının hikmetine dair diğer bir örnek kişinin bütün fiil ve davranışlarında bilinçli ve dikkatli olmasıdır, tıpkı dostları ve düşmanlarından oluşan ve işlerine vâkıf bulunan zabıt kâtipleri karşısındaki bilinçli hareketi gibi. Şüphe yok ki bu konumda bulunan bir insan dostunu incitecek işlerden, elinden geldiğince korunur ve fayda umduğu her davranışı sergiler, düşmanından da -farkına varamayacağı bir yönden gelecek eziyet ve ağır ithama mâruz kalmamak için- var gücüyle sakınır.

      Şu da bilinmektedir ki duyular âleminde gerçekleşen eylemleri tespit eden yazıcılar, olayı elden geldikçe iyi anlayıp kavramadan kayda geçirmezler, duyular ötesinde de durum aynıdır. Çünkü -bizim tasavvurumuza göre- yazıcı melekler, mükelleflerin lehine ve aleyhine olacak davranışların tespitinde gözcü melekler, mükelleflerin lehine ve aleyhine olacak davranışların​ tespitinde gözlerine görünen kimselerin apaçık fiillerini müşahede edenler gibi bir konuma sahiptirler. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır.

      Bu esastan hareketle dostlarla düşmanların bir arada yaşamaları, dostluğun ve düşmanlığın gerekleri çerçevesinde tasvip ettikleri ve etmedikleri konularda davranış biçimi sergilemelerine ilişkin olan ilâhî imtihan ve düzen hikmete uygun düşmüştür. Çünkü insanların kalplerinde saklanan niyetler, dostluk ve düşmanlık içermeleri açısından gönüllerin ve akılların gözleri tarafından algılanmaktadır. Bu sebeple de onlardan sakınmak ve uygun düşen davranışı sergilemek imkân dâhiline girmektedir.

      Yine bu esasa bağlı olarak Allah Teâlâ, mükelleflerin bedenlerine ve mallarını alıp götürme, kirletme veya bozma şeklinde fiilî bir tecavüz etme imkânını, insanların gözle görülemeyen düşmanlarına vermemiş, buna mukabil insan türünden olan düşmanlarına bu imkânı sağlamıştır. Çünkü insanlar birbirlerine yönelik hilelere vâkıf olduklarından bunları bertaraf edip zararlarından sakınma konumundadır. Bu, duyuların organlardan sâdır olacak fiilleri ve bunların alt yapısını oluşturan faktörleri idrak etmesine benzemektedir. İşte meleklerin durumu da bunun gibidir. Ne var ki zihnî kapasitesi, aklın ve her nesnenin şehadetine rağmen kâinatın yaratıcısını ve O'nun birliğini idrak etmekten aciz kalan kimsenin şeytanı (ve melekleri) kavrayamaması ihtimalden uzak tutulup yadırganacak bir şey değildir. Nihai gerçeği bilen Allah'tır.

      Şeytanın Vesvesesi

      Şeytanın insana vesvese vermeye nasıl imkân bulduğuna dair farklı yorumlar ileri sürülmüştür. Bazı rivayetlerde kanın bedendeki dolaşımı gibi şeytanın da kişinin manevî yapısına nüfuz ettiği söylenmiş, bir kısmı ise bunu tasvip etmemiştir. Aslında bu, yadırganacak olaylardan birini teşkil etmemektedir, zira kanın insan bedeninde dolaştığı, ayrıca yeme-içmeden oluşan enerjinin ve bedenle duyuların hayatiyetini sağlayan gıdaların fiziki yapıda rol oynadığı pekâlâ bilinmektedir; sözü edilen bu unsurlar sinir sisteminin tamamına ve bedenin bütün ünitelerine sezilmez yollarla sirayet etmektedir. Şeytanın durumu da bu esasa göredir. Bir de yazıcı melek hakkında nakledilenleri hatırlatmak gerekir, şöyle ki meleğin ne oturduğu yer tarafımızdan bilinmekte, ne kaleminin cızırtısı duyulmakta ne de hakkımızda yazdıkları görülebilmektedir. İşte şeytanın vesvese vermesi de bu kabilden bir şeydir.

