Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nisâ Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nisâ Sûresi, 25. Ayet

    وَمَنْ لَمْ يَسْتَطِـعْ مِنْكُمْ طَوْلاً اَنْ يَنْكِـحَ الْمُحْصَنَاتِ الْمُؤْمِنَاتِ فَمِنْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ مِنْ فَتَيَاتِكُمُ الْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ اَعْلَمُ بِا۪يمَانِكُمْۜ بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍۚ فَانْكِحُوهُنَّ بِاِذْنِ اَهْلِهِنَّ وَاٰتُوهُنَّ اُجُورَهُنَّ بِالْمَعْرُوفِ مُحْصَنَاتٍ غَيْرَ مُسَافِحَاتٍ وَلَا مُتَّخِذَاتِ اَخْدَانٍۚ فَاِذَٓا اُحْصِنَّ فَاِنْ اَتَيْنَ بِفَاحِشَةٍ فَعَلَيْهِنَّ نِصْفُ مَا عَلَى الْمُحْصَنَاتِ مِنَ الْعَذَابِۜ ذٰلِكَ لِمَنْ خَشِيَ الْعَنَتَ مِنْكُمْۜ وَاَنْ تَصْبِرُوا خَيْرٌ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌ۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemen lem yestati’ minkum tavlen en yenkiha-lmuhsanâti-lmu/minâti femin mâ meleket eymânukum min feteyâtikumu-lmu/minât(i)(c) va(A)llâhu a’lemu bi-îmânikum(c) ba’dukum min ba’d(in)(c) fenkihûhunne bi-iżni ehlihinne veâtûhunne ucûrahunne bilma’rûfi muhsanâtin ġayra musâfihâtin velâ mutteḣiżâti aḣdân(in)(c) fe-iżâ uhsinne fe-in eteyne bifâhişetin fe’aleyhinne nisfu mâ ‘alâ-lmuhsanâti mine-l’ażâb(i)(c) żâlike limen ḣaşiye-l’anete minkum(c) veen tasbirû ḣayrun lekum(k) va(A)llâhu ġafûrun rahîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin cariye kızlarınızdan alsın. Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri, gizli dost tutmamaları şartıyla ve ailelerinin de izniyle onları nikahlayıp alın, mehirlerinide adete uygun olarak verin. Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Bu (cariye ile evlenmek), içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir; sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir.

      İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin Giriye kızlarınızdan alsın. Bu ayetin sonunda Yüce Allah: Bu (cariye ile evlenmek) içinizden sizden günaha düşmekten korkanlar içindir buyurmuştur. Bazı alimler şu görüşü ileri sürmüştür: Hür kadınlarla evlenmekten aciz olmadıkça ve günaha düşmekten korkmadıkça hür erkek cariye ile evlenemez. Bu iki durum birleşince cariye ile evlenmek caiz olur.

      Ayet-i kerimeye ait yorumun böyle olması isabetli değildir. Çünkü bugün (Matüridi'nin zamanı) cariyeler hür kadınlardan daha az bulunur; erkeğin cariye satınalmak için bulamadığı paradan daha az bir para ile evlenebileceği hür bir kadın bulabilir. Ancak şöyle denilebilir: O zamanda cariyeler daha çok bulunuyordu, hür kadınlarsa daha azdı; cariyelerin masrafı ve mehirleri daha basitti. Bu sebeple ilahi hitap bu şekilde gelmiştir. Şöyle de denilebilir: "İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin" ayeti inince köle sahipleri cariyeleri az bir mal karşılığında evlendirmeye rağbet ettiler. İşte o zaman İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse... mealindeki ayet indi. Aslında açık olan durum şudur: Cariyeler hür kadınlardan daha az bulunuyor ve onların masrafları daha fazlaydı; hür kadınlarsa daha kolay bulunuyordu ve masrafları da azdı. Yahut hür kadınlara harcama yapmakla ilgili ayet başta nikahla ilgili değil, onlara harcamada bulunmakla ilgilidir. Şöyle ki erkek hür kadınla evlenince, ister istemez ona harcama yapmak durumundadır. Harcama yapmaya güç yetiremezse onu boşar ve cariye ile evlenir, çünkü cariyenin nafakası efendisine, hür kadının nafakası ise kendisine aittir. Dolayısıyla nafakası, kendi üzerine olan, hanımını boşayıp nafakası efendisi üzerine borç olan cariye ile evlenmekle emrolunmuştu. Bu daha uygundur. Sözkonusu alimlerin söylediğini en iyi bilen Allah'tır. Bir de şöyle denilebilir: Allah Teala bu ayetteki nikah kavramından, akit ve evlenmeyi değil cinsel ilişkide bulunmayı kastetmiştir. Nitekim Ali b. Ebu Talib de böyle demiştir. Oysa nikah hem evlenme hem de cinsel ilişkinin ismidir. Allah Teala şöyle buyurmuştur: "Zina eden erkek ancak zinakar veya müşrik kadınla evlenir". Bu ayette geçen "nikah" kavramı cinsel ilişki demektir. Tefsirini yapmakta olduğumuz ayette de öyle olabilir. Ali'nin sözünün muhtevası, ayetteki "nikah" kavramına "cinsel ilişki" anlamı yüklemektir. "Çünkü o, şöyle demiştir: "Hür kadın üzerine cariye ile evlenemez. Sanki Ali, bunu engellemiştir, çünkü kişi hür kadınla ilişkide bulunma gücüne sahiptir, cariye üzerine hür kadınla evlenebilir. O diyor ki hür kadınla cinsel ilişkide bulunma gücüne sahip olmadığı durumda cariye ile evlenir ve nikahı caiz olur. Yahut tefsirini yapmakta olduğumuz ayet, bazılarının söylediği gibi, başlangıçta nikah ve evlenme hakkındadır. Bu durumda zenginlik ve kudret bulununca cariye ile evlenmeye engel olan yahut batıl olmasını gerektiren bir şey yoktur, çünkü Allah Teala mali güçten yoksun bulunma durumunda cariyelerle evlenmeyi mubah kılmıştır. Bizim hareket noktalarımızdan biri de şudur: Bir şeyin bir durumda mubah olması, başka bir durumda sakıncalı olduğunu göstermez. Bunun delili şu ilahi beyandır; "Ey Peygamber! Mehirlerini verdiğin eşlerini sana helal kıldık" mealindeki ayette, ücretlerini vermeyince hanımların helal olmadığını gösterecek bir delil yoktur. Yine: "Eğer hanımlar arasında adaletli davranmamaktan korkarsanız tek eş ile evlenin yahut cariyelerinizle yetinin" mealindeki ayette, şayet adaletli davranamamaktan korkarsa, kişinin dört eşle evlenmesinin sakıncalı olması sözkonusu değildir. Görüldüğü üzere bir şeyin bir durumda sakıncalı olması veya yasaklanması başka bir durumda sakıncalı olmasını gerektirmez; yine bir şeyin bir durumda mubah ve helal olması başka bir durumda onun haram olmasını ve yasaklanmasını icap ettirmez.

      Şu da var ki, muhalif görüş ileri süren, adı geçen ayetteki imanı İnanmış, namuslu hanımları nikahlamak mealindeki ilahi beyanın şartı kılmamıştır. Cariyelerle evlenme durumunda iman şart olmayınca zenginlik ve kudret nasıl şart olur? Zira muhalifin şöyle bir sözü vardır: "Ehl-i Kitab namuslu kadınlarla evlenme gücüne sahip bulunan kimsenin, cariyelerle evlenme hakkı yoktur". İman bu konuda şart olmayınca, kudret ve imkan nasıl şart olur? Bu durum erkeğin "Ehl-i Kitap'tan cariye ile evlenme hakkı yoktur" düşüncesini iptal eder. Çünkü o, şöyle diyor: "Çünkü Allah Teala cariyelerde imanı, İnanmış cariyelerinizden mealindeki beyanla şart koşmuştur. Namuslu hür kadınlarda iman şart olmayınca cariyelerde nasıl olur? İşte bu sebeplerle, bunların hiç biri bize göre şart değildir.

      Şayet biri "Allah Teala'nın zıhar kefaretinde: "Buna da gücü yetmeyen altmış fakir doyursun" mealindeki ayetinde iman şart değil midir ki zıhar yapan kişi köle azat etme ve oruç tutma gücüne sahip olunca diğer türleri yapması caiz olmasın! Birinci meselenin de bunun gibi olmasına engel olan nedir?" diye bir soru sorarsa, şöyle cevap verilir: İman onda şart olmuştur, çünkü burada iman öyle bir farzdır ki kişiye bir şartla lazım gelir ve o, bunun dışına çıkma ve çizilen sınırı aşma hakkına sahip olamaz. Nikaha gelince, o, kudret, imkan ve azat etme yoluyla kendisine gerekli olmuş bir farz değildir. Zikredilen şey ise farz olup kudret ve imkan bulunması sebebiyle ona gerekli olmuştur. Burada yemek caiz olur, fakat vacip olan farz üzerinden düşmez. İşte bu sebepledir ki kölede iman şart olmuş, birincisinde ise şart olmamıştır.

      Eğer biri ''Ayetin manası nedir?" diye sorarsa ona şu cevap verilir: Ayetin manası seçmek, edep türünden yahut andığımız infak türünden bir şeydir veya hür kadınla evlenme gücü bulunduğu takdirde, cariyeyi hür kadın üzerine tercih etmemek şeklindedir. Nitekim Ömer'den şöyle dediği nakledilmiştir: "Hür olan bir kimse cariye ile evlenirse yarı varlığını köleleştirmiş gibi olur. Yine herhangi bir erkek köle hür bir kadınla evlenirse kendisinin yarısını azat olur. Bu sebeple kişi, hür kadına güç yetirdiği takdirde cariyeyi ona tercih etmez.

      Bu (cariye ile evlenmek) içinizden günaha girmekten korkanlar içindir. Buradaki "anet" (العنت) kelimesinin zinaya değil, kadınların insanların arasına karışması ve evlatları köleleştirmesi diye yorumlanabilir. Efendi, doğacak çocukların köleleştirilmesinden ve cariyelerin insanlar arasına karışmasından emin olursa, cariye ile evlenebilir. Çünkü insanların gönülleri, eşlerinin diğer insanlar arasına karışmasına ve evlatlarının köleleştirilmesine razı olmaz. Buna göre ayetteki "anet" kelimesine bu anlamı vermek zina anlamına geldiğini söylemekten daha isabetli olur.

      Cariyelerle evlenme konusunda mali kudretin muteber olmadığının delillerinden biri de söylenegelen şu sözdür: Hür erkek cariye ile evlense, sonra da hür kadınla evlenme imkanına kavuşsa cariyenin nikahı fasit olmaz. Buna göre erkeğin başlangıçta hür kadınla evlenme gücüne sahip bulunması cariyeyi nikahlamasına engel olmaz. En doğrusunu Allah bilir. Evlenecek kişinin mali güce sahip olmaması aslında hür kadınla evlenmeye engel değildir, çünkü bu, mali zimmete yönelik bir şeydir. Nafaka imkanının bulunmaması İbn Abbas'a göre cariyeyi nikahında tutmaya engel olur. Dolayısıyla ilgili ayet, hür kadının nafakasının bulunmamasının, başlangıçta hür kadının mehirine güç yetirmekten daha uygun olduğuna işaret eder, nitekim bu hususa temas etmiştik.

      Bu meseledeki hareket noktası şudur: Zaruret şartıyla caiz olan her iş zaruret ortadan kalkınca, cevazın devamına engel olur. Şayet cevazın devamına engel olmazsa onun zarurete bağlı olarak helal olma niteliği ortadan kalkar. Buna göre nikahı altında hür kadın bulunan kimsenin, cariyeden ayrılması tercih edilir; çünkü cariyeyi tutmakla doğan çocuk köle olur ki bunu tercih etmek aklen çirkin olur. Ayrıca kendisiyle evlenilen cariyenin diğer insanlara karışması da erkeğin yaratılışı açısından nefret ettirici olur. Başlangıçta da durum bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir. Bununla birlikte Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: Sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır. Ama zaruret durumunda sabretme şartı yoktur.

      Şimdi, malı olduğu halde ondan uzakta olan ve malına ulaşıncaya kadar günaha girmekten korkan kimse hakkında da hüküm aynıdır, bu durum nikaha engel olamaz. Haramlık bulunan işlerin hepsinde, onun mükellefin gıyabında veya huzurunda bulunması arasında herhangi bir fark yoktur; hür kadın üzerine cariyeyi nikahlamak, kızkardeş üzerine kızkardeşi nikahlamak ve benzeri durumlar bunun örneğidir. Bununla birlikte günaha girme korkusu, bir şeyin helal olmasına sebep olsaydı kendisinin yanında bulunmayan hür kadın, zaruret durumuna düşmediği takdirde, mubah kılıcı olurdu. Binaenaleyh şu durum ortaya çıkmıştır ki nikahın kendisi için haramlık, bizzat nikahın var oluşunda helallik de onun bulunmayışı halinde sözkonusudur, yoksa buna götüren yolun bulunup bulunmamasında değildir.

      Bu (cariye ile evlenmek) içinizden günaha düşmekten korkanlar içindir. Bu ilâhî beyandaki "anet" (العنت) darlıktan başka bir şey değildir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Allah dileseydi, sizi güçlüğe düşürürdü" buyurmuştur; yani yetimlerle içiçe yaşama noktasında. Yahut "anet" kelimesinin anlamı günah demektir, şu ilâhî beyanda olduğu gibi: "Sizin günah işlemeniz ona ağır gelir" buyurmuştur. Kadınlardan cinsel bakımdan yararlanma gücüne sahip olan kişi günah işlemekten korkar. Buna bakılırsa kadının her durumda mubah kılınması gerekir, yahut da öylesi darlığa düşer. Dolayısıyla bundan kastedilen şey akit değil, kişinin kendisini korumasıdır. En doğrusunu Allah bilir.

      Zina korkusunun, helalliğin şartı olma ihtimali yoktur. Çünkü zina eden akıllı kimseye, en etkili engelleyici olarak recim yahut had cezası verilmiştir. Aksine kişiye, bütün imkanları ile zinadan sakınmak farz olmuştur. Bilindiği üzere Cenab-ı Hak yine nikah dışında zinadan kaçınmak için bir yol (cariye ile evlenme yolu) belirlemiştir. Yine zina etmemek için oruç tutma emri gelmiştir ki, oruç zinaya karşı bir kalkandır. Zinadan korkmak sadece tehlikeden korkmak olup gerçek anlamda korkma değildir. Bu sebeple haramların kalkması için hiçbir mazeret kabul edilmemiştir. Kişi oruç tutmak suretiyle zinaya karşı çıkabilir.

      İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse ... Deriz ki -Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır- bu ilâhî beyanın iki türlü tevile ihtimali vardır: Birincisi, nikah akdinin mehirine malik olma gücüne; ikincisi, hür kadınla evliliği sürdürmek için nafaka, giyim kuşam ve meskene sahip olma gücüne muhtemeldir. Bu tevil, şu sebeplerden dolayı gerçeğe en uygun olandır. Nikah akdini gerçekleştirme konusu cariyenin nikahı ile ilgili olarak inen Mehirlerini de adete uygun olarak verin mealindeki beyanda belirtilmiştir. Bilindiği üzere hür kadın, örfteki mehirlerin özelliklerini taşıyan bir mehir karşılığında nikahlanabilir. Hatta bu, hür kadınlarda daha çok yaygındır. Aslında hür kadınlarla basit bazı şeyler karşılığında evlenmek de mümkündür. Bu kadınların, her asırda var olduğu bilinmektedir, fakat cariyeler bunlar gibi bulunmaz. Bu sebeple cariyeleri nikahlamada olmazsa olmaz bir şeyin yahut varlıkta ondan daha büyüğünün bulunmamasının şart koşulması imkansızdır. Nafaka ve meskende ise efendinin servetine bağlı olup ona problem çıkarılmaz bazan. Oysa hür kadınlarda kocanın malı olmaksızın bunlara ulaşılamaz. Hür kadında varlık zikredilir. Sonra, örfe göre ihtiyaç olan şeyde fazlalık vardır. Bütün güç ve kudret yalnız Allah'a aittir.

      İkinci ihtimal, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Hür kadın üzerine cariye nikahlanamaz". Hür kadınla evlenme gücüne sahip olduğu halde cariyeyi nikahlamak caiz olsaydı, nikahtan sonra bundan yasaklamanın bir anlamı olmazdı, çünkü bunun varlığı bilinmemektedir, hür kadınla evlenme imkanı buna engel olur.

      Üçüncüsü, kendisi sebebiyle evlenmenin gerekli olduğu şeyin varlığı şart değildir. Fakat kendini tutmak (imsak) vacip olan durumda varlık şarttır, zira bir şeyin kendisine veya misline sahip olmayanın zimmeti ile caiz olur. Şu halde bunun imsak hakkında olduğu sabit olmuştur. Şimdi, şayet nikahlanmak anılan şey sebebiyle engelleniyorsa, onun caiz olması da zaruret sebebiyle olur. Bu da kendisi sebebiyle zaruret bulunmayan meseleler hakkındadır. Şu halde, bunun imsakla ilgili olduğu anlaşılmıştır.

      Şu da var ki burada yapılan tevil nikah hakkında olsaydı, hür kadınla evlenme imkanı bulunmasına rağmen bunda nikahın haram kılınması birkaç yönden sözkonusu olamazdı. Birincisi şudur: Bu durum, cariyeleri nikahlamak hür kadınlara bedel olmak üzere ve zaruret durumunda mümkün olurdu. Bu ise birkaç yönden nikahın konumuyla bağdaşmazdı. Biri şudur: Bu yöntem ibaha ve ruhsat yoludur. Halbuki cinsel organlar suni ibaheyi kabul etmez, aksine buradaki ibaha, mubah kılanın cezalandırmasını gerektirir, dolayısıyla sahip olmadığı bir şeyi kendine mubah kılan kimse gibi olur.

      İkincisi, bütün haramlardaki haramlık apaçık olup bazı ihtiyaçlar sebebiyle kalkmış değildir, cariyelerin nikahı da -şayet haram türüne girmişse- aynıdır. Bu konudaki hüküm şudur: Nikahlanma ihtimali olmayan her kadın, kölelik mülkiyeti sebebiyle de helal olmaz. Şöyle de diyebiliriz: Şahsi konumu itibarıyla nikahı helal olmayan bir kadın, kölelik mülkiyeti sebebiyle de helal olmaz. Bu, dört eşten fazla hanımla evlenmek gibi değildir, çünkü o, genel anlamda kadının konumu değil, nikahlanacak kadının hukuku içindir, eşinin kardeşi ve benzerleri de böyledir. Bunun da delili cariyeden başkası ile evlenemeyince, hür kadına bedel olmak ve zaruret durumunda kalmaktan dolayı olmaksızın caiz olmasıdır. Şunu da ifade etmek gerekir ki mal ve servet hiçbir şekilde helallik ve haramlık sebebi kılınmamıştır. Hatta Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Evlenme imkanı bulamayanlar, Allah'ın lütfundan ihtiyaçlarını giderinceye kadar iffetlerini korusunlar". Allah Teala bu beyanında evlenme imkanının bulunmamasını, evlenmeyi terk etme şartı kılmıştır. Erkek bazan feshetme hakkına da sahiptir, ama bu, ibaha şartı da değildir. İşte cariyelerle evlenmenin durumu da böyledir.

      Üçüncüsü, helallik ve haramlığı bir duruma nispet etmekte aslolan, o durum dışındaki zıddının var olmasını gerektirmez. Belki başka bir durumda nispet edilen yahut başkası hakkında olan bir delilin var bulunmasına bağlıdır, yoksa bunu gerektirir anlamında değildir. Bunun delili çeşitli nikah hususlarıdır. Cenab-ı Hak, Peygamber sallallahu aleyhi ve selleme hitaben şöyle buyurmuştur: "Ücretlerini ödediğin zevcelerini biz sana helal kıldık". Bu, ücretlerini ödemeseydi helal olmayacaklardı demek değildir. Yine : "Sizden önce, kendilerine Kitap verilenlerden iffetli kadınlar -mehirlerini verdiğiniz takdirde-" buyurmuştur. Yine: Kadınlar muhsana kılınınca, eğer bundan sonra açıkça çirkin bir iş işlerlerse... Bu ayetteki hüküm, eğer muhsana yapılmadan zina ederlerse onlara had cezası gerekmez demek değildir. Aziz ve celil olan Allah, yine şöyle buyurmuştur: Sizden her kim, mali güç bakımından inanmış muhsana/namuslu kadınlarla evlenme gücüne sahip değilse... Yani imanın şart kılınmasıyla değil. Yine "Haksızlık etmekten korkarsanız tek kadın veya mülkiyetinizde bulunan cariye ile yetinin". Yani hür kadınlar hakkında adaletli davranmama korkusu olmayınca cariye ile evlenmek helal olmaz demek değildir. Bunların dışında çok sayıda örnek vardır. Çünkü helalliğin bir hale nispet edilmesinde, onu başkasından kesmek manası yoktur. Konumuz olan nikahın durumu da bunun gibidir.

      Bazıları, sözkonusu konumu belirlemek amacıyla içinde "fe men lem yestetı'" (فَمَنْ لَمْ يَسْتَطِعْ) , "ve men lem yecid" (وَمَنْ لَمْ يَجِدْ) ifadeleri bulunan ayetleri delil getirmiştir. Bunun cevabı söylediğimiz şu sözün içinde bulunmaktadır: Başkasına ait olan hüküm menetme bakımından bir delil oluşturur, o, buna bağlı değildir; bununla birlikte şunu da belirlemeliyiz ki bir şart durumunda değildir. Görmez misin ki Allah Teala evli kadınlar (والمحصنات) hakkında imanı şart koşmuştur, ama aslında o, şart sayılmamıştır, fakat kefaretler ve benzeri konularda şart olmuştur. İşte bahsettiğimiz konu da bunun gibidir.

      Şimdi, iki işi birbirinden ayırmak birkaç yönden olur. Biri, bunun bedel kılma ve zaruret durumunda bulunma halidir. Bunun delili zaruret halinde hükmün ortadan kalkmasıdır. Bu meselede ise böyle birşey sözkonusu değildir, zaruret hür kadını nikahlamak için kalkmaz. Bu sebepledir ki iki durum birbirinden farklı olmuştur. Şayet onu, bir durumda emredilmesini yahut helal olduğuna işaret edilmesini yasaklandığına dair delil kabul etsek, hür kadınlarla evlenme gücü bulunması durumunda cariyelerle evlenmek yasaklanmış olurdu. Şu halde bir şeyin yasaklanması, fiili iptal etmesini birkaç sebeple mümkün değildir. Birincisi, yasağa sebep olan durum, aklın benimsediği bir husustur. Böylesinin geçersiz olması sözkonusu değildir. Bu da iki şekilde çıkar: Biri, çocuğunun köle olması, diğeri de hanımının erkeklerle karışık durumda bulunmasıdır. Bu erkeğin ayıplanmasına sebep olan hususların bir türüdür. Şunu da belirtmek gerekiyor ki zina eden kadınla evlenmek -yasaklanmış olmak ve öylesini boşama emri bulunmakla birlikte- caizdir. Bilindiği üzere bunu yapmak en büyük ayıptır. Çünkü kişinin, cariye hakkında korktuğu şey başına gelmiş olur; çocuğu ana sebebiyle kötülenir, öyle ki bu durum akıllarda her türlü kölelikten daha ürkütücüdür; çocuğa: "Ey zaniyenin oğlu!" denilir; bu aynı zamanda nesebi şüpheli hale getirme ve benzeri bir şeydir. Bütün bunlara rağmen sözü edilen hukuk açısından geçersiz değildir. Cariyenin durumu daha da uygundur.

      Yine, hür bir kimsenin köle ile nikahlanmasının haram olduğu konusunda görüş ayrılığı yoktur. Velilerin köleyi ayırması ve babaların nesep hakkını efendilerine çevirmesi gerekir, zira bilindiği üzere statü farklılığına dair cariyeleri kötülemek efendileri açısından daha kötü bir durumdur. Bununla birlikte bu durum yapılan nikahın caiz olmasına engel teşkil etmemiştir. Konumuzu oluşturan husus da bunun gibidir.

      Yine belirtmek gerekir ki haramlık iki çeşittir: Biri, nikahlanmış veya müt'a yapılmış kadının kendisine yönelik, diğeri nikahın kendisine yönelik. Kendisi sebebiyle haram kılınan kadın, ne kölelik mülkiyeti ne de nikah mülkiyeti ile helal olmaz. Nikah sebebiyle haram kılınan ise helal duruma gelebilir. Cariye, kölelik mülkiyeti sebebiyle helal olunca, onun haramlığının kendinden veya müt'adan kaynaklanmadığı sabit olur. Böylesi, kölelik mülkiyeti sebebiyle helal olur, aslında nikah mülkiyeti ile helal olması daha uygundur, çünkü o sadece müt'a ile oluşur, bununla helal olunca nikahla helal olması daha uygundur. Şu da var ki bazı kadınlar nikahlanma hususunda haram konumunda bulunur ama bu, hiçbir şekilde mal için değildir, işte bizim üzerinde durduğumuz konu da bunun gibidir.

      Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir. Bu ayetin iki yoruma ihtimali vardır: Birincisi, -en doğrusunu Allah bilir ya- Allah imanınızın mahiyetini bilmektedir, siz bunu bilmezsiniz demektir. Diğer ihtimal de şudur: Allah imanınızı en iyi bilendir, O'ndan başkası ise bunun gerçeğini bilemez. Bu yorumda, dinde zahirlerle (beşer idrakiyle) amel etmekten ayrılmamanın gerektiğine işaret vardır.

      Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Bazınız bazınızdan olmanız. Bu ilahi beyanın, bir kısmınız diğer kısmın din anlayışını benimsemiştir, din hususunda bazınız bazınızdansınız anlamına gelme ihtimali vardır, yine bazınız bazınızın nesebinden gelmiş manasına ihtimali vardır. Bu, insanların birbirinin dininden ve nesebinden geldiklerini gösterir. Dolayısıyla bazılarının diğerinden din ve nesep açısından herhangi bir üstünlüğü yoktur, zira nesepleri ve dinleri birdir. Bu yönden hür kadının cariye üzerinde üstünlüğü yoktur.

      Cariyeler evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir. Denildi ki burada yer alan "uhsınne" (أحصنّ) kelimesi "evlenince" veya "müslüman olunca" demektir. Yorum nasıl olursa olsun evlilik o cezanın gerekmesinde şart durumunda olmamıştır. Çünkü cariye bu özelliği taşımadığı zaman da sözkonusu hüküm onun için gereklidir. Bu durum, bir hükmün bir durumda bir özelliğe bağlı olarak gerekli olması, o hükmün başka bir durumda o haldeki vasfın dışında kalan hususta vacip olmasına engel teşkil etmez. Bu, bize muhalif olan kimse için daha çok gerektiricidir, çünkü Allah Teala "İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin. Şundan emin olun ki imanlı bir köle, sizin hoşunuza gitse bile müşrik bir kişiden daha hayırlıdır" buyurmuştur. Buradaki yasak ister Ehl-i Kitap'tan olsun, ister olmasın, bütün müşrik kadınlar için sözkonusudur. Sonra kitaph olan kadınlara yönelik evlenme yasağı "Ehl-i Kitap'tan namuslu kadınlar helal kılınmıştır" mealindeki ayetle neshedilmiştir. Sonra, bu konuda bize muhalif olan kişi şöyle demiştir: Erkeğin, Ehl-i Kitap'tan namuslu bir kadınla evlenme gücü olursa, onun mümin cariye ile evlenmesi caiz olmaz. Cenab-ı Hak müşrik cariyenin müşrik olan hür bir kadından daha hayırlı olduğunu haber vermişken muhalif kişi, müşrik olan hür kadının, cariyeden daha hayırlı olduğunu söylemektedir. Bu durum muhalifimizin, bizim mezhebimiz ve görüşümüz karşısında zor bir durumda kaldığını göstermektedir. Allah Teala'nın "İman etmedikleri sürece müşrik kadınlarla evlenmeyin" mealindeki beyanı bize göre, özellikle Ehl-i Kitap'tan olmayan kadınlar hakkındadır. Bunun delili "Ehl-i Kitap'tan kafirler ve putperestler Rab'binizden size iyi bir şey indirilmesini istemezler. Halbuki Allah, rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Allah büyük lütuf sahibidir" mealindeki ayettir. Cenab-ı Hak burada müşrik ve kitap ehli kadınları zikretmiştir; bu durum bu ayetteki müşrik kadınların Ehl-i Kitap'tan olan kadınlardan başkasıdır. Surenin başında konunun bu yönünü zikretmiştik, burada tekrar etmeye gerek yoktur. Mesele anlattığımız şekilde olunca erkeğin, ister namuslu olsun ister cariye olsun, Ehl-i Kitap'tan olan bir kadınla evlenmesi meşrudur. Daha önce cariyelerle ilgili olarak imanın zikredilmesinde, onlarla evlenmenin caiz olması için imanın şart olduğuna delil olacak bir durum yoktur. Nitekim namuslu mümin kadınlar hakkında imanın zikredilmesi de onlarla evlenmekte, imanın şart koşulmasına yönelik bir delil de yoktur.

      Allah sizin imanınızı daha iyi bilendir. Yani O, cariyelerin imanlarının gerçekliğini en iyi bilendir, siz ise onun hakikatini bilemezsiniz. Cenab-ı Hak her ne kadar zahiri bilgiyi "Onları sınayın -Allah imanlarını en iyi bilen dir-eğer onları inanmış kadınlar olarak bilirseniz..." beyanı ile bize ispat ettiyse de "Allah onların imanlarını en iyi bilendir, eğer onları inanmış kadınlar olarak bilirseniz, kafirlere geri döndürmeyin" beyanı göstermektedir ki hakikat ilmiyle değil zahir ilmiyle amel etmemizi emretmiştir. Bu da imanın, dilin değil kalbin işi olduğunu gösterir. Çünkü dilin işi olsaydı onun gerçekliğini herkes bilirdi. Sonuç olarak imanın bizim nitelendirdiğimiz şekilde olduğu ortaya çıkmıştır.

      Birbirinizden türeyip gelmektesiniz. Bazınız bazınızdan olmanız. Bu ilahi beyanın, bir kısmınız velayet ve din konusunda diğer kısmındansınız, demektir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyurmuştur: "Müminlerin erkekleri de kadınları da birbirlerinin velileridir". Diğeri, nesep bakımından bazıları bazılarındandır, demiştir, çünkü insanların hepsi Adem'in evlatlarıdır. Bu ayet, İslam'dan önce bazınız bazınızdandınız, manasına da gelebilir.

      Onları ailelerinin izniyle nikahlayıp alın. Yani efendilerinin izniyle. Allah Teala burada efendileri onların ailesi diye anmıştır; bu, cariyelerin, efendilerinin ailesinden olduklarını göstermektedir. Bu ilahi beyan bir kadının velisinin izniyle kendisini evlendirme hakkı olduğunu da göstermektedir. Çünkü Cenab-ı Hak Ailelerinin izniyle buyurmuştur. Şayet cariyeleri evlendirenler kendi aileleri olsaydı onların iznini istemenin bir anlamı olmazdı.

      Bu ilahi beyanda kadının evlenme velayetine sahip olduğunun delili vardır, çünkü Yüce Allah ailelerinin izniyle buyurmuştur Bir kadının cariyesi olsa onu evlendirme yetkisine sahiptir. Bu uygulama kadınlar hakkında daha çok geçerlidir. Şöyle ki erkeğin bir ilişkide bulunduğu cariyesi olsa onu başkasıyla evlendirmez. Buna mukabil kadının ise cariyesi olup onu evlendirme ihtiyacı duysa, cariyesini evlendirme yetkisine sahip bulunur. Yine bu ilahi beyanda kölenin ve cariyenin efendisinin izni olmaksızın evlenme hakkına sahip bulunmadığı hükmü mevcuttur. Nitekim Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Herhangi bir köle efendisinin izni olmaksızın evlenirse o, zina etmektedir".

      Bazı alimler şöyle demiştir: Ailelerinin de izniyle onları nikahlayın, yani cariyeler inanmış kimseler oldukları takdirde, zira daha önce bu konuda mümin cariye kızlarınızda ... Allah sizin imanınızı daha iyi bilmektedir, diye buyurulmuştur. Fakat bu, her ne kadar mümine cariyelerle evlenmeyi yasaklama mahiyetinde ise de inanmamış oldukları halde, nikahlanmalarının geçersiz olduğunu göstermez. Görmez misin ki hür kadınlar kendilerini kölelerle evlendirmek yasaklanmış ve bu, onları ayıplayan şeylerden kabul edilmiştir. Fakat bu yasaklama, kölelerle evlenmelerine engel olmamıştır. Buna bağlı olarak cariyelerde iman şartının bulunması ve nikahlanmalarının yasaklanması, yapılmış olan nikahın geçersiz veya batıl olmasını gerektirmez. Bunun gibi, erkek de mümin ve hür bir kadın bulduğu takdirde hür ve kitap ehli kadınla evlenmesi yasaklanmış, buna rağmen sözkonusu evliliği yaptığı takdirde nikah caiz olur. Önceki mesele de bunun gibidir. Bunun gibi Allah Teala "İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin" mealindeki beyanında onlarla ilgili olarak "elverişli" olmayı zikretmiş, fakat bu vasıf bulunmayınca evlilik yine meşru olmuştur. Önceki meselede de durum aynıdır. Yine yüce Allah'ın, Öyleyse iffetli yaşamaları, zina etmemeleri şartıyla mealindeki beyanında iffetli olmalarını zikretmiştir. Bununla birlikte böyle olmayanların nikahı da caiz görülmüştür, asıl tartıştığımız konu da bunun gibidir.

      Şayet bedel çerçevesinde mali imkan ve kudret, cariyelerle evlenmeye engel olsaydı, kişi, hür kadınla evlenmeye mali gücü bulunmadığı bir dönemde cariye ile evlenir, sonra hür kadınla evlenme kudretine sahip olursa, cariye nikahının geçersiz olması gerekirdi; çünkü bir şey, başlangıçta bir hükmün oluşmasına engel teşkil ediyorsa, kişinin mülkünde devam etmesine de engel olur. Ama gerçekte engel olmayınca hükmün bedel çerçevesinde bulunmadığını gösterir. Çünkü asıllar bulununca, bedeller için karar ve sebat sözkonusu değildir. Şu halde hür kadınlar varken, cariyelerle evlenmenin tercih edilmemesine yönelik uyarılar, haram ve helal çerçevesine girmez. Fakat ihtiyari olarak ve edep yönünden cariyeler hür kadınlar üzerine, zina edenler namuslu kadınlar üzerine ve müşrik kadınlar mümin kadınlar üzerine tercih edilmezler. Şayet, "Siz hür kadınlar üzerine cariyelerin nikahlanmasını engelliyorsunuz, sonra da yanında cariyesi olduğu halde hür kadınla evlenen erkeğin cariyesiyle olan nikahını neden feshetmiyorsunuz?", diye bir itiraz yapılırsa buna şöyle cevap verilir: Hür kadın üzerine cariyenin nikahlanması, sadece birleştirme haramlığı sebebiyle engellenir; mesela iki kızkardeşi bir arada nikahlamak, bir kadınla halasını bir nikahta toplamak gibi. Birleştirme oluşmazsa engellenme de yoktur, çünkü bu, birleştirme değildir.

      Mehirlerini de verin. Bir görüşe göre, ailelerinin izniyle onlara ücretlerini verin demektir, nitekim, Ailelerinin de izniyle onları nikahlayın beyanında nikah için ailenin izni zikredilmiştir. Bu ilahi beyanın şu manaya da gelmesi mümkündür: Cariye ile evlenecek kişi, -efendisi izin vermese bile- cariyenin, mehirini vermesi gerekir, efendisinin malını gözetip konuma vasfına sahip olunca. Çünkü insanlar mallarını koruyup gözetsin diye köle satın alırlar. Nitekim Hz. Peygamber'den bu konuda uyarıcı hadis rivayet edilmiştir: "Hepiniz çobansınız ve beklediğinizden sorumlusunuz; hatta köle efendisinin malından sorumludur". Durum açıkladığımız şekilde olunca ve cariye de efendisinin malını koruyan biri konumunda bulununca onunla evlenecek kişinin, mehirini kendisine vermesinde bir sakınca yoktur.

      Alimlerden bazıları, mehirlerini de verin, mealindeki ilahi beyanla, ayrıca şu mealdeki ayet-i kerime ile kölelerin gerçek manada (eşiyle ilgili) mülkiyet ve tasarruf hakkına sahip olduklarına ve cariyelerle cinsel ilişkide bulunacaklarına istidlal etmişlerdir: İçinizden evli olmayanları, köle ve cariyeleriniz arasından da elverişli olanları evlendirin. Yoksulluk içinde iseler Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır. Bu alimlere göre köleler cariyelere gerçek manada malik olmasalardı kendileri için zenginlik vadetmenin bir anlamı olmazdı, çünkü onlar için zenginlik ebediyen sözkonusu olmaz ve onlar bir şeye malik bulunamazlardı. Bu durum erkek kölelerin, cariyelerinin hakiki mülkiyetine sahip olduklarını göstermektedir.

      Bize göre erkek köleler hakiki mülkiyete sahip olmazlar; bunun delili şu mealdeki ilahi beyandır: Allah size kendinizden bir örnek veriyor: Elinizin altında bulunan hizmetçileriniz arasında size verdiğimiz rızıklarda, sizinle eşit haklara sahip ve birbirinizden çekindiğiniz gibi kendilerinden çekindiğiniz ortaklarınız var mı? Cenab-ı Hak burada, kullarına rızık olarak verdiği nimetlerinde, onların kölelerinden ortaklarının bulunmadığını haber vermiştir. Bu da, kölelerin hakiki mülkiyete sahip olmadıklarını göstermektedir.

      Şayet, "Erkek köleler nikah sebebiyle kadınlara malik kılınınca faydalanma hakkına sahip değiller midir? Peki diğer şeylere malik kıldıklarında onların mülkiyetine engel olan şey nedir?", diye bir soru sorulursa buna şöyle cevap verilir: Hanım efendiler, esirlik yoluyla elde edilen kölelerle cinsel ilişkide bulunma hakkına sahip değildir. Görmez misin ki hanımefendinin erkek kölesiyle ilişkide bulunma yetkisi yoktur. Bu örnekler şunu gösteriyor: Sözkonusu mülkiyet özellikle erkek köleye hastır. Bunun içindir ki nikahta sadece yararlanma mülkiyetine sahip olur.

      Mehirlerini de verin. Bir görüşe göre, ailelerinden izin alma yahut malı koruma görevleri olduğu için ücretlerini verin demektir. Cenab-ı Hak'kın, Allah lütfu ile onları ihtiyaçtan kurtarır, mealindeki beyanına gelince, bu, efendilerini zengin kılmakla ihtiyaçtan kurtarır demektir. Zira kölelerin yedikleri ve içtikleri şeylerin miktarı efendileri için yararlanma sebebi kılınan şeylerdendir.

      Adete uygun olarak. Bu beyan, bir anlayışa göre fahişelere verilen mehirin dışında bir mehirdir. Başka bir anlayışa göre bilinen şey demektir.

      İffetli yaşamaları, zina etmemeleri ve gizli dost tutmamaları şartıyla. Bunu daha önce zikretmiştik.

      Denildi ki bu, müslüman oldukları zaman demektir. Şöyle yorumlar da yapılmıştır: Evlendikleri zaman, kadınların seviyesine ulaştıkları zaman, iffetli oldukları takdirde. Bunun tevili -en doğrusunu Allah bilir ya- ayetin baş tarafında zikrettiğimiz şu anlamdır. "Eğer iffetli olmayı isterlerse cariyelerinizi fuhşa zorlamayın". Cariyeler iffetli olmaya terkedilip, zinaya zorlanmayınca, onlar hakkında muhsana olan kadınların cezasının yarısı kadarı verilir. Muhsana ise hür kadınlardır, çünkü evli bir kadınla kocası zifafa girerse recim sözkonusu değildir, recim cezasının zaten yarısı da yoktur. Cariyenin cezası ise sopadır. Şu halde bu konuda "muhsana", kocası olan kadınlar olamaz, çünkü kocası bulunan kadınların cezası recimdir, recmin de yarısı yoktur. Bu durum, Yüce Allah'ın "ihsan" (إحصان) kavramıyla İslam'ı kastettiğini gösterir. İbn Abbas, Said b. Cübeyr ve bazı alimlerden, evlenmeyince cariyeye had cezasının uygulanmayacağı görüşü rivayet edilmiştir.

      Bize göre ise zinadan dolayı cariyeye had cezası gerekir. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden zina eden cariyeye evli olmasa da sopa cezasının uygulanmasını emrettiği rivayet edilmiştir. Bu rivayet, "cariyenin muhsaneliği müslüman oluşudur" diyenlerin sözüne cevap teşkil eder. Sözkonusu hadis Ebû Hureyre, Zeyd b. Halid ve Şibl'den rivayet edilmiştir ve şu mealdedir: "Peygamber'in yanında bulunuyorduk, biri Peygamber'e, evlenmeden önce zina eden cariyenin hükmünü sordu. Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu: "Ona sopa vur, tekrar zina ederse yine sopa vur". Üçüncü veya dördüncü defasında "Kıldan bükülmüş bir ip karşılığında da olsa onu satın". Bu haber, evli olmasa da zina eden cariyeye sapa cezasının verileceğini gösterir.

      Sabretmeniz ise sizin için daha hayırlıdır. Yani sabredip cariyelerle evlenmeniz sizin için daha hayırlıdır, çünkü böyle bir durumda çocuklarınız köle olur. Allah Teala'nın, İçinizden mümin ve hür kadınlarla evlenmeye gücü yetmeyen kimse, ellerinizin altında bulunan mümin cariye kızlarınızdan alsın" mealindeki beyanı ile benzeri bütün beyanları, bu durumun ihtiyarî olduğuna işaret eder; tercih yapamayacağı hükmünde değildir, yaptığı takdirde caiz olmaz anlamında da değildir.

      Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir. Bu ilahi beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Birincisi, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyicidir, öyle ki dünyada yaptığınız kötülükleri, size uygulanacak olan ceza sebebiyle örter, ahirete azap bırakmaz, çünkü ahiretin azabı dünyanın azabından çok daha şiddetlidir; bu Allanın rahmetindendir. İkincisi, Allah çok bağışlayıcı ve esirgeyendir mealindeki beyanın şu anlama da ihtimali vardır: Cezaları, dünyada benzeri işleri bir daha yapmaya engel kılması, Allah'ın rahmetindendir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        yestetı' (يستطع)

        İbn Fâris, t-v-a kökünün "boyun eğmek, itaat etmek ve bir şeye güç yetirmek" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın fiziki, zihinsel veya ekonomik olarak bir eylemi gerçekleştirebilme kapasitesi şeklinde tanımlar. Ayet bağlamında, evliliğin gerektirdiği mali ve sosyal sorumlulukları üstlenebilecek yeterlilik düzeyini ifade eder.

        tavlen (طولا)

        İbn Fâris, t-v-l kökünün "kısalığın zıddı olarak uzamak, genişlik, lütuf ve imkan" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanın maddi zenginliğini ve başkasına iyilik yapabilecek ekonomik genişliğini nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu kavramın ayette teknik bir aile hukuku terimi olarak kullanıldığını, hür kadınlarla evlenmek için talep edilen yüklü mehir ve nafakayı karşılamaya yetecek "mali güç ve statü/kudret" anlamına geldiğini analiz eder.

        el-muhsanât (المحصنات)

        İbn Fâris, h-s-n kökünün "kale, koruma, dışarıdan erişilemez olmak" anlamlarını taşıdığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bir önceki ayette evli kadınlar için kullanılan bu kelimenin, burada bağlam gereği "iffet, namus veya hürriyet zırhıyla korunan bekar hür kadınlar" manasına geldiğini belirtir. Patricia Crone, Geç Antik Çağ sosyolojisinde bu kelimenin, köle (cariye) sınıfından farklı olarak, kendi asaletleri ve kabile güvenceleriyle (kaleleriyle) korunan "özgür/hür" kadın statüsünü tanımlayan bir medeni hukuk kodu olduğunu teyit eder.

        feteyâtikum (فتياتكم)

        İbn Fâris, f-t-y kökünün "gençlik, tazelik, güçlülük ve ateşlilik" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin genç bireyleri tanımlamakla birlikte, Arap dilinde köle ve cariyeler için nezaketen kullanılan bir isim olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi seçmesinin muazzam bir ahlaki devrim barındırdığını analiz eder; Cahiliye döneminde cariyeler için kullanılan "eme" (köle kadın) gibi aşağılayıcı ve onur kırıcı kelimeler yerine, Kur'an'ın onlara "genç kızlarınız" (feteyat) diyerek hitap etmesinin, mülkiyet hukukunun ortasında kölelere insani bir haysiyet (ontolojik eşitlik) kazandırdığını detaylandırır. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu nezaketli isimlendirmenin, cariyelerle yapılacak evlilikleri psikolojik olarak meşrulaştıran ve onları ailenin bir parçası kılmaya hazırlayan pedagojik bir zemin olduğunu vurgular.

        ehlihinne (أهلهن)

        İbn Fâris, e-h-l kökünün "bir yerde meskun olmak, alışmak, yabancılığın zıddı olarak yakınlık" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bir nesneye veya kişiye sahip olan, onu yöneten ve ondan sorumlu olan kimseleri nitelediğini belirtir. Prof. Dr. Hidayet Aydar, cariyelerin evlendirilmesinde "onların ehli" (sahipleri/velileri) ifadesinin kullanılmasının, kölelerin sahipsiz bir meta olmadığını, evlilik akdinin rastgele değil, tıpkı hür kadınlarda olduğu gibi velayet hakkına sahip kurumsal bir otoritenin izniyle (bi izni ehlihinne) gerçekleşmesi gerektiğini hukuken tescillediğini analiz eder.

        ahdân (أخدان)

        İbn Fâris, h-d-n kökünün "arkadaşlık, dostluk, birinin sırdaşı olmak" anlamlarını barındırdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin (haden) meşru ve açık bir evlilik olmaksızın, gizli kapaklı kurulan cinsel partnerlik ve nikahsız dostluk manasına geldiğini kaydeder. Arthur Jeffery, kelimenin köken itibarıyla Sami dillerindeki "yakınlık kurmak" ve "birlikte uyumak" kavramlarıyla ortak olduğunu aktarır. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın "gizli dost tutmamış olmaları" şartını getirerek, İslam öncesi Arap toplumunda oldukça yaygın olan ve normal karşılanan cariyelerin bedenlerinin üzerinden kurulan ticari veya keyfi gizli fuhuş (müsafeha) geleneğini temelinden yıktığını detaylandırır.

        nısfu (نصف)

        İbn Fâris, n-s-f kökünün "bir şeyi tam ortadan iki eşit parçaya ayırmak, yarım" anlamına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, matematiksel olarak bütünün yarısı olduğunu aktarır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette evli bir cariyenin zina etmesi durumunda, hür kadına verilecek cezanın "yarısının" (nısf) uygulanmasının derin bir fıkhi ve sosyolojik adalet barındırdığını analiz eder; zira statü, eğitim ve koruma bakımından dezavantajlı olan köle kadının sorumluluğunun, her türlü sosyal güvenceye sahip hür kadınla bir tutulmadığını, cezanın failin zayıf durumuyla orantılı olarak hafifletildiğini vurgular.

        el-azâb (العذاب)

        İbn Fâris, a-z-b kökünün "insanı amacından veya rahatından şiddetle alıkoymak, engellemek ve eziyet vermek" manalarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bedensel veya ruhsal sarsıntı yaratan cezalandırma eylemini ifade eder.

        el-anet (العنت)

        İbn Fâris, a-n-t kökünün "kırılmış bir kemiğin yanlış kaynaması sonucunda oluşan acı, meşakkat, zorluk ve sıkıntı" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin insanı helake veya büyük günaha sürükleyen, tahammülü zor bedensel ve psikolojik zorlanmaları ifade ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak insan cinselliğine ne kadar gerçekçi (rasyonel) yaklaştığını analiz eder; hür kadınla evlenmeye gücü yetmeyen bekar bir erkeğin, cinsel dürtülerin (zinanın) yıkıcı baskısı (anet) altında ezilip ahlaki bir çöküş yaşamaktansa, statü kaygılarını bir kenara bırakıp bir cariyeyle evlenmesinin ahlaki bir güvenlik sübabı olarak teşri kılındığını detaylandırır.

        tesbirû (تصبروا)

        İbn Fâris, s-b-r kökünün "hapsetmek, daraltmak, bir şeyi sımsıkı tutmak" anlamlarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın nefsini ve arzularını aklın ve şeriatın emrettiği sınırlar içinde hapsetmesi, zorluklara karşı direnç göstermesi olarak tanımlar. Gabriel Said Reynolds, "sabretmeniz sizin için daha hayırlıdır" vurgusunun sosyo-psikolojik dengesini analiz eder; cariye ile evliliğin zina tehlikesine (anet) karşı meşru bir çıkış kapısı olmasına rağmen, doğacak çocukların statü sorunları ve kölelik kurumunun zorlukları göz önüne alındığında, erkeğin nefsini tutarak (sabrederek) şartların olgunlaşmasını beklemesinin daha üstün bir ahlaki irade olarak teşvik edildiğini vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X