Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 163. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 163. Ayet

    اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُوراًۚ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnâ evhaynâ ileyke kemâ evhaynâ ilâ nûhin ve-nnebiyyîne min ba’dih(i)(c) veevhaynâ ilâ ibrâhîme ve-ismâ’île ve-ishâka veya’kûbe vel-esbâti ve’îsâ veeyyûbe veyûnuse vehârûne vesuleymân(e)(c) veâteynâ dâvûde zebûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yaküb'a, torunlara, İsa'ya, Eyyub'a, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebur'u verdik.

      Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Bu ilahi beyan hakkında farklı yorumlar yapılmıştır. Denildi ki: Nuh'a vahyettiğimiz gibi kısmının başında yer alan gibi anlamındaki kaf (كَافْ) bağlantı harfi olup anlamı da şudur: Biz Nuh'a ve ondan sonra zikredilen peygamberlere vahyettiğimiz şeyi sana da vahyettik, yani sana indirilenle diğer peygamberlere indirilen şeyler arasında fark yoktur, şu ilahi beyanlarda zikredildiği gibi: "O Kur'an, şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır"; "Bunlar önceki kitaplarda da vardır". Şöyle de söylenmiştir: Biz, Nuh'a ve diğer zikredilenlere deliller ve mucizeler vahyettiğimiz gibi sana da deliller ve mucizeler vahyettik. Yani Allah Teala diğer peygamberlerin risalet ve nübüvvet iddialarını doğrulayan delilleri ve mucizeleri onlara verdiği gibi -ancak ümmetleri onlara inanmamıştır- sana da risaletine ve nübüvvetine işaret eden çeşitli deliller ve mucizeler vermiştir. Şöyle de denilmiştir: Yahudiler; şayet Muhammed peygamber olsaydı, Musa'ya vahiy sözkonusu olmadan bütün halinde bir kitap verildiği gibi, ona da bütün halinde kitap verilmesi gerekirdi. Bunun üzerine Cenab-ı Hak da şöyle buyurmuştur: Biz Nuh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Yani Musaya bütün halinde kitap verildiği gibi diğer peygamberlere bütün halinde verilmemiş, fakat onlar da resul olmuşlardır. Buna göre kendisine Musa aleyhisselam gibi bütün halinde kitap verilmeyen Muhammed aleyhisselam da resuldür. Böyle yapması Allah'ın dilediğini yapan bir varlık olmasından dolayıdır. O, dilediğine bütün halinde kitap verir, dilediğine de farklı zamanlarda vahiyler gönderir. En doğrusunu Allah bilir.

      Biz İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a ve Yaküb'a vahyettik ve zikredilen diğerleri; Hz. İbrahim'in ve Allah Teala'nın ondan sonra sıraladığı evlatlarının şu ilahi beyanından sonra zikredilmesi ihtimal dahilindedir: Biz Nûh'a ve ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Böyle olunca Hz. İbrahim ile diğer belirtilenlere özel bir atıf yapılmış olur. Çünkü Cenab-ı Hak Hz. Nuh'tan sonra diğer peygamberleri anmıştır, böylece onlar ona dahil olmuştur. Sonra da diğerlerini, üstünlüklerini ve özelliklerini anlatmak için belirtmiştir. Ondan sonra gelen peygamberler mealindeki ifadesiyle, Hz. Nuh ile Hz. İbrahim arasındaki peygamberlerin kastedilmiş olması da muhtemeldir; ardından da Cenab-ı Hak yeni bir cümleye başlayarak şöyle buyurmuştur: ve Biz İbrahim'e ve adı geçenlere vahyettik. Hafsa'nın mushafında ise metin şöyledir: "İnna evhayna ileyke ... ila İbrahime" (إِنَّا أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ ... إِلَى إِبْرَاهِيمَ), yani "Biz Nûh'a vahyettiğimiz gibi, ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi ve İbrahim'e vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik" şeklindedir. Bu rivayet de sözü edilen ümmetlere yeni bir vahyin hitap ettiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bu ayet, Karmatiler'in görüşlerini reddetmektedir, onlar şöyle diyorlardı: Peygamberler altı, yedincisi zamanın kaimi, yani kendi imamlarıdır. Gerçek şu ki Cenab-ı Hak bu ayette on sayısını aşkın peygamberi zikretmiştir, bu onların yalanını, muhayyilelerinin Şeytan tarafından karmakarışık edildiğini ve kalplerini Şeytan'ın süslediğini göstermektedir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        innâ (إِنَّا)