      Allah Teâlâ'nın, şeytanın vesvesesi, tahriki ve tasallutundan kendisine sığınmasını peygamber aleyhisselâma emrettiğinin bir gerçek olduğu şu beyanlarıyla sabit olmuştur: “Eğer şeytanın fitnelemesi seni etkilerse Allah'a sığın. Şüphe yok ki O işiten ve bilendir”; “De ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmasından ve yanımda bulunmasından sana sığınırım”; ”Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O'nu düşünüp hemen gerçeği görürler”; “Faiz yiyenler şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi yerlerinden kalkarlar”. Görüldüğü gibi şeytanın tahrikine mâruz kalan kimse Allah'ın dilediği ve beyan ettiği bir durumda bulunur.

      Şeytanın kişiye vesvese vermesi, çarpması ve onu fitlemesinin hangi zaman veya mekânlarda vuku bulduğunun belirlenmesi ihtiyaç duyduğumuz bir husus değildir, çünkü Allah Teâlâ şu beyanıyla şeytanı göremeyeceğimizi haber vermiştir: “Şeytan da yandaşları da kendilerini göremeyeceğiniz yerden sizi görürler”. Şeytanın yükümlülük ve sorumluluğumuzu ilgilendiren yönü deruni hayatımızda etkiler bırakan fiilleridir. Biz insanlar Cenâb-ı Hakk'ın övgüye lâyık lütfuyla, şeytandan gelen tahrikleri farketme imkânına sahip kılınmışızdır. Bize düşen görev ondan kaynaklanıp mânevi hayatımızı etkileyebilecek fiil ve vesveseler konusunda dikkatli olmaktır; böyle davrandığımız takdirde Allah Teâlâ'nın bahşettiği imkânlar, ayrıca yanlışı bertaraf edip hakka bağlanmayı sağlayacak mahiyette öğrettiği güçlü deliller sayesinde şeytanın etkilerini ortadan kaldırabiliriz; tıpkı şu ilâhî beyanda belirtildiği gibi: “Takvâya erenlere şeytan tarafından bir vesvese geldiğinde düşünüp kendilerini toparlar ve basiretlerine sahip olurlar”. Böyle durumlarda bir alternatif de Allah'a dönüş yapıp saldırıları püskürtmeye tahsis ettiği lütfuna mazhar olmak için O'na sığınmamızdır, tıpkı Yûsuf aleyhisselâmın şu niyazında olduğu gibi: “Rabbim! Zindan, bu kadınların benden istedikleri o işten daha hayırlıdır. Eğer onların tuzağını benden uzaklaştırmazsan kendilerine râmolup cahilce davrananlardan biri durumuna düşerim”. Oysa Hz. Yûsuf, kadınların hile ve tuzağını bozmaya yarayan çeşitli vasıtaların bilgisine sahip bulunuyordu. İslâmiyet'in temel ilkelerini konu edinen ilim dalında ileri seviyeye ulaşanların şu niyazı da aynı mahiyettedir: “Rabb’imiz! Bize hidâyet verdikten sonra kalplerimizi saptırma! Tarafından rahmet ihsan et bize. Şüphesiz bağışı en bol olan sadece sensin!”

      Âlimlerin bir kısmı şeytanın, nefsin arzu ettiği davranışları bildiğini ve onları nefse süslü gösterdiğini, aklın yönlendirdiği alandan da haberdar olduğunu ve onu bu alandan geri çevirmeye çalıştığını söylerken bir kısmı da şöyle der: Öyle değil; gerçek olan şudur ki sözü edilen olguda karanlık, aydınlık, temiz ve meşru oluşla aksi oluşun izleri bulunur, şeytan bu izleri tanır ve tahriklerini ona göre ayarlar, nihayet arzu ettiği eyleme ulaşır. Bazan nefsin ve aklın bedendeki ve onun dışındaki fonksiyonu beraberce bulunur, özellikle amellere ait sonuçlar açısından.

      Bir kısım âlim de şeytan, hiçbir hususta herhangi bir bilgiye sahip değildir demiştir, ne var ki aldatmak, kötü fiili güzel göstermek, hak ile bâtılı arasında yer değiştirtmek türünden sonuçların alabileceğini umduğu her çareye başvurur, tıpkı şuna buna dokunmak suretiyle zararlıyı faydalıdan ayırmaya çalışan görme engelli insan gibi.

      Şunu belirtelim ki burada sözü edilen hususların tamamı şeytanın etkinlik gösterme yöntemleri, imkân ve taktiklerinin yollarıdır. Bütün bunlar bilmekle mükellef olmadığımız hususlardır. Bize düşen görev başarılı olmasını engelleme yolunda gayret göstermektir. Bu da daima uyanık ve dikkatli olmak, âyetlerde belirtildiği gibi basiretli davranmak, ya da gelmesi halinde şeytanı defedip tesirini engellemesi için yüce Allah'a sığınmak yoluyla gerçekleşir, zira O'nun nezdinde öyle lütuflar vardır ki bunlar sayesinde yanlış yola düşmekten korunulur ve isabetli davranış elde edilir.

      Birçok müfessir şeytanın, insanlarda olduğu gibi cinlerin de duygu ve düşüncelerine vesvese karıştırdığını söylemiştir. Her tür mükellef içinde hak yoldan sapanlar ve azgınların yanında hayırlı ve itaatkâr zümreler de bulunduğuna göre bu görüşü onaylamak mümkündür. Ancak Nâs sûresinin kendi mecrasındaki tevilinin gereği cinlerden ve insanlardan oluşan şeytanların insanların gönlüne vesvese düşürdükleri yolundadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Felak ve Nâs sûrelerinin (Muavvizeteyn) Kur'ân'dan olup olmadığı meselesine gelince, [Fakih (r.h.) şöyle dedi:] Bu iki sûre hakkındaki kanaatimiz şundan ibarettir: Çağımızın âlimlerine nesilden nesile intikal eden bilgi ve görgü çerçevesinde “Kur'ân muhtevası mushafın iki kapağı arasında yer alan metinden ibarettir” diye kabul edilen hükmün kapsamına bu iki sûre de dâhil olmuştur. Biz Muavvizeteyn'in ilâhî kelâma nitelik kazandıran erişilmezlik (mûciz) özelliği taşıyıp taşımadığını tesbit edecek deneme ve sınama bilgisine sahip bulunanlardan değiliz. Bu konunun gereği meseleyi ehlinden öğrendikten sonra, metnin Kur'ân'dan olduğu ve erişilmezlik niteliği taşıdığının ortaya çıktığına tanıklık etmekten ibarettir. Sonuç olarak bizim gibilerin takınması gereken tavır, işin ehline uymaktır.

      Allah'tan geldiği ve hak niteliği taşıdığına ilişkin kesin karar verdiğimiz bütün dinî hükümlerde ortak anlaşmayı sağlayan kriter artık açıklık kazanmıştır, Muavvizeteyn meselesi de aynı esasa bağlıdır. Ne var ki İbn Mes'ûd'dan (r.a.) nakledildiğine göre kendisi Felak ve Nâs sûrelerini mushafına yazmamıştır. Kanaatimize göre bu husus iki şekilde yorumlanabilir. Birincisi bu iki sûrenin Kur'ân'dan olup olmadığı hakkında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden hiçbir şey duymamış olma ihtimalidir; yine o, bu konuyu sormayı da kendisi için bir görev telakki etmemiş olmalıdır, zira Kur'ân ile Resûlullah'ın getirip tebliğ ettiği diğer dinî bilgiler bilinmesi ve kendileriyle amel edilmesi açısından aynıdır, şu sebeple ki bunların hepsiyle şu amaç güdülmüştür: Mükellefiyet açısından yerine getirilmesi gerekeni ifa etmektir bunun dışında isim ve konum belirlemek değildir. İslâm'ı benimsemekte üstün mertebeye ulaşmış kimseler erişilmez (mûciz) niteliği taşıyan metinleri diğerlerinden ayırıp Kur'ân mıdır, değil midir diye tesbit edebilmek için deneme ve sınama eylemine girişmeyi kendileri için hiç de gerekli görmüyorlardı. Nefsini bir nevi imtihana tâbi tutma niteliği taşıyan böyle bir davranış Resûlullah'tan gelen tebliğlerde tereddüt ve şüpheye düşenlere özgü hareketlerden biridir, onlar bu yolla Hz. Muhammed'in Allah tarafından gönderilmiş bir peygamber olup olmadığını belirlemek isterler. Buna mukabil Hz. Muhammed'in risâleti kendince ortaya çıkmış, kalbi itminana kavuşmuş ve getirdiği tebliğler hakkında hiçbir tereddütü kalmamış kimseler, kendilerini böyle bir sınamadan vareste görmüşlerdir. Tekrar hatırlatmalıyım ki bu hususu irdelemeyi terketmenin sebebi pekâlâ biraz önce bahsettiğim husus olabilir, Muavvizeteyn'in Kur'ândan sayılmaması değil.

      Ukbe [b. Âmir] el-Cühenî'nin naklettiği hadise göre Hz. Peygamber (s.a.) ashabına meâlen şöyle demiştir: “Bugün benzeri görülmemiş âyetler nâzil olmuştur”. “Hangileridir?” diye sorulduğunda Muavvizeteyn diye cevap vermiştir.

      Bu hadis de Felak ve Nâs sûrelerinin Kur'ândan olduğunu göstermektedir. İkincisi, İbn Mes'ûd'un Muavvizeteyn'i kendi mushafına yazmamasının bir sebebi de Ubey b. Kâb'dan rivayet edilen husustur, onun nakline göre Hz. Peygamber Muavvizeteyn'den söz ederken (bana sığınmam söylendi. Ben de size söyledim. Bu itibarla siz de) “deyiniz…” buyurmuştur. Biz şöyle bir kanaat belirleriz: Muavvizeteyn'in Kur'ândan olduğu veya olmadığı yolunda bir tanıklığımız yoktur, Resûlullah (s.a.) da bu iki sûre hakkında bir beyanda bulunmamıştır. Abdullah b. Mes'ûd'un durumu da bunun gibidir.

      Bu söylediklerimizi destekleyen bir husus da Kur'ân okunacağı zaman “eûzu” çekmenin emredilmesidir, istiâze ise okuma işine başlamadan öncedir. Felak ve Nâs sûreleri Kur'ândan olsaydı istiâze konumunda bulunmak üzere mushafın başında yer almaları gerekirdi. İşte bu husus da meselenin mahiyetini bilmeyi engelleyen noktalardan biridir. Zaten biz bu konunun kapalı kalmasının imkân dahilinde bulunduğunu (ve bunun pratikte önem taşımadığını) daha önce anlatmıştık. Şunu hatırlatalım ki vahyin gelişi insanların ihtiyacına bağlıydı. Resûlullah ve sahâbîlerin uygulaması da ihtiyaca göre oluyordu. Dolayısıyla konu söylediğim açıdan bilgi eksikliğinin zarar vermeyeceği bir özellik taşır.

      İbn Mes'ûd'un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Devemin beni götürebileceği herhangi bir yerde, Kur'ân'ı benden daha iyi bilen birinin bulunduğunu bilsem mutlaka ona giderdim”.

      İbn Mes'ûd'dan nakleden râviden rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) Cibrîl aleyhissalâtü vesselâma her yıl Kur'ân'ı bir defa arzediyordu. Ancak vefat ettiği yıl bu mukabeleyi (arza-yı ahire) iki defa yapmıştır. Abdullah son arzların ikisinde de hazır bulunmuştur. Muhtemeldir ki Hz. Peygamber son arzlarında Allah'ın dilediği metinleri okumamıştır. Durum böyle olunca Abdullah b. Mes'ûd Muavvizeteyn'e mushafta yer verilip verilmediğine dair bir haberin (semâ') sabit olması için başkasına soru soracak bir konumda bulunmuyordu. Şu halde İbn Mes'ûd'un bu meseledeki asıl fikrini bilme imkânımız yoktur.

      Bir başka yorum da şöyledir: Muhtemeldir ki Abdullah b. Mes'ûd, Felak ve Nâs sûrelerini Kur'ân'dan addetmiş, fakat iki sebepten ötürü bunları mushafına kaydetmemiştir. Birincisi Muavvizeteyn'in yazıldığı ve girdiği yer -yukarıda değindiğimiz üzere- herkesin elinde bulunan mushafların baş tarafı değildi. Bu sebeple İbn Mes'ûd şahsî tertip ve tercihiyle bu iki sûre için farklı bir kayıt yeri belirlemeyi hoş karşılamamış, bu yüzden de hiç yazmamıştır. İkincisi o, ezberleyip unutmamak için yazıyordu, halbuki Muavvizeteyn'i unutma tehlikesinden kendini emin görüyordu, çünkü bu iki sûre gündüz ve gece başlangıçlarında okunması gereken metinlerdir; ayrıca sıkıntılı durumların ortaya çıkması halinde sözü edilen iki sûreyi okumak suretiyle her türlü kötülük ve tuzaktan Allah'a sığınmak faydalı olmaktadır, tıpkı istiâzede bulunma ve nakledilen çeşitli duaları tekrar edişte olduğu gibi. İbn Mes'ûd, Felak ve Nâs metinlerinin kendisince unutulmasından emin olunca yazmamıştır. Onun Fâtiha sûresini mushafına yazmamasının sebebi de bu kabildendir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Cinneti (الْجِنَّةِ)

        İbn Fâris, c-n-n kökünün temel anlamının örtmek, gizlemek ve duyulardan saklamak olduğunu, bu varlıkların insan gözünden gizlenmiş olmaları sebebiyle bu isimle anıldıklarını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "cin" kavramının duyularla algılanamayan, gizli varlıkları ifade ettiğini, bu ayetteki "cinneti" kelimesinin de şeytani fısıltıların görünmez ve doğaüstü kaynağına işaret ettiğini, insanlara musallat olan görünmez kötülük odaklarını temsil ettiğini kaydeder. Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap inancında çölde yaşayan görünmez ruhlar veya şeytani güçler olarak algılanan cin kavramının, Kur'an tarafından yeniden şekillendirilerek insan iradesini saptırmaya çalışan, ancak ilahi hiyerarşide yaratılmış statüsüne indirgenen görünmez bir kötülük ve vesvese kaynağı olarak analiz edildiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette vesvese kaynağının "cinlerden ve insanlardan" şeklinde iki boyuta ayrılmasının, kötülüğün ve ayartmanın sadece metafiziksel ve görünmez bir alemden değil, bizzat sosyal hayattaki insanlardan da gelebileceğini vurguladığını belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal kırılganlığı bağlamında cin kavramının, insanın iç dünyasına dışarıdan sızabilen, teşhis edilmesi zor ve metafiziksel bir nitelik taşıyan karanlık ayartıcı güçleri temsil ettiğini açıklar.

        En-Nâs (النَّاسِ)

        İbn Fâris, kelimenin kökenini insanın doğasındaki sosyalleşme meylini ifade eden ü-n-s (ünsiyet) veya hareket kabiliyetine işaret eden n-v-s köküne bağlayarak, kelimenin insanların kolektif ve toplumsal yapısını yansıttığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın görünür ve aşina olunan yapısına atıfla ü-n-s kökünü öne çıkarır ve ayetteki cin-insan (gizli-görünür) zıtlığına dikkat çekerek, vesvesenin sadece gizli güçlerden değil, insanın ünsiyet kurduğu, güvendiği ve bir arada yaşadığı görünür insanlardan da gelebileceğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice "nāshā" ve İbranice "enōsh" kelimeleriyle bağlantılı köklü bir Sami terimi olduğunu, doğasında zayıflık barındıran kolektif insan kitlelerini tanımladığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, sure boyunca korunan ve üzerine titrenen varlık olarak sunulan "en-nâs" kelimesinin bu son ayette şaşırtıcı bir şekilde kötülüğün ve vesvesenin kaynağı olarak da zikredildiğini analiz ederek, bunun insanlığın kendi içindeki ahlaki çöküş potansiyeline ve insanların birbirleri için birer ayartıcıya dönüşebilme tehlikesine işaret ettiğini vurgular. Gabriel Said Reynolds, "cinlerden ve insanlardan" ikiliğinin Geç Antik Çağ dini literatüründeki kozmik kötülük tasavvurlarıyla ilişkisini inceleyerek, Kur'an'ın şeytani fısıltıları sadece mitolojik veya görünmez bir alana hapsetmediğini, aynı zamanda yeryüzündeki insan ilişkilerine ve tarihsel faillere de atfettiğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, vesvese verenin insanlardan da olabileceğinin bu lafızla vurgulanmasının, fiziki olarak insana benzeyen ancak niyet ve eylem olarak şeytanlaşmış kötü niyetli kimselerin fısıltılarına, manipülasyonlarına ve saptırmalarına karşı uyanık olunması gerektiğine dair nihai bir ilahi uyarı taşıdığını ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X