لٰكِنِ الرَّاسِخُونَ فِي الْعِلْمِ مِنْهُمْ وَالْمُؤْمِنُونَ يُؤْمِنُونَ بِمَٓا اُنْزِلَ اِلَيْكَ وَمَٓا اُنْزِلَ مِنْ قَبْلِكَ وَالْمُق۪يم۪ينَ الصَّلٰوةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَالْمُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۜ اُو۬لٰٓئِكَ سَنُؤْت۪يهِمْ اَجْراً عَظ۪يماً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 162. Ayet
Daralt
X
-
Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla müminler -ki bunlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler- namazı kılanlar, zekatı verenler, Allah'a ve ahiret gününe inananlar başkadır. İşte onlara pek yakında büyük mükafat vereceğiz.
Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlar. Allah Teala burada ilimde derinleşmiş olanları istisna etmiştir. Rusuh, bir şeyin kalpte sağlam olarak yerleşmesidir. İlim kalpte yerleşmiş, iman kalpte yerleşmiştir, denilir. Onlar arasından ilimde derinleşmiş olanlarla müminler -ki bunlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler- namazı kılanlar mealindeki ilahi beyan hakkında Hz. Aişe'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Bu bir katip hatasıdır, o, "ve'l-mukimune's-salate ve'l-mu'tune'z-zekate" (وَالْمُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ) şeklindedir. İbn Mesud'un mushafında da "ve'l-mukimune's-salate ve'l-mu'tune'z-zekate" (وَالْمُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَالْمُؤْتُونَ الزَّكَاةَ) şeklindedir. Kisai şöyle demiştir: Bizim kıraatimiz, "ve'l-mukimine's-salate" (وَالْمُقِيمِينَ الصَّلَاةَ) şeklindedir; yani Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Onlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana inanırlar, namazı kılmak gerektiğine de inanırlar; tıpkı Allah Teala'nın Bakara suresinde "asıl erdemli kişi, Allah'a iman edendir" buyurması gibi. Bunun anlamı şudur: Asıl erdem, Allah'a iman etmektir. Bazıları şöyle demiştir: Onlar sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler ve namazı kılanlara, yani peygamberlere. Hafsa'nın mushafında ise şöyle kaydedilmiştir: "Lakini'r-rasihune ... ecren azimen" (لَكِنِ الرَّاسِخُونَ ... أَجْرًا عَظِيمًا) Onlardan ilimde derinleşmiş olanlar ve müminler sana indirilene ve senden önce indirilmiş olana iman ederler. Namaz kılmak ve zekat vermek emrine iman ederler, Allah'a ve ahiret gününe inananlara büyük mükafat vereceğiz". Ubey b. Kab'ın rivayeti de (وَالْمُقِيمُونَ الصَّلَاةَ) şeklindedir.
Yorumu Yorumla
-
lâkini (لَٰكِنِ)
İbn Fâris, kendisinden önceki hükmü düzelten, telafi eden ve yeni bir istisna/durum başlatan "fakat, lakin, aksine" manasındaki istidrak edatı olduğunu belirtir. Önceki ayetlerde (Nisa 160-161) şiddetle kınanan o faizci, zalim ve iftiracı Yahudi kitlesinin içinden, fıtratını bozmamış olan dürüst ve hakiki grubu keskin bir hatla ayırarak sahneye çıkarır.
er-râsihûne (الرَّاسِخُونَ)
İbn Fâris, r-s-h kökünün "bir şeyin yere/merkeze sarsılmaz bir şekilde yerleşmesi, sabitlenmesi, kök salması ve derinleşmesi" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ilimde rüsuh (derinleşme)" kavramının; şüphe rüzgârlarıyla savrulan yüzeysel bilginin tam zıddı olarak, aklın ve kalbin hakikatte sarsılmaz bir şekilde kök salmasını, ontolojik bir sükûnete ve mutlak idrake ulaşmasını tanımladığını açıklar. Toshihiko Izutsu, "râsihûn" (derinleşenler) kelimesini Kur'an epistemolojisi ekseninde tahlil eder; Ehl-i Kitab'ın çoğunluğunu zehirleyen o dogmatik, şekilci ve kibirli "bilgi" (zan) anlayışının ontolojik alternatifi olarak; ilmi bir tahakküm/kibir aracı değil, mutlak teslimiyetin ve tevazunun zemini olarak kurgulayan o nadir ve entelektüel/ahlaki zirveyi detaylandırır.
fîl ilmi (فِي الْعِلْمِ)
İbn Fâris, a-l-m kökünün "bir şeyin hakikatini idrak etmek, eşyayı diğerinden ayıran kesin iz ve bilgi" anlamlarına geldiğini belirtir. Aklın o sarsılmaz kök salışının (rüsuh) gerçekleştiği alanı (ilmi/vahyi) niteler.
minhum (مِنْهُمْ)
"Onlardan (o Yahudi toplumunun içinden)" manasına gelen edat ve zamir birleşimidir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, Kur'an'ın bu "minhum" (onların içinden) ibaresini devasa bir sosyolojik ve teolojik adalet beyanı olarak inceler; Kur'an'ın, tarihin en feci suçlarını işleyen bir topluluğu anlatırken bile asla "toptancı bir ırkçılık" veya genelleme yapmadığını, liyakati ve fıtratı etnik kimliğin mutlak surette üstünde tutarak o dürüst azınlığı (Abdullah b. Selam gibi isimleri) cımbızla çekip ilahi korumaya/övgüye aldığını sarsıcı bir rasyonaliteyle vurgular.
vel mu'minûne (وَالْمُؤْمِنُونَ)
İbn Fâris, e-m-n kökünün "korkunun zıddı olarak güvenmek, emniyette olmak ve tasdik etmek" manalarına geldiğini belirtir. İlimde derinleşen o özel kitleyle birlikte, vahye dürüstçe teslim olan genel inananlar kadrosunu da aynı şerefli paydada buluşturur.
yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)
Tekrar e-m-n kökünden gelen bilfiil "iman ederler / tereddütsüz güvenirler" eylemidir.
bimâ (بِمَا) unzile (أُنْزِلَ)
İbn Fâris, n-z-l kökünün "yukarıdan aşağıya inmek, konaklamak" manasına geldiğini belirtir. İlahi dikey eksenden yeryüzüne "indirilen şeye (vahye)" işaret eder.
ileyke (إِلَيْكَ)
"Sana doğru / doğrudan sana." (Hz. Muhammed'e vahyedilen Kur'an'a).
ve mâ (وَمَا) unzile (أُنْزِلَ) min kablike (مِنْ قَبْلِكَ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün "sonranın zıddı olarak önce, yüzleşme" manasına geldiğini belirtir. "Ve senden öncekilere indirilenlere (Tevrat, İncil, Zebur)" manasını taşır. Gabriel Said Reynolds, "senden öncekine ve sana indirilene iman" vurgusunu Geç Antik Çağ teopolitiği bağlamında analiz eder; Kur'an'ın monoteist geleneği (Ehl-i Kitap mirasını) bütünüyle reddedip yepyeni bir din icat etmediğini; aksine, o mirası hurafelerden (faiz, iftira, tahrifat) temizleyerek aslına döndüren ve kucaklayan devasa bir "evrensel İbrahimi bütünlük" şuurunu inşa ettiğini, gerçek müminin tarihsel vahiy zincirini parçalamayan (bütüncül) aklını tescillediğini detaylandırır.
vel mukîmîne (وَالْمُقِيمِينَ)
İbn Fâris, k-v-m kökünün "ayağa kalkmak, dik durmak, nizam, ikame etmek ve hakkını vererek yerine getirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" kavramının sıradan, mekanik bir yapma eylemi olmadığını; bir şeyi bütün şartları, rükünleri ve ruhsal derinliğiyle sarsılmaz bir sütun gibi "ayakta tutmak ve inşa etmek" olduğunu açıklar. Arapça gramerinde bu kelimenin önceki merfu (ötreli) kelimelere uymayıp mansub (üstünlü) gelmesi, o eyleme duyulan devasa saygıyı ve özel tahsisi (övme kastını) mühürler.
