اِنَّ اللّٰهَ لَا يَغْفِرُ اَنْ يُشْرَكَ بِه۪ وَيَغْفِرُ مَا دُونَ ذٰلِكَ لِمَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَنْ يُشْرِكْ بِاللّٰهِ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالاً بَع۪يداً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 116. Ayet
Daralt
X
-
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Allah'a ortak koşan büsbütün sapıtmıştır.
Günahların Bağışlanması
Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu âyette, kişinin her günah sebebiyle -Havâric'in iddia ettiği gibi- müşrik olmayacağının delili bulunmaktadır, çünkü Kur'ân-ı Kerîm, günahları taksime tâbi tutmuştur. Bu arada bazı günahların affedilmesinin, ifadede gizli olarak bulunan tövbe sayesinde oluştuğunu ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü şirk de tövbe ile affedilir. Şu halde Hâricîler'in görüşü kökten yanlıştır. Ayet aynı zamanda büyük günah işleyen birinin tövbe etmedikçe bağışlanması mümkün değildir diyenlerin iddialarının da asılsız olduğunu göstermektedir, çünkü Allah Teâlâ, kendi zatına, günahları bağışlama iradesini nispet etmiştir. Bizim bu söylediklerimizde, aynı zamanda, Allah'ın sözleri ve fiillerinden hikmetsizliğin ortadan kaldırılması sözkonusudur. Bizim bu söylediklerimiz (Havâric ve Mûtezileden oluşan) iki grubu da bağlayıcı mahiyettedir. Şimdi, küçük günah işleyeni bile küfre nispet eden Havâric'in görüşünü reddeden husus şudur: Peygamberler ile velîler bile küçük günah işlemişlerdir. Sahibini küfre sevkeden bir günah nübüvvet ve velâyeti düşürür. Şu halde peygamberlere imanı bu nitelikte olan kişinin kendisi, onlara inanmaktadır. Bu konuda Mûtezile'nin iddialarına gelince, Cenâb-ı Hak, peygamberleri yalvararak ve ürpererek, korkarak ve ümit ederek ve işledikleri zellelerden dolayı ağlayarak kendisine dua etmekle, duaları kabul edilinceye kadar da tazarru ve niyazda bulunmakla nitelemektedir. Şayet onların işledikleri günahlarda hikmet açısından azap ihtimali bulunmasaydı, bu yaptıkları dua ve niyazlarla haddi aşmış, Allah'ı da zulmeden ve kendisinden korunulması gereken biri olarak nitelemiş olurlardı. Bu ise zellelerden daha büyük bir günahtır. Bu, küçük günah işleyenlerin bağışlanacağı, dolayısıyla cezalandırmanın hikmet dışında kalacağına dair Mûtezile'nin iddiasına da, aynı günah sebebiyle o kişiden iman niteliğinin yok olacağı şeklindeki Hâricîler'in iddiasına da aykırıdır. Hatalardan korunmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz, ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu ilâhî beyanın inançta şirk mânasına gelmesi muhtemeldir; bu, kişinin rab ve ilâh olma konusunda Allah'a başka birini ortak kabul etmesidir. İkincisi de ibadette O'na başka birini ortak kılmasıdır. Bunların hepsi yüce Allah'a şerik koşma anlamına gelir. Zira bir insanın, rab ve ilâh olarak Allah'a başka birini ortak kılmasıyla, ibadetinde O'na birini ortak bilmesi arasında fark yoktur. Yüce Allah'ın şöyle buyurduğunu bilmez misin! Önce "Sizin ilâhınız sadece bir ilâhtır"; âyetin sonunda da şöyle demiştir: "Kimse Rabbine ibadette hiçbir şeyi ortak koşmasın!" Cenâb-ı Hak burada, ulûhiyyette ve rubûbiyyete ortak koşmakla, ibadette ortak koşmayı birleştirmiş ve her ikisini de Allah'a şirk koşmak olarak saymıştır. Başarıya ulaşmak ancak Allah'ın yardımıyla mümkündür.
Ondan başkasını dilediği kimseler için bağışlar. Bu ilâhî beyanın Mûtezile'nin iddia ettiği mânaya gelmesi muhtemel değildir. Onlara göre Cenâb-ı Hak mağfireti, dilediği günahlar hakkında vâdetmiş, sonra da "Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız küçük günahlarınızı örteriz" meâlindeki âyetle bunu küçük günahlar olarak açıklamış ve böylece büyük günahlar hakkındaki tehdit devam etmiştir. Aslında günah konusunda, âyetteki bağışlama vâdi devam etmektedir, şöyle de denilmiştir: Dilediği kimseler için ifadesi günahları bağışlanan kişilerden kinâyedir, affedilen günahlardan ve suçlardan değil. Şahıslardan kinâye olan âyeti, günahlara tahsis etmek doğru değildir. Zira Cenâb- Hak "mâ şâe" yani dilediği şeyi dememiş, "li-men yeşâu" dilediği kişiyi demiştir, bu da şahıslardan kinâyedir. Tehdit ifade eden âyetler ise kimler için gelmişse, onlar hakkında hakikat mânasına gelir. Sözü edilen şeyle ilgili gelenin, bu konuya hamledilmemesi daha uygundur. Cenâb-ı Hak "li-men yeşâu" yani dilediği kimseler için dedikten sonra, bu onlardaki küçük günahların hikmet gereği bağışlandığını, vâd olmadığını, âyetin de tanımlama anlamına geldiğini gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
innallâhe (إِنَّ اللَّهَ)
Cümleyi şüphesiz ve tartışılamaz bir ilahi hükme bağlayan tekit (pekiştirme) edatı olan "inne" ile Yaratıcı'nın özel isminin birleşimidir. Hükmün mutlak ve evrensel olduğunu mühürler.
lâ yağfiru (لَا يَغْفِرُ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, kirlenmekten korumak, çirkinliği gizlemek ve bağışlamak" anlamlarına geldiğini belirtir. Başındaki olumsuzluk edatıyla (lâ), ilahi otoritenin bu spesifik günahı (şirki) hiçbir şekilde "örtmeyeceğini, affetmeyeceğini ve muaf tutmayacağını" kesin bir dille ilan eder.
en yuşrake (أَنْ يُشْرَكَ)
İbn Fâris, ş-r-k kökünün "iki şeyin birbirine karışması, ortaklık kurmak, denk tutmak ve pay sahibi olmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın mutlak otoritesine, mülküne ve uluhiyetine bir başkasını (putu, ideolojiyi veya şahsı) denk tutma cürmünü tanımlar. Toshihiko Izutsu, şirkin Kur'an teolojisindeki ontolojik mahiyetini analiz eder; Allah ile kul arasındaki o mutlak dikey hiyerarşiye (Rabb-abd ilişkisine) sahte ilahları yatay bir otorite olarak ekleme girişiminin sıradan bir ahlaki kusur olmadığını, ilahi egemenliğe doğrudan savaş açan feci bir "varoluşsal ihanet ve teolojik isyan" olduğunu vurgular.
bihî (بِهِ)
"O'na" manasında, ortak koşma eyleminin yöneldiği mutlak, tek ve biricik otoriteyi (Allah'ı) bildiren zamir ve edat birleşimidir.
ve yağfiru (وَيَغْفِرُ)
İbn Fâris, ğ-f-r kökünün "örtmek ve bağışlamak" manasına geldiğini kaydeder. Bir önceki mutlak af yasağının ardından gelerek, ilahi rahmetin diğer eylemler için hala devasa bir şekilde açık ve devrede olduğunu bildirir.
mâ dûne (مَا دُونَ)
İbn Fâris, d-v-n kökünün "bir şeyin aşağısında, berisinde, ötesinde veya dışında kalan kısım" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, şirk derecesine ulaşmayan, ontolojik ihanet barındırmayan daha alt seviyedeki tüm beşeri günahları ve kusurları nitelediğini açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu "şirkin aşağısında kalanlar/dışındakiler" (mâ dûne) ifadesinin İslam teoloji hukukundaki sarsıcı esnekliğini inceler; mutlak ve affedilmez olan yegane kırmızı çizginin (şirk) netleştirilmesinin ardından, geriye kalan tüm beşeri günahların, cinayetlerin ve ahlaki zaafların ilahi iradenin devasa rahmet havuzuna (affedilme potansiyeline) dahil edildiğini, bunun İslam'da umutsuzluğu yasaklayan muazzam bir eskatolojik güvence olduğunu detaylandırır.
zâlike (ذَٰلِكَ)
İşaret zamiridir. Öncesinde zikredilen o mutlak ve büyük günaha (şirke) işaret ederek sınırın nerede çizildiğini netleştirir.
limen (لِمَنْ) yeşâu (يَشَاءُ)
İbn Fâris, ş-y-e kökünün "bir şeyin var olmasını istemek, irade etmek ve dilemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde bunun rastgele bir heves olmadığını; mutlak bilgiye, hikmete ve adalete dayanan sorgulanamaz ilahi tercih ve özgürlük makamını tanımladığını aktarır.
ve men (وَمَنْ)
Şart ve genellik bildiren "her kim, kim ki" anlamındaki edattır.
yuşrik (يُشْرِكْ) billâhi (بِاللَّهِ)
İbn Fâris, ş-r-k kökünün "ortak koşmak ve denk tutmak" manasına geldiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayet içinde şirkin ikinci kez tekrar edilmesini (ve men yuşrik billah) tahlil eder; Kur'an'ın bu ayetle sadece soyut putperestliği değil, güç, servet, asabiyet veya kibir gibi insan fıtratını bütünüyle çürüten ve ilahi sözleşmeyi (misakı) tek taraflı yırtıp atan her türlü gizli/açık "otorite sapmasını" nihai bir teolojik kumpas olarak lanetlediğini detaylandırır.
fekad (فَقَدْ)
Cümleyi şarta bağlayan (fe) ve ardından gelen cümlenin hiçbir şüphe barındırmayan, tartışılamaz bir kesinlikte olduğunu mühürleyen tahkik (kad) edatının birleşimidir.
dalle (ضَلَّ)
İbn Fâris, d-l-l kökünün "doğru istikametten sapmak, hedeften uzaklaşmak, kaybolmak ve helak olmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın doğru yoldan (haktan ve hakikatten) kasti bir inatla veya cehaletle kopuşunu tanımlar.
dalâlen (ضَلَالًا)
İbn Fâris, aynı kökten gelen (d-l-l) ve eylemi pekiştiren mutlak mef'ul (masdar) yapısı olduğunu kaydeder. Toshihiko Izutsu, dalalet kavramının bedevi lügatindeki o korkunç kökenini inceler; kelimenin aslen uçsuz bucaksız, işaretsiz ve acımasız çölde rotasını kaybeden bir bedevinin durumunu (fiziksel kayboluşu ve kaçınılmaz ölümü) anlattığını, Kur'an'ın bu ölümcül fiziksel metaforu alıp, şirke sapan insanın "teolojik ve ruhsal evrende o feci şekilde kayboluşunu ve ontolojik ölümünü" nitelemek için kullandığını vurgular.
baîdâ (بَعِيدًا)
İbn Fâris, b-a-d kökünün "yakınlığın zıddı olarak uzaklık, mesafe, kopukluk ve erişilmezlik" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, hakikat merkezinden aklın alamayacağı kadar uzağa savrulmayı tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki "uzak bir sapkınlıkla saptı" (dalâlen baîdâ) tamlamasının edebi ve eskatolojik dehşetini analiz eder; şirke düşen kişinin sadece basit bir yol hatası yapmadığını, geri dönüşü (tevbesi) neredeyse imkansız olan, ilahi rahmet merkezinden fersah fersah uzağa savrulduğu kör, kapkaranlık ve dipsiz bir "ontolojik uçuruma" yuvarlandığını sarsıcı bir şekilde resmederek ayeti mühürlediğini detaylandırır.
Yorum
Yorum