Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 165. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 165. Ayet

    رُسُلاً مُبَشِّر۪ينَ وَمُنْذِر۪ينَ لِئَلَّا يَكُونَ لِلنَّاسِ عَلَى اللّٰهِ حُجَّةٌ بَعْدَ الرُّسُلِۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَز۪يزاً حَك۪يماً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rusulen mubeşşirîne vemunżirîne li-ellâ yekûne linnâsi ‘ala(A)llâhi huccetun ba’de-rrusul(i)(c) vekâna(A)llâhu ‘azîzen hakîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik ki, insanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın! Allah izzet ve hikmet sahibidir.

      Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik. Cenab-ı Hak, kendisine itaat edenin ulaşacağı akıbeti müjdelemek, isyan edeni de varacağı akıbetle korkutmak üzere elçiler gönderdiğini haber vermektedir. Bu, varacağı bir akıbet olmayan her işin abes olduğunun, bir hikmet taşımadığının bilinmesi içindir. Peygamberler insanları sonucu ve akıbeti olan bir şeye davet etmişlerdir. Zira her bir insan, akıbeti olmayan her işin hikmete dahil olmadığı fikrine sahiptir. En doğrusunu Allah bilir ya, Müjdeleyen ve uyaran peygamberler gönderdik mealindeki ilahi kelamın manası işte budur; Allah'a itaat edeni cennetle müjdeleyen, O'na isyan edeni de cehennemle korkutan peygamberler.

      İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye. Bu ilahi beyanın iki anlama gelmesi muhtemeldir. Biri, insanların "bize peygamberler göndermedin diye Allah'a karşı bir delilleri olmasın -her ne kadar onların Allah nezdinde gerçekte böyle bir delilleri yoksa da- evet yok ki şöyle diyebilsinler: "Bize bir peygamber gönderseydin de, şu zillet ve rezillik başımıza gelmeden önce ona uymuş olsaydık". Diğeri de, İnsanların peygamberlerden sonra Allah'a karşı tutunacak bir delilleri olmasın diye mealindeki ayette belirtilen delil, gerçek bir delil anlamına gelebilir. Fakat bu, bilinmesi akıl yoluyla değil, peygamberin bildirmesi yoluyla mümkün olan ibadetler ve şer'i hükümler hakkında sözkonusudur. Dinin kendi varlığına gelince, o akıl yoluyla bilinir, dolayısıyla insanların bu konuda Allah'a karşı ileri sürebilecekleri mukabil bir delilleri yoktur, çünkü insan, şayet düşünür ve tefekkürde bulunursa kendisini Allah'ın varlığına, birliğine ve O'nun Rab olduğuna götürecek deliller her insanın yaratılışında vardır. Fakat onların haklı bir gerekçeleri olmasa bile, Cenab-ı Hak yine de insanların tutunacakları gerekçelerin önünü kesmek için peygamberler göndermiştir. Delil ve gerekçe ileri sürmek ancak ibadetler ve şer'i hükümler konusunda mümkün olsa da, Allah yine de onların tutunacakları her türlü delilin önünü kesmek için peygamberler göndermiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Allah izzet ve hikmet sahibidir. Yani O'nun izzetli kılmak istediği birine ve zelil kılmak istediği birine, bunları yapmaktan hiçbir şey aciz bırakamaz. O, hikmet sahibidir, her şeyi ait olduğu yere koymasını bilir. Bunun izahını çeşitli yerlerde yapmıştık.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        rusulen (رُسُلًا)

        İbn Fâris, r-s-l kökünün "peş peşe gelmek, yumuşaklık ve bir mesajla gönderilen elçi" manalarına geldiğini belirtir. Önceki ayetlerdeki o devasa peygamberlik silsilesini, gönderiliş amacına (fonksiyonuna) bağlayan genel nitelemedir.

        mubeşşirîne (مُبَشِّرِينَ)

        İbn Fâris, b-ş-r kökünün "bir şeyin dış yüzü, deri, sevinçten dolayı yüzün parlaması ve müjde" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, peygamberlerin "müjdeleyici" (mubeşşir) vasfını; ilahi emirlere uyanların ruhlarında ve akıbetlerinde oluşan o aydınlık, ferahlatıcı ve sevinç dolu haberi (cenneti) muhataplara ilk elden ulaştırma eylemi olarak tanımlar.

        ve munzirîne (وَمُنْذِرِينَ)

        İbn Fâris, n-z-r kökünün "bir şeyi bilmek, adamak ve bir tehlikeye karşı önceden uyarmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "inzar" (uyarı) kavramını Kur'an'ın etik yapısı bağlamında tahlil eder; bunun kaba bir korkutma değil, insanın hür iradesini kullanarak felakete (cehenneme/yozlaşmaya) sürüklenmesini engellemek adına yapılan sarsıcı, merhametli ve "önleyici" bir teolojik ikaz olduğunu detaylandırır.

        li ellâ (لِئَلَّا) yekûne (يَكُونَ)

        "Olmasın diye / Ta ki kalmasın" manasında, peygamberlerin gönderilişinin o mutlak hukuki ve mantıki gerekçesini (gayesini) kuran edat dizilimidir.

        lin nâsi (لِلنَّاسِ)

        İbn Fâris, n-v-s kökünden "insanlar, topluluk" manasına gelir. Muhatap kitlenin evrenselliğini niteler.

        alallâhi (عَلَى اللَّهِ)

        "Allah'a karşı / Allah'ın huzurunda" manasında, dikey bir hesaplaşma zeminini işaretler.

        huccetun (حُجَّةٌ)

        İbn Fâris, h-c-c kökünün "bir yere yönelmek, galip gelmek, delil getirmek ve tartışmada üstünlük sağlayan kanıt" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "huccet" kavramının; muhatabın mazeretini bütünüyle çürüten, onu susturan ve gerçeği kaçınılmaz kılan "kesin ve bağlayıcı kanıt" olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu "insanların Allah'a karşı bir mazereti/delili (huccet) kalmaması" vurgusunu ilahi adalet ontolojisi ekseninde analiz eder; Allah'ın, peygamberler göndererek ("müjdeleyerek ve uyararak") sorumluluk sınırlarını çizdiğini; böylece insanların yarın mahşerde "Bize bir uyarıcı gelmedi, hakikati bilmiyorduk" diyerek kendilerini savunmalarına (mazeret üretmelerine) zerre kadar yer bırakmayan kusursuz bir "hukuki tebliğ" sürecini tamamladığını vurgular.

        ba'der rusuli (بَعْدَ الرُّسُلِ)

        "Elçilerden sonra." Gabriel Said Reynolds, bu zaman vurgusunu Geç Antik Çağ teopolitiği bağlamında inceler; elçilerin gelip mesajı iletmesiyle birlikte artık cehaletin bir mazeret olmaktan çıktığını, iradenin ve seçimin mutlak bir "sorumluluğa" dönüştüğü o yeni dönemi mühürlediğini teyit eder.

        ve kânallâhu (وَكَانَ اللَّهُ)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. İlahi sıfatların anlık bir durum değil, ebedi bir nizam (sünnetullah) olduğunu bildirir.

        azîzan (عَزِيزًا)

        İbn Fâris, a-z-z kökünün "güçlü olmak, galip gelmek, nadir bulunmak ve yenilmezlik" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın bu peygamber gönderme ve delil (huccet) sunma sürecini; hiçbir gücün engelleyemeyeceği o mutlak ve "izzetli" iradesiyle icra ettiğini tanımlar.

        hakîmâ (حَكِيمًا)

        İbn Fâris, h-k-m kökünün "bir şeyi engellemek, nizam vermek, sağlamlaştırmak ve mutlak doğru kararı vermek" anlamlarına geldiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin kapanışındaki "Azîz ve Hakîm" sıfatlarının yan yana gelişinin teolojik azametini analiz eder; Allah'ın peygamberler göndererek o "hucceti/kanıtı" sunmasının, sadece kaba bir güç (Azîz) gösterisi olmadığını; insanların yarın mazeret üretmesini engelleyen bu sürecin, varoluşun en ince detayına kadar kurgulanmış, adil, sarsılmaz ve tam yerinde bir "hikmet/tasarım" (Hakîm) olduğunu sarsıcı bir estetikle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X