es-salâte (الصَّلَاةَ)
İbn Fâris, s-l-v kökünün "dua, ibadet, ateşe tutmak ve yönelmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "tselotha" (kurumsal ibadet/dua) kökünden geldiğini kaydeder. Dikey boyuttaki mutlak ilahi iletişimi niteler.
vel mu'tûne (وَالْمُؤْتُونَ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek ve bir şeyi bilfiil vermek, ulaştırmak, teslim etmek" manalarına geldiğini belirtir.
ez-zekâte (الزَّكَاةَ)
İbn Fâris, z-k-v kökünün "artmak, bereket, çoğalmak, temizlenmek ve arınmak" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, mülkün ve servetin bir kısmını ihtiyaç sahiplerine vererek (zekat); hem o malı sosyolojik bereketsizlikten ve haksızlıktan "temizlemeyi" hem de insanın kendi ruhunu o feci cimrilik, faiz (riba) ve istifçilik kirinden "arındırmasını/tezkiye etmesini" tanımladığını belirtir. (Önceki ayetteki kan emici faiz/riba sisteminin mutlak ve ahlaki anti-tezidir).
vel mu'minûne (وَالْمُؤْمِنُونَ)
Yine "Ve tereddütsüz inananlar" nitelemesidir.
billâhi (بِاللَّهِ) vel yevmil (وَالْيَوْمِ) âhiri (الْآخِرِ)
İbn Fâris, e-h-r kökünün "ilk/önce kelimesinin zıddı olarak son, nihayet" manasına geldiğini belirtir. "Allah'a ve Son Gün'e (Ahirete)." Angelika Neuwirth, Ahiret vurgusunun Kur'an teolojisindeki (Geç Antik Çağ bağlamındaki) yerini tahlil eder; yeryüzündeki eylemlerin başıboş bırakılmadığını, iyiliğin ve zulmün o devasa kozmik mahkemede (Son Gün'de) mutlak bir teleolojik (amaca yönelik) rotaya ve hesaplaşmaya bağlanacağını, imanın merkez motorunun bu "sorumluluk bilinci" olduğunu kaydeder.
ulâike (أُولَٰئِكَ)
"İşte o kimseler" manasındadır. Bütün bu entelektüel derinliğe (rüsuh), dikey (namaz) ve yatay (zekat) ahlaka sahip o elit ve dürüst kadroyu işaretleyerek sahneye çıkarır.
senu'tîhim (سَنُؤْتِيهِمْ)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "bir şeyi bilfiil vermek, ulaştırmak" manasına geldiğini belirtir. Başındaki gelecek zaman edatı (se) ile, "Yakında/gelecekte onlara kendi katımızdan kesinlikle vereceğiz" vaadini ve lütfunu başlatır.
ecran (أَجْرًا)
İbn Fâris, e-c-r kökünün "yapılan bir hizmetin, emeğin veya eylemin karşılığında ödenen tam bedel" manalarına geldiğini belirtir.
azîmâ (عَظِيمًا)
İbn Fâris, a-z-m kökünün "büyüklük, ululuk, insanın kemikleri ve azamet" anlamlarına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin kapanışındaki bu "devasa/yüce ödül" (ecran azîmâ) ifadesinin teolojik ve psikolojik mimarisini analiz eder; önceki ayetlerde insanların mallarını faizle yiyen o yozlaşmış kitleye vaat edilen "acı verici azabın" (azâben elîmâ) tam zıddı olarak; ilimde derinleşen, ahlakını koruyan ve hakikati parçalamayan bu dürüst (râsih) azınlığa yönelik muazzam bir "ilahi rehabilitasyon, taltif ve ontolojik adalet şöleni" kurgulandığını sarsıcı bir estetikle detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla