Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 101. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 101. Ayet

    وَاِذَا ضَرَبْتُمْ فِي الْاَرْضِ فَلَيْسَ عَلَيْكُمْ جُنَاحٌ اَنْ تَقْصُرُوا مِنَ الصَّلٰوةِۗ اِنْ خِفْتُمْ اَنْ يَفْتِنَكُمُ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۜ اِنَّ الْكَافِر۪ينَ كَانُوا لَكُمْ عَدُواًّ مُب۪يناً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-iżâ darabtum fî-l-ardi feleyse ‘aleykum cunâhun en taksurû mine-ssalâti in ḣiftum en yeftinekumu-lleżîne keferû(c) inne-lkâfirîne kânû lekum ‘aduvven mubînâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Şüphesiz kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır."

      Namazı Kısaltmak ve Korku Namazı

      Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur. Cenâb-ı Hak bu âyette insanın sefere çıktığı ve kâfirlerin kendisini gafil avlamasından korktuğu takdirde namazı kısaltmasını mubah kılmış, fakat onun neresinde kısaltma yapacağını açıklamamıştır. Yüce Allah'ın âlimlerimizin söylediği gibi rekâtlarda kısaltma yapılmasını murad etmiş olması muhtemeldir. Rükûu, secdeyi ve kıyâmı îmâ ile yapmak şeklinde bir kısaltmayı kastetmiş olması da ihtimal dâhilindedir. Nitekim "Bir şeyden korkarsanız yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz" meâlindeki âyette korkan insanın namazı îmâ ile kılmasına ruhsat vermiştir. Cemaatle kılmayı kısaltmayı (terketmeyi) da kastetmiş olabilir, zira korku halinde bu da mubahtır. Şunu da belirtmek gerekir ki bazıları bunu, namazın başlangıçta iki rekât olduğu, bilahare hazarda arttırıldığı, seferde ise aynen korunduğu şeklinde tevil etmiş; seferdeki iki rekâtı da korku halinde kısaltmaya ruhsat vermiş, dolayısıyla korku namazı bir rekâttır demişlerdir. İbn Abbas'ın şöyle söylediği rivayet edilmiştir: Cenâb-ı Hak, Peygamberinizin diliyle mukîmin namazını dört rekât, seferînin namazını iki rekât, korku namazını da bir rekât olarak farz kılmıştır. Aynı şey Câbir b. Abdullah'tan da rivayet edilmiştir: Korku namazı birer rekâttır. Başkaları ise Cenâb-ı Hak ancak korku halinde dört rekâtlık namazı iki rekât kılmaya ruhsat verdiğini söylemiş ve şöyle demişlerdir: Resûlullah (s.a.) güven halinde de namazı kısaltarak kılmamızın Allah'ın ikramı olduğunu bize bildirmiştir. Buna göre şu ortaya çıkmıştır ki Allah Teâlâ korku halinde namazı kısaltmayı caiz kıldığı gibi, korku halinin dışında kısaltmak da Sünnet'le sabit olmuştur. Bu âlimlere göre namazı kısaltmaktan maksat, dört rekâtlı namazların iki rekât halinde kılınmasıdır. İlk görüşü benimseyenlere göre ise korku halinde kılınan iki rekâtın bir rekât olarak kılınmasıdır. Başka bir grup âlim şöyle demiştir: Namazı kısaltmak Cenâb-ı Hakk'ın buyurduğu gibi ancak korku halinde caizdir. Bugün ise seferî olan biri namazı iki rekât olarak kılması kısaltma olmayıp Hz. Ömer'in "Peygamberinizin diline göre seferînin namazı kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır" sözüne göre kısaltma yapılmadan iki rekât olarak kılınan tam namazdır. Rivayet edildiğine göre bir adam Hz. Ömer'e Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur meâlindeki âyeti sormuş ve bugün insanlar emniyettedir, demiş; Hz. Ömer radiyallahu anh da şu cevabı vermişti: Senin hayret ettiğin gibi ben de buna şaşırmış ve Resûlullah'a (s.a.) sormuştum. O şöyle cevap vermişti: "O bir sadakadır, Allah onu size lütfetmiştir, binâenaleyh onun sadakasını kabul ediniz". Muhtemelen Hz. Ömer, seferînin namazı kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır sözü ile, Resûlullah'ın (s.a.) "O sadakadır, Allah onu size tasadduk etmiştir hadisini kastediyordu. Böylece iki rekât farz olarak kalmış, kısaltma kaldırılmış ve kısaltma olmaksızın kılınan tam iki rekât namaz olmuştu. Çünkü sözkonusu iki rekât, Cenâb-ı Hak bize tasadduk ettikten sonra da farzdı. Bu iki rivayetin ikisi de Hz. Ömer'in haberine uygun düşmektedir. Bunun yanında İbn Abbâs da Resûl-i Ekrem Medîneden Mekke'ye seyahat ediyor, Allah'tan başka hiç kimseden korkmadığı halde namazı iki rekât kılıyordu, demiştir. Bu da Hz. Ömer'in, "o sadakadır, Allah onu size tasadduk etmiştir" sözünü teyit etmektedir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) güven halinde dahi, Allah'ın korku şartına bağladığı iki rekâtı kılmıyor, ancak Cenâb- Hak seferîden korku şartını kaldırınca kılmış oluyordu.

      Bazıları da şöyle demiştir: Namazı kısaltmak, seferî için de mukîm için de tam kılmak demektir, çünkü Cenâb-ı Hak namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur buyurmaktadır. Buna dayanarak derler ki Allah Teâlâ bu beyanı ile kısaltandan günahı kaldırmıştır, şayet kısaltmak kesin bir hüküm olsaydı, Allah Teâlâ âyette "namazı kısaltmamanızdan size günah gerekli olur" diye buyururdu.

      Fakat mesele onların zannettikleri gibi değildir. Şöyle ki daha önce de kaydettiğimiz gibi kısaltmakla ilgili âyet sadece korku hali hakkında gelmiştir, güven halinde ise kısaltmayı gerektiren bir nas yoktur. Güven halinde kısaltmanın caiz olması, Resûlullah'ın (s.a.) "O bir sadakadır, Cenâb-ı Hak onu size tasadduk etmiştir" meâlindeki hadisine ve seferîlikte namazı kısaltmış olmasına dayanmaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın iki rekâtı bize tasadduk etmesine mukabil birinin "o kesin farzdır demesi" mümkün değildir. Şayet mesele böyle ise sadaka yeri nerede kalmıştır! Hz. Ömer'in "Seferînin namazı, Peyganberinizin beyanına göre kısaltma olmaksızın tam olarak kılınan iki rekâttır sözünün mânası -En doğrusunu Allah bilir ya- bize göre şudur: O, kılınan iki rekâttan sonraki iki rekâtın farz olmasını ortadan kaldırarak bunu Allah'tan gelen bir sadaka (ihsan) yapmıştır, geriye de misafire farz olan tam iki rekât kalmıştır. Resûl-i Ekrem'in pek çok seyahat yaptığı rivayet edilmesine rağmen, bu seyahatlerinden herhangi birinde ve herhangi bir durumda onun namazı tam kıldığını kimse rivayet etmemiş, aksine râvîlerden her biri onun namazı ikişer rekât kıldığını rivayet etmiştir. Şayet dört rekât kılmak farz, iki rekât kılmak ruhsat olsaydı, birinde tam kılması, diğerinde kısaltması gerekirdi. Seferîlikte oruç bozmanın kesin emir olmayıp ruhsat olduğuna bakmaz mısın? Nitekim Hz. Peygamber seferîlikte bazan orucunu bozmuş, bazan da bozmamıştır. Bu da şunu göstermektedir ki misafirin namazı kısaltma olmaksızın iki rekât olarak farzdır. İbn Ömer'in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resûlullah ile birlikte Mina'da namazı iki rekât kıldım, Ebû Bekir'le de, Hz. Ömer'le de iki rekât kıldım, Hz. Osman ise halifeliğinin ilk yıllarında iki rekât, sonraları dört rekât kıldı. Hz. Osman'ın dört rekât kılması, muhtemelen mukîm olarak niyetlenmiş olduğundan dolayıdır. Nitekim Zührînin şöyle dediği nakledilmiştir: Bana haber verildiğine göre Hz. Osman'ın dört rekât kılması, hacdan sonra Mekke'de kalmaya niyetlenmiş olduğundan dolayıdır. İmrân b. Husayn'dan şöyle rivayet edilmiştir: Resûlullah (s.a.) ile beraber hac ibadetini edâ ettim. Medine'ye dönene kadar namazları iki rekât kıldı. Mekke'de on sekiz gün kalmıştı ve namazları iki rekât olarak kılıyordu. Mekkeliler'e de şöyle demişti: "Siz namazlarınızı dört rekât olarak kılın, biz seferîyiz". Bazı âlimler bu hadise itiraz etmiş ve savaş hali dışında bir beldede ikamet eden insan orada ikamete niyet etmese bile namazı tam olarak dört rekât kılar, demişlerdir. Hz. Ömer'in Resûlullah'tan (s.a.) rivayet ettiği bir hadis şöyledir: "Misafirin namazı, ailesine dönünceye veya ölünceye kadar iki rekâttır." İbn Ömer'e seferîlik namazı sorulduğunda şu cevabı vermiştir: İki rekât kılınır, Sünnet'e muhalefet eden küfre girmiştir. Bazı âlimler Yeryüzünde sefere çıktığınız zaman namazı kısaltmanızda size bir günah yoktur, meâlindeki âyeti ruhsat anlamına yorumlamış, tam kılmayı da faziletli görmüşlerdir, çünkü "günah yoktur" ifadesi, hafifletme mânasında kullanılır; "Allah sizin için kolaylık istiyor, güçlük çekmenizi istemiyor" meâlindeki oruç âyetinde olduğu gibi emir anlamında değildir. Dolayısıyla bu ifade, emir ve farz anlamında kullanılmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Bazıları âyette böyle bir anlamın bulunduğunu benimsemiş ve yapılacak seyahatlere bağlı olarak sözü edilen namazı kısaltmanın, korku halindeki kısaltma olması diye yorumlamışlardır. Buna göre konu iki şık halinde incelenmelidir. Birincisi, Cenâb-ı Hakk'ın "Korkarsanız yaya veya binek üzerinde kılabilirsiniz" meâlindeki beyanın maksadını açıklamaktadır; yani namazı bilinen şekliyle tam kılmayı değil, korkunun son bulacağı ana kadar kıbleye yönelmeyi, kıyâmı terk etmeyi, rukû ve secdeleri îmâ ile ve oturarak kılmak şeklindeki kısaltmayı ifade etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.

      İkincisi, "Sen de içlerinde bulunduğun zaman..." meâlindeki âyetle ilgilidir. Cenâb- Hak bunu, ashâb-ı kirâmın Resûlullah'tan ayrı olmaları durumuyla ilgili olarak buyurmuştur ki bu, sefer halidir. Bunun da cemaat halinde iken namazı kısaltma ile ilgili olduğu bilinmektedir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmaktadır: Her ne kadar namazı kısa kılsanız da, cemaatin tam kılması durumunda ona uymanızda herhangi bir günahınız yoktur. Herkesin aynı şeyi kılmaları ise daha faziletlidir. Cenâb-ı Hak burada, onun kaldırılmasının cemaate uymanıza engel teşkil etmediğini açıklamaktadır, bütün namazı cemaatle kılmanız için sizi başka bir imam görevlendirmeye zorlamamaktadır. Cenâb-ı Hakk'ın şu beyanı iki ihtimali de desteklemektedir: Kâfirlerin sizi gafil avlamalarından korkarsanız... meâlindeki cümleden başlayıp "Kâfirler isterler ki, siz silahlarınızdan ve eşyanızdan gafil (uzak ve unutmuş) olasınız" anlamındaki cümleye kadar. Hz. Ömer'in kafasını karıştırıp Resûlullah'a (s.a.) sormak zorunda bırakan ve onun da "O sadakadır, onu size Allah vermiştir, Allah'ın sadakasını kabul edin" diye verdiği cevap, seferde namazı kısaltmanın korku için olmadığı görüşünü teyit etmektedir. Yani bu, seferde iki rekâtın dışında sizin için farz olan bir şey bulunmadığına dair Allah'ın vermiş olduğu bir hükümdür. Onun gibi Allah'tan gelen bağış olduğuna dair belirtilen hususların tamamı, ıskat anlamındadır. Hz. Ömer'in, daha sonra söylemiş olduğu, "seferî namaz Peygamberinizin diliyle hiç kısaltma olmaksızın tam iki rekâttır" sözü de bunu teyit etmektedir. Buradan anlaşılmaktadır ki bu durum, âyetin koyduğu hüküm hakkında değil, namazın ilk farz kılınışı ile ilgilidir. Rivayet edildiğine göre namaz aslında iki rekâttı, mukîm için ilave yapıldı, seferî için ise aynen korundu. Âlimlerimizin görüşleri bu iki tevile dayanmaktadır. Ayetin, seferde namazı kısaltmak anlamına gelmesi de muhtemeldir.

      Size bir günah yoktur, meâlindeki ilâhî kelâma da iki anlam verilebilir: Birincisi, seyahate çıktıktan sonra yolculuk tamamlanmasa bile iki rekâtı terk etmek gerektiği anlamına gelebilir. Bu, hayız gibi diğer özürlere benzemez, hayız tam gerçekleşmezse o sırada terk edilen ibadetin iadesi gerekir, bayılmak ve benzeri mazeretler de böyledir. Seyahat halindeki oruç ise tutulmadığı takdirde kaza edilmesi gerekir. İkincisi, yolculuk -aslında kendi tercihiniz ise de- mukîm halindeki namaz şeklini terketmeksizin bir günahınız yoktur; yahut şayet onu tamamlamamış olsa bile, mukîm için sözkonusu olan günah, sizin için sözkonusu değildir. Günah hükmü ona döndüğü takdirde haberin tayin ettiği sınırı geçse bile geriye kısaltma emri kalır. Çünkü "Eğer sizden sabırlı yirmi kişi bulunursa" meâlindeki âyette görüldüğü gibi bir şey bazan haber, hakikatte emir anlamında olabilir. Bu, "Bir kimsenin Safâ ile Merve'yi tavaf etmesinde kendisi için bir günah yoktur" meâlindeki âyetin ifadesine benzemektedir. Günah olmama hükmü, putların bulunduğu yere veya onlara tapınma fiillerinin yapıldığı bir yere ait olunca, geriye orayı tavaf emri kalır, her ne kadar başlangıçta bu haber olsa da, yapılması gereken bir iş haline gelir. Bunun delili, ümmetin tevârüs ettiği uygulama ve Resûlullah'ın (s.a.) seferlerde yaptığı görülen şeydir. Bunun, toplumdan zâyi olacak bir fazilet konumunda bulunması ihtimali yoktur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        ve izâ (وَإِذَا)

        Zaman ve şart bildiren "ne zaman ki, -dığı vakit" anlamlarına gelen edattır.

        darabtum (ضَرَبْتُمْ)

        İbn Fâris, d-r-b kökünün "vurmak, çarpmak, yola çıkmak ve hareket etmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, fiilin "fî" (içinde/üzerinde) edatıyla birlikte kullanıldığında (darabtum fîl ardı), yeryüzünde ticari veya askeri bir amaçla sefere çıkmayı, uzun yürüyüşleri ve yer değiştirmeyi nitelediğini açıklar.

        fîl ardı (فِي الْأَرْضِ)

        İbn Fâris, e-r-d kökünün "yeryüzü, taban ve coğrafya" manalarına geldiğini belirtir.

        fe leyse (فَلَيْسَ)

        Cümleyi şarta bağlayan (fe) ve olumsuzluk bildiren (leyse) edatların birleşimidir. "Yoktur, meşru değildir" manasını taşır.

        aleykum (عَلَيْكُمْ)

        "Sizin üzerinize" manasında sorumluluk ve yükümlülük bildiren ifadedir.

        cunâhun (جُنَاحٌ)

        İbn Fâris, c-n-h kökünün "bir tarafa meyletmek, kuşun kanadı ve haktan sapmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, insanın normal ve doğru olan çizgiden saparak işlediği ahlaki veya hukuki kusuru, vebali ve günahı tanımlar. "Üzerinize bir günah (vebal) yoktur" ifadesiyle, yapılacak olan eylemin (kısaltmanın) ilahi hukukta tamamen meşru ve pürüzsüz bir hak olduğu tescillenir.

        en taksurû (أَنْ تَقْصُرُوا)

        İbn Fâris, k-s-r kökünün "uzunluğun zıddı olarak kısa olmak, bir şeyi eksiltmek, kesmek ve hapsetmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, tam ve kamil olan bir şeyi, zaruret sebebiyle miktar veya şekil bakımından daraltmayı (kısaltmayı) açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kısaltmak" (kasr) fiilinin fıkhi ve askeri boyutunu inceler; İslam'ın, cephe hattında veya tehlikeli yolculuklarda insanın o ağır fizyolojik/psikolojik yükünü hafifletmek için ibadetin şekilsel standartlarından taviz vererek, namazı askerî rasyonaliteye (stratejiye) uyduran olağanüstü hal (seferilik/korku) fıkhını kurduğunu detaylandırır.

        mines salâti (مِنَ الصَّلَاةِ)

        İbn Fâris, s-l-v kökünün "dua etmek, ateşe girmek, ısınmak" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kulun Allah ile kurduğu ritüelistik bağı ve ibadeti (namazı) tanımlar. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanicedeki "slota" (dua/ayin) köküyle olan etimolojik ve tarihsel bağına dikkat çekerek, İslam'ın bu evrensel ibadet formunu kendi teolojik ve fıkhi zemininde yeniden inşa ettiğini kaydeder.

        in hıftum (إِنْ خِفْتُمْ)

        İbn Fâris, h-v-f kökünün "emniyetin zıddı olarak panik, dehşet, beklenen bir zarardan dolayı duyulan sarsıcı korku" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "eğer korkarsanız" şeklindeki bu şartın, vehme veya basit bir endişeye değil, varoluşsal bir tehdide (can güvenliğine) dayandığını açıklar.

        en yeftinekumu (أَنْ يَفْتِنَكُمُ)

        İbn Fâris, f-t-n kökünün "altını ateşe atarak içindeki cürufu temizlemek, yakmak, test etmek, imtihan ve kaos" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu ayetteki askeri bağlamına dikkat çekerek; düşmanın ansızın saldırıp can veya mal kaybına uğratması, bozguna uğratması ve ölümcül bir pusu kurması manasını taşıdığını belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "fitne" kavramının soyut bir inanç tartışması veya psikolojik bir vesvese olmadığını; ibadet (namaz) anındaki o savunmasız ve konsantre halden faydalanmak isteyen düşmanın, doğrudan fiziki imha amacıyla gerçekleştireceği "askeri baskını, pusuyu ve suikastı" nitelediğini, ayetin bu somut istihbari tehlikeye karşı dini ritüeli esnettiğini detaylandırır.

        ellezîne (الَّذِينَ) keferû (كَفَرُوا)

        İbn Fâris, k-f-r kökünün "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve inkar etmek" manalarına geldiğini belirtir. Medine İslam devletinin fiili olarak savaştığı düşman kuvvetleri/müşrikleri niteler.

        inne (إِنَّ)

        Cümleyi bağlayan ve ardından gelen hükmü kesinleştiren (şüphesiz) pekiştirme edatıdır.

        el-kâfirîne (الْكَافِرِينَ)

        İbn Fâris, k-f-r kökünden türeyen ism-i fail çoğul yapısıdır. Gerçeğin üzerini örtenler ve inkar edenler ordusunu (düşman cephesini) tanımlar.

        kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün "var olmak, meydana gelmek, bir halde bulunmak" manalarına geldiğini kaydeder. Düşmanlığın anlık bir öfke krizinden ibaret olmadığını, geçmişten gelen ve sabitlenen bir durum olduğunu bildirir.

        lekum (لَكُمْ)

        "Sizin için / Size karşı" manasında aidiyet ve hedef bildiren ifadedir.

        aduvven (عَدُوًّا)

        İbn Fâris, a-d-v kökünün "sınırı aşmak, koşmak, tecavüz etmek, adalet çizgisini çiğneyip husumet beslemek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kalpteki soyut kinin fiziksel bir saldırıya, tecavüze ve fiili bir çatışmaya dönüşmüş halini açıklar. Toshihiko Izutsu, düşman (aduvv) kavramını sosyo-politik bir eksende analiz eder; Cahiliye dönemindeki basit kabileler arası rekabetin (tha'r), İslam nizamıyla birlikte bütünüyle ideolojik, ontolojik ve mutlak bir "savaş/cephe" gerçekliğine (kâfir-mümin zıtlığına) evrildiğini, bu düşmanlığın artık yapısal bir kopuş olduğunu vurgular.

        mubînâ (مُبِينًا)

        İbn Fâris, b-y-n kökünün "iki şeyin arasını ayırmak, açıklığa kavuşmak ve apaçık olmak" manalarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, gizli saklı olmayan, niyetini ve silahını açıkça göstermiş olanı tanımlar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin sonundaki bu "apaçık" (mubîn) sıfatının psikolojik uyarısını inceler; ayetin kapanışında düşmanın niyetinin netliğinin vurgulanmasının, savaş ve sefer halindeki bir askerin (müminin) dini bir ritüel sırasında bile asla "romantik bir rehavete" veya ihmalkarlığa düşmemesi gerektiğini, zira karşılarındaki tehdidin (kâfirlerin) her an kan dökmeye hazır, somut ve acımasız bir gerçeklik olduğunu sarsıcı bir disiplinle zihinlere kazıdığını detaylandırır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X