        İbn Fâris, cümleyi pekiştiren, şüpheyi kaldıran "inne" (şüphesiz ki) edatı ile "biz" manasındaki (nâ) zamirinin birleşimi olduğunu belirtir. Kur'an'ın bu ayete, Hz. Muhammed'in peygamberliğini sorgulayanlara karşı bizzat devasa ve mutlak ilahi otoritenin, vahyin kaynağının (kendisinin) birinci ağızdan ilanıyla başladığını gösterir.

        evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        İbn Fâris, v-h-y kökünün "gizli ve hızlı bir şekilde işaret etmek, fısıldamak, ilham etmek ve bir mesajı süratle iletmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, dinde vahiy kavramının; ilahi kelamın ve hakikatin, peygamberin kalbine (veya zihnine) diğer insanların duyamayacağı, dışarıdan algılanamayacak kadar vasıtasız, sarsıcı ve hızlı bir "ontolojik şifre/aktarım" ile indirilmesini tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an teolojisinde "vahiy" kavramını semantik eksende tahlil eder; insan dili (sözel iletişim) ile Mutlak Aşkınlık (Yaratıcı) arasındaki o felsefi olarak aşılamaz görünen devasa "ontolojik uçurumun" (transcendence), Allah'ın inisiyatifiyle kurulan bu dikey, esrarengiz ve dilötesi (vahiy) frekansıyla nasıl delindiğini detaylandırır.

        ileyke (إِلَيْكَ)

        "Sana doğru / doğrudan sana." Yönelme edatı ve muhatap zamiriyle, o dikey iletişimin (vahyin) doğrudan Hz. Muhammed'e kilitlendiğini niteler.

        kemâ (كَمَا)

        "Tıpkı ... olduğu gibi, -dığı gibi" manasına gelen, durumu geçmişteki sarsılmaz bir gerçeklikle eşleştiren ve teolojik bir meşruiyet köprüsü kuran teşbih (benzetme) edatıdır.

        evhaynâ (أَوْحَيْنَا)

        Yine v-h-y kökünden "vahyettik" eylemidir. Hz. Muhammed'e gelen vahyin tesadüfi, yeni icat edilmiş veya kopuk bir olay olmadığını; evrensel bir ilahi iletişim kanununun/sünnetinin uzantısı olduğunu mühürler.

        ilâ (إِلَىٰ) nûhın (نُوحٍ)

        Arthur Jeffery, Nuh isminin Semitik dil haritasındaki kökenini inceler; İbranicedeki "Nôaḥ" ve Süryanicedeki "Nôh" formlarından Arapçaya süzüldüğünü tesciller. Gabriel Said Reynolds, "Nuh'a vahyettiğimiz gibi" vurgusunu Geç Antik Çağ teopolitiği bağlamında analiz eder; Nuh'un, büyük tufan ve insanlığın ikinci başlangıcı (kurtuluş) mitosunda evrensel ve mutlak bir arketip olduğunu; Kur'an'ın, peygamberlik silsilesini saymaya Adem'den değil doğrudan doğruya yeryüzündeki ilk küresel şeriat/uyarı ve kurtuluş figürü olan Nuh'tan (proto-peygamber) başlatarak vahyin o yıkıcı ve inşa edici otoritesine vurgu yaptığını detaylandırır.

        ven nebiyyîne (وَالنَّبِيِّينَ)

        İbn Fâris, n-b-e kökünün "sıradan bir haber değil, çok büyük, varoluşsal ve önemli haber (nebe') getiren elçi, yüksek bir makam" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "nbîyâ" (ilahi sözcüsü) kökünden Arapçaya yerleştiğini kaydeder.

        min ba'dihî (مِنْ بَعْدِهِ)

        İbn Fâris, b-a-d kökünün "öncenin zıddı olarak sonra, ardından ve peşi sıra" manasına geldiğini belirtir. "Nuh'tan sonra" diyerek teolojik ve tarihsel aktarım silsilesini (kronolojiyi) başlatır.

        ve evhaynâ (وَأَوْحَيْنَا)

        "Ve yine vahyettik" manasındadır. Kesintisizliği bildirir.

        ilâ (إِلَىٰ) ibrâhîme (إِبْرَاهِيمَ)

        Arthur Jeffery, bu ismin İbranice "Abrâhâm" ve Süryanice "Abrâhâm/Abrâhêm" kökünden geldiğini, tüm monoteist dinlerin (İbrahimi geleneğin) mutlak kurucu atası olarak kabul edildiğini tesciller.

        ve ismâîle (وَإِسْمَاعِيلَ)

        Arthur Jeffery, İbranice "Yişmâ'êl" (Tanrı işitir) kökünden Arapçaya geçtiğini kaydeder.

        ve ishâka (وَإِسْحَاقَ)

        Arthur Jeffery, İbranice "Yıshâk" (güler) kökünden Arapçaya süzüldüğünü belirtir.

        ve ya'kûbe (وَيَعْقُوبَ)

        Arthur Jeffery, İbranice "Ya'kôb" ve Süryanice "Ya'kûb" kökenini teyit eder. Kur'an, İbrahim ve onun biyolojik/teolojik soy ağacını (İsmail, İshak, Yakup) kesintisiz bir vahiy şebekesi olarak birbirine bağlar.

        vel esbâtı (وَالْأَسْبَاطِ)

        İbn Fâris, s-b-t kökünün "bir ağacın dalları, uzayıp giden kökler, torunlar ve aynı soydan gelen kabileler" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin doğrudan İbranicedeki "şebet" (kabile, oymak, Yakup'un 12 oğlundan türeyen kollar) kelimesinden Arapçaya girdiğini tesciller. Yakup'un soyundan gelen ve kendilerine vahiy indirilen o kabile/torun peygamberleri niteler.

        ve îsâ (وَعِيسَىٰ)

        Arthur Jeffery, bu özel ismin Süryanicedeki "Îşô'" formundan Arapçaya ve Kur'an lügatine geçtiğini teyit eder.

        ve eyyûbe (وَأَيُّوبَ) ve yûnuse (وَيُونُسَ) ve hârûne (وَهَارُونَ) ve suleymân(suleymâne) (وَسُلَيْمَانَ)

        Arthur Jeffery, bu isimlerin de Semitik havzadan geldiğini; Eyyûb'un "İyyôb", Yûnus'un "Yônâ", Hârûn'un "Aharôn" ve Süleymân'ın "Şelômô/Şlemûn" kökenli olduğunu tesciller. Angelika Neuwirth, peygamberlerin ayetteki bu sıralanış biçimini (Nuh, İbrahim ailesi, İsa, Eyüp, Yunus, Harun, Süleyman) Geç Antik Çağ edebi geleneği ekseninde tahlil eder; Kur'an'ın bu isimleri kronolojik bir tarih kitabı (annals) sırasıyla dizmediğini; tam aksine her birinin temsil ettiği spesifik bir teolojik imtihanı, kurtuluşu veya krallığı (örneğin Eyüp'ün sabrı, Süleyman'ın ihtişamı, İsa'nın mistisizmi) harmanlayarak, zamandan münezzeh ve eşzamanlı bir "kurtuluş tipolojisi ve vahiy havuzu" kurguladığını, bunun salt bir tarihsel listeleme değil, devasa bir tematik/eskatolojik argüman inşası olduğunu detaylandırır.

        ve âteynâ (وَآتَيْنَا)

        İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, bir şeyi bilfiil vermek, ulaştırmak ve lütfetmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Vahyin "ilham etme" (evhayna) aşamasından, somut bir metnin/lütfun "verilmesi/teslim edilmesi" (âteynâ) aşamasına geçişini niteler.

        dâvûde (دَاوُودَ)

        Arthur Jeffery, ismin İbranice "Dâvîd" kökünden Arapçaya süzüldüğünü teyit eder.

        zebûrâ (زَبُورًا)

        İbn Fâris, z-b-r kökünün "taşa veya sert bir cisme kazıyarak yazmak, sağlamlaştırmak, derin iz bırakmak ve kitap" manalarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak İbranice "mizmôr" (mezmur, ilahi şarkı) ve Süryanice "mazmûrâ" kelimelerinden türediğini veya Arapçadaki yazmak (z-b-r) köküyle harmanlandığını tesciller. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Davud'a Zebur'u verdik" beyanını peygamberlik kurumunun o muazzam zenginliği bağlamında analiz eder; ilahi iletişimin (vahyin) sadece sert hukuki kurallar (şeriat) ve azap tehditlerinden ibaret olmadığını; Allah'ın Davud'a verdiği Zebur ile, vahyin aynı zamanda lirik, coşkulu, şiirsel, sanatsal ve kalbî/müzikal (mezmurlar) boyutunu da yeryüzüne indirdiğini; peygamberlerin tek tip mekanik elçiler değil, vahyin estetiğini ve hukuki ağırlığını aynı anda taşıyan devasa ve çeşitli bir koro (ven nebiyyîn) olduklarını sarsıcı bir estetikle vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X