وَلِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَلَقَدْ وَصَّيْنَا الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْكِتَابَ مِنْ قَبْلِكُمْ وَاِيَّاكُمْ اَنِ اتَّقُوا اللّٰهَۜ وَاِنْ تَكْفُرُوا فَاِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَمَا فِي الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَنِياًّ حَم۪يداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 131. Ayet
Daralt
X
-
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle 'İtaatsizlikten sakının' diye emretmiştik. Eğer inkâra saparsanız biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye lâyıktır.
Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle 'İtaatsizlikten sakının' diye emretmiştik. Allah Teâlâ bütün insanlara "Allah'a itaatsizlikten sakının" diye emretmiştir. Sonra Cenâb-ı Hakk'ın Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle 'İtaatsizlikten sakının' diye emretmiştik buyruğunda geçen "vessayna" kelimesinin, "emrettik" anlamına geldiği söylenmiştir. Bu kelimenin "farz kıldık" anlamına geldiği de söylenmiştir: Kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle 'İtaatsizlikten sakının' diye farz kıldık.
Allah'a itaatsizlikten sakının. Şöyle denilmiştir: Cenâb-ı Hak onlara Allah'ı bir kabul etmeleri ve şirkten sakınmalarını emretmiştir. Mukātil şöyle demiştir: Allah'tan sakının, yani Allah'ı bir kabul edin. Allah'tan sakının beyanına "Allah'ın size emrettikleri ve yasakladıkları konularında O'na itaat edin" anlamı da verilmiştir. Sözkonusu beyanın şu mânaya gelmesi de muhtemeldir: Allah'ın azabından ve intikamından sakının, O'nu bırakıp başkasına kulluk etmeyin. Şayet inkâra sapıp size emrettiklerinden ve yasakladıklarından sakınmazsanız biliniz ki, göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. Cenâb-ı Hak bunu, Sizden önce kendilerine kitap verilenlere ve size kesinlikle 'İtaatsizlikten sakının' diye emretmiştik beyanından sonra belirtmiştir, tâ ki O'nun insanların kulluğuna ihtiyacı olduğu yahut bunda kendi menfaati bulunduğu için emretmediğini bilmiş olsunlar. Zaten göklerin ve yerin mülkiyeti kendisine ait olan bir varlığın başkasına ihtiyacı ve ondan fayda görmesi sözkonusu değildir. Fakat Cenâb-ı Hak bunu, insanların kendi ihtiyaçları ve kendi menfaatleri için olduğunu bilsinler diye emretmiştir. Görmez misin ki Yüce Mevlâ beyanını şöyle devam ettirmiştir: Allah'ın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. O her türlü övgüye lâyıktır. O'nun hiçbir şeye ihtiyacı yoktur, yani sizin kulluğunuza ve itaatinize. O her türlü övgüye lâyıktır, yani otoritesinde ve idaresinde. Başka bir anlatımla ezelden beri yaratıklara ihtiyacı yoktur, fiillerinde övgüye layıktır. Fiilinde övgüye layık olan, yaptığını sağlam ve doğru yapar, yahut yarattıklarına ihsanını ve nimetlerini tam verir.
Yorumu Yorumla
-
ve lillâhi (وَلِلَّهِ)
İbn Fâris, aidiyet ve mülkiyet bildiren edat ile Allah lafzının birleşimi olduğunu belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bir önceki ayette evlilik krizleri ve ayrılık durumunda Allah'ın lütfunun genişliğini bildiren beyanın hemen ardından gelen bu "mutlak mülkiyet" vurgusunu analiz eder; yeryüzündeki en mahrem krizlerin, nafakaların veya rızık endişelerinin çözümünün, doğrudan doğruya sınırları çizilemeyen bu devasa ve evrensel "kozmik mülkiyetin sahibine" (Allah'a) teolojik bir rasyonaliteyle bağlandığını detaylandırır.
mâ fîs semâvâti (مَا فِي السَّمَاوَاتِ)
İbn Fâris, s-m-v kökünün "yüksek olmak, yukarıda bulunmak, yücelik ve tavan" anlamlarına geldiğini belirtir. Göklerde var olan soyut/somut her şeyi kapsar.
ve mâ (وَمَا)
"Ve her ne varsa" manasındaki atıf ve genellik edatıdır.
fîl ardı (فِي الْأَرْضِ)
İbn Fâris, e-r-d kökünün "yeryüzü, taban, aşağıda olan ve coğrafya" manalarına geldiğini belirtir. Angelika Neuwirth, gökler ve yer (semâvât ve ard) ikileminin Geç Antik Çağ kozmolojisi eksenindeki yerini inceler; Kur'an'ın bu formülle sadece fiziksel evreni değil, melekut alemi ile beşeriyetin eylem sahası olan dünyayı aynı tekil otoritenin (monoteizmin) yargısına ve şaşmaz mülkiyetine mutlak surette eşitlediğini teyit eder.
ve lekad (وَلَقَدْ)
Cümleyi pekiştiren, şüpheyi kaldıran ve devamındaki hükmün/eylemin kesinliğini sarsılmaz bir dille mühürleyen tahkik ve yemin edatlarıdır.
vassaynâ (وَصَّيْنَا)
İbn Fâris, v-s-y kökünün "bir şeyi bir şeye ulaştırmak, bağlamak, kesin emir vermek ve vasiyet etmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tef'il babında kullanılan bu fiilin, sadece sıradan bir öğüt veya tavsiye olmadığını; ilahi otoritenin son derece ciddi, ısrarlı ve bağlayıcı bir şekilde dayattığı evrensel hukuki/ahlaki direktifi tanımladığını açıklar.
ellezîne (الَّذِينَ)
Hükmün muhataplarına işaret eden çoğul ilgi zamiridir.
ûtu (أُوتُوا)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, bir şeyi bir yere ulaştırmak ve verilmek" manasına geldiğini belirtir. Edilgen yapıda olup, lütfun verilişini bildirir.
el-kitâbe (الْكِتَابَ)
İbn Fâris, k-t-b kökünün "yazmak, harfleri birbirine bağlamak ve ilahi hüküm" manalarına geldiğini belirtir. Gabriel Said Reynolds, "Kendilerine kitap verilenler" (ûteul kitâbe) tamlamasının Kur'an'daki dinler tarihi fonksiyonunu inceler; İslam'ın getirdiği ahlaki yasaların tarihsiz bir boşluğa inmediğini, bizzat Yahudi ve Hristiyanları da kapsayan o kadim, evrensel ve sarsılmaz "İbrahimi monoteist hukuk silsilesinin" meşru ve devam eden bir parçası (vasiyeti) olduğunu vurgular.
min kablikum (مِنْ قَبْلِكُمْ)
İbn Fâris, k-b-l kökünün "önce, yüzleşmek ve geçmiş zaman" manasına geldiğini kaydeder. Müslümanlardan önceki o tarihi nesilleri niteler.
ve iyyâkum (وَإِيَّاكُمْ)
"Ve sizi de" manasında, muhatapları (Kur'an'a inananları) da hiçbir ayrıcalık gözetmeksizin aynı evrensel ilahi yasanın, aynı vasiyetin içine kesin olarak dahil eden zamirdir.
eni (أَنِ) ittekullâhe (اتَّقُوا اللَّهَ)
İbn Fâris, v-k-y kökünün "insanın kendisine zarar verecek şeylerden sakınması, korunması, kalkan edinmesi ve korku" anlamlarına geldiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, "Allah'a karşı takvalı olmak/O'ndan sakınmak" şeklindeki bu ortak emrin teolojik omurgasını analiz eder; takvanın salt korkuya dayalı pasif bir duygu olmadığını, bizzat eylemle gösterilen, hukuku koruyan, adaleti ayakta tutan ve insanın içsel yozlaşmasına (şirke) karşı ördüğü aktif, varoluşsal ve evrensel bir "ontolojik ahlak zırhı" olduğunu detaylandırır.
ve in (وَإِنْ)
Cümleyi şarta bağlayan "ve eğer, şayet" manasındaki bağlaçtır. İtaatin (takvanın) zıddı olan alternatif eyleme kapı aralar.
tekfurû (تَكْفُرُوا)
İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, nimeti inkar etmek ve nankörlük" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, takvanın tam zıddı olarak; insanın o evrensel ilahi yasaya nankörlük edip, aklın ve vahyin getirdiği gerçeğin üzerini bilerek/kibirle örtmesini ve dinden/itaatten çıkmasını tanımlar.
fe inne (فَإِنَّ)
Kesinlik bildiren ve hükmün şaşmazlığını mühürleyen edattır.
lillâhi mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı (لِلَّهِ مَا فِي السَّمَاوَاتِ وَمَا فِي الْأَرْضِ)
Ayetin başındaki kozmik mülkiyet vurgusunun kelimesi kelimesine tekrar edilmesidir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu edebi tekrarın feci retorik gücünü inceler; insanın nankörlük ederek, dinden çıkarak (küfür) veya evrensel hukuku çiğneyerek Allah'ın mülkünden zerre kadar bir şey eksiltemeyeceğini; O'nun o devasa kozmik mülkiyetinin ve iktidarının insan iradesine, duasına veya inancına asla muhtaç olmadığını bildiren, beşeri kibri ezip geçen mutlak bir "ilahi ihtiyaçsızlık/istiğna" manifestosu olduğunu sarsıcı bir netlikle vurgular.
ve kâne (وَكَانَ)
İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, bir halde bulunmak" manasına geldiğini kaydeder. İlahi sıfatların zamandan münezzeh, ebedi ve sarsılmaz bir gerçeklik olduğunu bildirir.
allâhu (اللَّهُ)
Yaratıcı'nın özel ismidir.
ğaniyyen (غَنِيًّا)
İbn Fâris, ğ-n-y kökünün "ihtiyacın bitmesi, hiçbir şeye muhtaç olmamak, kifayet etmek, tamlık ve mutlak zenginlik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın sıfatı olarak (Ğanî); varlığının, otoritesinin ve mülkünün devamı için hiçbir yaratılmışın varlığına, imanına, ibadetine veya yardımına ontolojik olarak zerre kadar muhtaç olmayan o yegane "Mutlak Müstağni" makamını tanımlar.
hamîdâ (حَمِيدًا)
İbn Fâris, h-m-d kökünün "övmek, şükretmek, noksanlıklardan tenzih etmek, yüceltmek ve güzel anmak" manalarına geldiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin kapanışında "Ğanî" ve "Hamîd" sıfatlarının yan yana gelişinin teolojik kusursuzluğunu analiz eder; Allah'ın kullarına muhtaç olmayacak kadar devasa bir iktidara/zenginliğe (Ğanî) sahip olduğunu, ancak bu zenginliğin zorba, zalim veya kibirli bir ilgisizlik olmadığını; bizzat kendi zatında ve yasalarında sonsuz övgüye, estetiğe, lütfa ve teşekküre layık olan (Hamîd) bir kusursuzluk barındırdığını, insanın o küfrüne/nankörlüğüne (tekfurû) karşı ilahi nizamın kendi varoluşsal ihtişamıyla ve rasyonel adaletiyle ayakta durduğunu detaylandırarak ayeti mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla