وَالَّذَانِ يَأْتِيَانِهَا مِنْكُمْ فَاٰذُوهُمَاۚ فَاِنْ تَابَا وَاَصْلَحَا فَاَعْرِضُوا عَنْهُمَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ تَـوَّاباً رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nisâ Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
15. Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evlerde tutun.
16. İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin; çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden, çok esirgeyendir.
Livata ve Zinanın Cezası
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin... İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın. Denildi ki bu iki hüküm İslâm'ın ilk dönemlerinde vardı, birinci hüküm kadınlara, ikinci hüküm de erkeklere aitti. Yine denildi ki eziyet/canını yakma âyeti erkek ve kadınlar hakkında olup hapis âyeti kadınlar hakkındaydı. Canını acıtmaya dair olan âyetin birlikte bekâr erkekle bekâr kadınlar hakkında, hapisle ilgili âyetin de yine birlikte erkeklere ve kadınlara ait olma ihtimali vardır. Yine eziyet âyetinin özellikle erkek erkeğe ilişkide bulunarak Lût Kavminin işini yapan erkekler hakkında, hapis âyetinin de hem erkekler, hem de kadınlar hakkında her ikisi için olma ihtimali de mevcuttur.
Şayet eziyet âyeti, özellikle erkekler hakkında ise, bu Ebû Hanîfe'nin düşüncesinin delilini oluşturur. Şöyle ki, Ebû Hanîfe, Lût Kavmi'nin fiilini (livâta) yapanlara had cezasının gerekli olmadığı görüşündedir. Ancak o, livâta fiilini işleyenlere tâzir ve eziyet cezasını gerekli kılmıştır. Eğer erkekler hakkında ise âyet neshedilmiştir, eğer kadınlar hakkında ise o da nesh edilmiştir.
Şimdi, hükmün ne ile neshedildiği konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazı âlimlere göre "Zina eden kadın ile zina eden erkekten herbirine yüz defa sopa vurun" meâlindeki âyetle neshedilmiştir. Fakat bize göre iki âyetin hükmünü birleştirmek mümkündür, şu halde nesih nasıl gerçekleşsin! Kanaatimize göre bu hüküm, Hz. Peygamber'den rivayet edilen şu hadisle neshedilmiştir: "Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için yol açmıştır; bekâra karşılık bekâr, dula karşılık dul. Bekâr sopa ile dövülür ve sürgün edilir, dul ise hem sopa ile dövülür hem de recmedilir". Bu hadiste, Kur'ân'ın hükmünün Sünnet'le neshedildiğine dair delili vardır.
Şayet, âyette Yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar meâlindeki beyanın işaretiyle nesih vâdinin delili vardır, buna göre sözkonusu nesih âyette vâdedilen nesihle ortadan kaldırılmıştır, yoksa Sünnet'le neshedilmemiştir, diye bir itiraz ileri sürülürse buna şöyle cevap verilir: Hakkında, Allah'ın nesih hükmü olan hiçbir âyet veya Hz. Peygamber'in Sünnet'i yoktur ki -anılmış olmasa bile- nesih vâdi olmasın. Yüce Allah bir konu hakkındaki hükmünü ebedî kıldıktan sonra onu neshetmesi mümkün değildir, çünkü bu bedâdır, bedâ ise ilâhî değil, beşerî bir fiildir. Zikrettiğimiz husus sabit olunca, Cenâb-ı Hakkın bir hükmü, okunan Kur'ân'dan ibaret bir vahiyle veya Kur'ân dışı bir vahiyle neshetmesi arasında fark yoktur.
Bu konuda birçok rivayet vardır. Nakledildiğine göre; Hz. Peygamber, defalarca zina ettiğini ikrar eden Mâiz'i recmetmiş, bunun gibi başka kimseleri de recim cezasına tâbî tutmuştur. Nitekim rivayet edildiğine göre işçisi, adamın karısıyla zina etmiş, Hz. Peygamber'e intikal edince Resûlullah: "Aranızda Allah'ın Kitabı ile hükmedeceğim" buyurmuş ve "Ey Uneys! Sabah bu adamın karısına git, eğer itiraf ederse onu recmet" demiştir. Hz. Ömer'in de şöyle dediği rivayet edilmiştir: "İnsanların üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra birilerinin: "Allah'ın Kitabında recim hükmünü bulamıyoruz" demek suretiyle Allah'ın indirdiği bir farzı terk edip hak yoldan sapacaklarından endişe ediyorum. Dikkat edin! Recim haktır. Zina eden erkek evli ise ve zina olayı hakkında açık delil varsa yahut zina eden itiraf etmişse recim cezası uygulanır. Biz o âyeti okuduk: "İhtiyar erkekle ihtiyar kadın zina ettiklerinde Allah'tan bir azap olmak üzere, onları kesinlikle recim edin". Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem recmi uyguladı, ondan sonra biz de uyguladık".
Bazıları şöyle demiştir: Yahudilerle Hıristiyanlar arasındaki recim cezası Müslümanlar arasında sopa cezası gibidir. Rivayet edildiğine göre Resûl-i Ekrem iki yahudiyi recmetmiştir. Denildi ki Hz. Peygamber sadece Tevrat'ın hükmünü uygulamıştır. Görmez misin ki Hz. Peygamber Tevrat'ı getirtti, yahudilerin âlimlerini çağırdı ve onlara Tevrat'taki hükmü kendisine okumalarını emretti. Onlar da recim hükmünün bulunduğu yere ellerini koyarak örttüler ve başka bir âyeti okudular. Bunun üzerine Abdullah b. Selâm müdahele ederek: "Ey Allah'ın elçisi, recim hükmünü gizlediler" dedi. Sonra kendisi âyeti okudu, bunun üzerine Hz. Peygamber zina eden o yahudilerin recmedilmesini emretti". Şüphe yok ki Kur'ân-ı Kerîm Tevrat'ın hükmünü neshetmiştir, bunun için onlar hakkında recim uygulanmamıştır.
Biri, "Allah Teâlânın 'Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun' meâlindeki âyete dayanarak Lût kavminin işini yapanlara (livâta) da had uygulanır" diye bir iddia ileri sürse ona şöyle cevap verilir: Bu âyetle onlara had cezasının uygulanma ihtimali yoktur. Çünkü livâta ile zina haramlıkta, mehirin vacip olmasında ve diğer hususlarda birbirinden farklı şeylerdir. Bu sebeple bir şeye ait hükmün, bütün hüküm ve yönleri açısından ona muhalif olanla bilinmesi imkân dâhilinde bulunmamaktadır.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar. Bu âyette kıyasın caiz olduğuna delil vardır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu hükmü kadınlar hakkında zikretmiş, fakat erkekler için zikretmemiştir. Halbuki ikisi bu hüküm bakımından farklı değildir. Bu çirkin işi yapan kadına uygulanması gereken ceza, aynen erkeğe de gerekir. Bu husus şunu göstermektedir ki âyet metninde zikredilmesi terk edilen şey, sadece nastan hüküm çıkarmak ve istidlal yoluyla hüküm elde etmek için terkedilmiştir.
Bazı âlimler şöyle demiştir: Dul olan zânî hakkında sopa ile recim cezası birlikte uygulanır. Bunun dayandığı delil Ubâde b. Sâmit yoluyla Hz. Peygamber'den rivayet edilen hadistir. Hz. Peygamber şöyle buyurdu: "Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol açmıştır. Bekâr, bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir. Dul dul ile zina edince sopa vurulur ve recmedilir". Bize göre zina fiili recim cezasıyla birlikte sopa cezasını gerektirmez. Çünkü Hz. Peygamber'den bize rivayet edilen hadislere göre o, Mâiz'i recmetmiştir. Bu rivayetlerde ona sopa vurduğu zikredilmemiştir. Yine ondan rivayet edilen bir başka hadise göre şöyle buyurmuştur: "Ey Üneys! Yarın bu adamın karısına git, eğer zinayı itiraf ederse onu recmet". Burada da kadına sopa vurulduğu zikredilmemiştir. Bu konudaki haberler çoktur. Yine Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kim bu pisliklerden bir şeye bulaşmışsa Allah'ın üzerini örttüğü örtü ile örtünsün. Zira gizlice yaptığı şeyi bize açıklayan kimseye had cezasını uygularız". Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemin "Dul dul ile zina ederse hem sopa hem de recim cezasına çarptırılır" meâlindeki hadisin değişik durumlarda uygulanma ihtimali vardır. Bir durumda sopa vurulur, başka bir durumda recmedilir, yahut dul olan zâniyeye sopa vurulur, diğeri recmedilir. Çünkü her dul recmedilmez. Meselâ zina eden kadın namuslu olmayan bir dul ise recmedilmez. Bu durum hadisin, anlattığımız gibi olduğunu gösterir. Resûl-i Ekrem'in "Bekâr bekârla zina edince sopa vurulur ve sürgün edilir; dul ile dul zina edince de..." Yani bekâr bekârla, dul da dul ile. Buna göre dul olur ki ona sadece sopa vurulur, diğer bir dul olur ki o da recmedilir.
İlim ehli, zina eden bekâr kimsenin sürgün edilmesi konusunda farklı görüşler ileri sürmüştür. Bir kısmı, sürgün cezası vardır ve gereklidir der, bize göre ise şayet sürgün var idiyse neshedilmiştir. Neshedildiğinin delili Zeyd b. Hâlid'in haberinde rivayet edilen hadistir: Adam bekârdı, fakat sürgün edildiğinden bahsedilmedi. Ömer b. Hattab'tan şu haber rivayet edilmiştir: Kendisi bir erkeği sürgün etti, bu sebeple adam dinden dönerek Rumlara sığındı. Bunun üzerine Ömer: "Bundan sonra asla kimseyi sürgün etmeyeceğim" dedi. Hatta onun "Fitne olarak sürgün yeter" dediği de rivayet edilmiştir. Yahut sürgün yapmışsa da o, had değil, fâsık adama verilen bir cezadır, had cezası değildir. Sürgünün had cezası olmadığının delili şudur: Allah Teâlâ câriyeler hakkında şöyle buyurmuştur: "Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir". Câriye sürgün edilmez, çünkü Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Sizden birinin câriyesi zina ederse ona sopa cezası uygulasın. Sonra bir daha zina ederse yine sopa cezası uygulasın, tekrar zina ederse, bükülmüş ip yahut yular karşılığında da olsa onu satsın". Resûl-i Ekrem zina eden câriyeyi satmayı emretmiş, sürgüne gönderilmesini emretmemiştir. Şayet sürgün had cezası olsaydı sopa vurmayı emrettiği gibi onu da emrederdi. Bu durum, sürgünün had cezası olmadığını göstermektedir. Bir de şu var: Resûlullah, câriyelere hür insanlara verilen cezanın yarısını gerekli görmüştür, sürgün cezasının ise yarısı yoktur. Bu durum da sürgünün had cezası olmadığını ve zorunlu bulunmadığını göstermektedir. Yahut yarısı varsa o, hapistir. Hapis cezasında aynı zamanda sürgün de bulunmaktadır. Dolayısıyla zina eden câriye hapsedilir yahut ikisi birlikte sürgün edilirler ki yaptıkları işi unuttursunlar. Çünkü onları gören herkes yaptıkları işi anar, bunun içinse sürgün edilirler, fakat had cezası olduğu için değil, yaptıkları işi unutturmaları ve hatırlanmaması için sürgün edilirler.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlar... Eğer tövbe eder, durumlarını düzeltirlerse beyanına kadar. Şayet iki âyet de zina hakkında ise bunlar iki şekilde yorumlanır: Birincisi, bütün kadınlarda hapis, erkeklerde eziyet mânasıdır. Bunun içindir ki kendisiyle neshin sabit olduğu hadiste hepsi birleştirilmiştir, böylece hapis ile eziyetin hükmü birlikte kaldırılmıştır. Bu da mâkuldür. Erkeği kınamak, onu daha çok engelleyicidir, kadını hapsetmek de zinanın yollarını daha çok kapatıcıdır. İkincisi, birinci âyet evli kadınlar hakkında olur ki bu, evli erkekleri de kapsar; ikinci âyet de erkekler hakkında olup mânası kadınları da kapsar. Ancak âyetteki zikredilişi bâkire kadınların kendilerini daha çok korumaları şeklinde olmuştur. Bu da ya dindarlık, ya rüsvay olmaktan korkup haya etme, yahut da daha çok kadınlarda görülen nâmahremden korunma ve erkeklere yaklaşmama sebepleriyle oluşur. Sayılan bu özelliklerden hiç biri erkeklerle dul kadınlarda mevcut değildir. Şu da var ki kadınların dört şâhidin şahitlik edeceği derecede açıktan zina etme hayasızlığını yapmaları uzak bir ihtimaldir. Kadınlarda hâkim olan özellik bu kadar sayıdaki erkekler arasına karışmamaktır. Şunu da belirtmek gerekir ki kadınların tamamı Hz. Peygamber'in şu beyanına dâhildir: "Benden alın, benden alın! Allah kadınlar için bir yol açmıştır". Kur'ân'da zikri geçtiği üzere Hz. Peygamber, onlar için çıkış yolu olduğunu zikretmiş, sonra açıklamasında kadın erkek hepsini birleştirmiştir. Bununla kadın-erkek ve diğer özellikleriyle birlikte mükelleflerin hepsini kapsadığı ortaya çıkmıştır. Bu durum, âyeti erkek ve kadınlardan sadece bekârlar anlamına çekenlerin tevil-lerini iptal etmektedir. Nikâh akdinden sonra kocalarının kendileri ile halvet-te bulunması kocanın sürekli sövgü ve yergiye vakıf olması, sonra da bunun kadının bütün mahremlerince anlaşılması, üstelik herkes tarafından haberdâr olmasından sonra? Böyle bir şeyi yaptığının kocaya ulaşmaması nasıl olabilir? Âyeti bekârlar anlamına tevil edenin bu anlayışı bilinip yaygınlaşan, Sünnet'le rivayet edilen ve tevil ehlinin ittifakı dışında kalan bir yorumdur. Sahibini bu hükme sevkeden şey, Kur'ân'la Sünnet'in beyan ettiği bir hükmün neshedilmesinin caiz olmadığını bilmemesidir; ayrıca böyle bir davranış Allah ve Resûlü üzerinde tahakkümde bulunmaktır.
Kadınlarınızdan çirkin fiilde bulunanlara karşı aranızdan dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse... Bilindiği üzere, zina yapanlara verilecek cezayı devlet başkanları üstlenir, dolayısıyla hitap onlara yönelmiştir. Burada Cenâb-ı Hak, kadınların zina yaptıklarını beyan etmiş, fakat şahitlikte bulunacak dört kişi bulunmadan zina edenlere ceza uygulanmasına izin vermemiştir. Buna göre, devlet adamlarının, şahitler olmaksızın, kendi bildiklerine dayanarak zânîlere ceza uygulayamaz. Bunda zina edenlerin yaptıkları işin, nihai sınırında ilan edilinceye kadar gizleme durumunun lüzumlu olması sözkonusudur. Çünkü bu durum helâl olan ilişkiden bilinmektedir ki bu, ancak baş başa kalma halinde yapılır, yapılanın kesin oluşu ise doğacak çocukla bilinir. Çocuk dışında zina fiiliyle ilgili olarak elde edilecek bilgi ancak kuvvetli bir zan ifade eder. Helâl olmayan ilişki durumu ise hiç bir zaman gerçeği bilinmeyecek şekilde olmasıdır. Mubah ve sakıncalı olan bütün işler de bunu gösterir. Sakıncalı olan bu tür bir iş açıklıkta ve bilinmede mubah olan işlerden en uzak olandır, işte bu meselede de durum böyledir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, zina iftirasında bulunan kişinin cezasını iki sebeple güçlendirmiştir. Birincisi, bu tür bir gizli hayatı açığa çıkarma davranışını ortadan kaldırmaktır, öyle ki bu iftirayı yapan kimsenin şahitliği reddedilmiştir, çünkü o, Allah'ın gizlediğini ifşa etmiştir. İkincisi, o, işi yapanı ayıplamanın çirkinliği, sahibini kötülemenin lüzumudur. Bu da ayıplama kavramının nihai noktasıdır. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: Zina pisliğinden kendisine bulaşan kimse Allah'ın perdesiyle gizlensin. Çünkü gerçek yüzünü bize gösteren adama Allah'ın koyduğu cezayı uygularız". Cezası, zikrettiğim derecede ağır olan bir davranış, son derecede gizli olan sınırından son derece açık olan sınıra ulaşınca, üstelik toplumca bilinir hale gelince, bu işi yapan kimse zikrettiğim cezaya, yani bu fiilin cezasına layık olur; çünkü böylesi kendi seviyesindeki bir işe cüret etmiş ve gizlenmesi gereken şeyi açıkça yapmak suretiyle hayası azalmıştır. İşte Allah Teâlânın, bunun cezasını yerine getirmeye yetkili kıldığı kişi (devlet adamı) ilâhî rıza için bu cezayı uygulamakla görevlendirilmiştir.
Hem Allah Teâlâ, o iş hakkında yapılma zamanını ve yapanın farklılığına göre, çeşitli cezaları düzenlemiştir. Çünkü o, toplumun bu cezalandırmaya yönelik ihtiyacını bilmiş, ayrıca onları günahtan engellemeyi ve bu yolla kusurlarını örtmeyi kastetmiştir.
Şunu da belirtmek gerekir ki Allah Teâlâ, İslâm'ın başlangıç döneminde halkın bir türü için zinanın ilk cezası olarak evlerde hapsedilmeyi koydu. En doğrusunu Allah Bilir ya, sözkonusu hapis birkaç şekilde olmuştur.
Birincisi, başlangıçta zina halkın bir kısmında açıktı, onunla dünyevi menfaat elde ediyorlardı ve bu câriyelere uygulanıyordu. Hatta Yüce Allah bu konu hakkında şöyle buyurmuştur: "Câriyelerinizi fuhuş yapmaya zorlamayın". Hatta onlar câriyelerden olma evlatlar hakkında nesep iddiasında bulunurlardı. Yine zina o derece açık duruma gelmişti ki yollarda müslüman olduklarını görmezden gelerek hür kadınlarla şakalaşıyorlardı. Bunun üzerine şu âyet inmiştir: "Ey peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler. Bu, tanınıp rahatsız edilmemeleri için en uygun olanıdır". O zaman câriyelerin durumu bu olunca, ortalıkta çok göründükleri yahut sesleri çok duyulduğu için zinaya düşme korkusu kendilerine galip geldi, hür kadınlara da aynı şekilde bu korku galip geldi. İşte bu öyle bir mânadır ki nefsânî meyilleri kabaran ve akıbeti hakkında az düşünen kimseyi alçaltacak ve kendisini ayıplayacak işlere sevkeder. Bu şehvet duygusu insanların hepsinin yapısında var edilmiştir. Bu sebeple başlangıçta Cenâb-ı Hak onun cezasını hafifleterek hapis ve evlerden dışarı çıkmama şeklinde belirledi. Sonra insanlar zorluk çekip bu durum gözlerinde büyüyünce cezayı sopa ile dövmeye çevirdi. Allah katındaki kötülük derecesinin büyüklüğünü anlamaları ve aynı fiilden kaçınmaları için zinanın yerilmesi gereken bir suç olması sebebiyle onu yapana had cezası verdi. Bazı durumlarda da zinanın cezası recim olarak belirlendi. Recim cezasının uygulanacağı durum öyle bir haldir ki, bütün mazeret yolları onda yok olur, bütün şüpheler ortadan kalkar.
İkincisi, zina fiilini işlemeye sevk eden şey bazısının bazısına yakın olması, büyük bir şehvet duygusu ile bir arada bulunmalarıdır. Bu durum kendilerine galip gelmiş, şehvet de onları körüklemiş, nihâyet bu işi yapmışlardır. Şunu da belirtmek gerekir ki hapis cezasının hikmeti hakkında iki yorum vardır: Biri, çirkin işe çağıran bir arada bulunmak ve göz göze gelmekten alıkoymaktır. İkincisi, bunda fazla ıstırap ve baskı vardır, bazan bu, onu ölüme kadar götürür. Bu durumda sıkıntı vermesi bakımından hapis bir ceza olur ve hapis yoluyla da çirkin işten kaçınmaya yardım yapılmış olur. Öyle ki bu durumda ne erkeğin gözü kadına ne de kadının gözü erkeğe değer.
İslâm'ın başlangıcında zina cezasının hapis olarak uygulanmasının üçüncüsü sebebi hapiste, akrabayı korumaya teşvik, akrabalık haklarını zayi etmekten engelleyecek hususlara riayet etmeye teşvik vardır; aynı zamanda bu uygulama zina vukûunda önce kişiyi bu cezaî hususları öğrenmeye, kendisini zinadan korumaya ve mevcut durumuyla yetinmeye sevk eder. Bu davranış toplumun iffetli olmasına daha uygun ve huzur için daha elverişlidir. İslâm hukukunda adam öldürmenin cezası olarak ödenen diyet de toplum huzuru açısından bunun gibidir; tâ ki kabilede bulunan sulh ve huzur temsilcileri, bozguncu olan gruplara engel olabilsin. En doğrusunu Allah bilir.
Şimdi, Câhiliye adeti ortadan kalkıp insanlar birbirini gözetmeye, erkekler ve kadınlar birbirinden ayrılmaya başlayıp bir arada bulunmalarına izin verilneyince -sadece bir araya gelme gibi cinsî arzudan ümitleri kesilen ve şehvetsiz yaratılanlar hariç- bu konuda sınır konulmuş ve Allah Teâlâ tarafından kadınlara bir yol açılmıştır. Bu yol da -en doğrusunu bilen Allah'tır ya- birkaç şekilde açıklanabilir. Düşünmek gerekir... ? Daha önce zikredildiğine göre, bir kerede had cezası ikinci kerede recim cezası gerekir. Bilindiği üzere, recim ve had cezası türünden belirlenen yol, onlar için hapisten daha şiddetlidir. Rahmet Peygamberi'nin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Benden alın, benden alın! Allah o kadınlar için bir yol belirlemiştir: Bekâr bekârla zina ederse yüz sopa vurulur ve bir yıl sürgün edilir; dul dul ile zina edince hem sopa vurulur, hem de recmedilir". -En doğrusunu Allah bilir ya- O da şudur: Allah Teâlâ bu şeriatla kadınların yolunu serbest bırakmıştır; ama bu, zina sebebiyle hapsedilen kadınlar hakkında bunu bir kural olarak koymuş değildir, nitekim O, zina suçuna hapis müeyyidesini uygulamıştır. Fakat buradaki durum şudur: kadınlar zina edince kendilerine hapis cezası verilmiştir, şimdi bu uygulama hapisten çıkarılmaları tarzında zikredilmiştir, zira bunların asıl cezası henüz bildirilmemiştir, bildirilince ortadan kalkar, ama daha sonra onların hükmünü belirlemiştir.
Başka bir yorum da şudur: Ayette yer alan "yol" gerçekte onları tutmak ve engellemekle mükellef tutulan kimseler için zikredilmiştir, her ne kadar âyette kadınlara ait gösterilmişse de; çünkü sözkonusu kişiler kadınlar sebebiyle zor bir durumda kalmıştır. Bu durum, Cenâb-ı Hakkın şu beyanına benzemektedir: "Câriyeleri ailelerinin de izniyle nikâhlayıp alın, mehirlerini de uygun olarak verin". Aslında câriyelere ücret verilemez, fakat onlardaki bir mânaya bağlı olarak "ecir" kavramı zikredilmiş ve bu sebeple onlara da nispet edilmiştir. Bunun gibi "Ehlul-kura" (أهل القرى) terkibinde ehl kelimesi "**kura" (قرى)'ya muzaf edilmiş, dolayısıyla (أهل القرى) ile birlikte görülmüştür. Ehl kelimesini ismen söylemekle köyün halkı kastedilmiş olunca ehl kelimesi müzekker, karye kelimesi de müennestir. Sanki onları evlerde tutmakla emredilenler had cezasını uygulayacaklar, böylece kendileri üzerinden evde tutma ve masraflarını karşılama külfeti kalkacak şekilde Allah onlar için bir çıkış yolu göstermiştir. 1 [Yani "ehl" müzekker, "kura müennes olunca kadınları evde hapsetmek ehle ait olmaktadır.]
Üçüncüsü, uzun süre hapsetmede sıkıntı, darlık hapsedilen kimse ile arzuları arasına girme, kendisi ile sevdiklerinin arasını kesmek sözkonusudur; böylesine bir defaya mahsus olmak üzere tahammül göstermek nefse, zillet ve kahrın devam etmesinden daha kolay gelir. Bundan kurtulmak, ancak ilkindeki gibi bir defada olur. Bu sebeple -en doğrusunu Allah bilir ya- kadınlar için bir çıkış yolu gösterilmiştir.
Daha önce zikrettiğim hadis iki duruma işaret etmektedir. Birincisi şudur: Hapis cezası her ne kadar özel olarak kadınlar hakkında zikredilmişse de, aslında o, bütün zina edenler hakkındadır. Çünkü Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "Benden alın, benden alın! Allah, onlar için bir çıkış yolu göstermiştir". Sonra da evli olan ve olmayan erkekler ve kadınlar hakkında gösterilen yolu zikretmiştir, her her ne kadar esas olarak kadınlar sözkonusu edilmişse de. Bu durum, Cenâb-ı Hakkın kölelerin cezasını câriyeler konusunda, zina iftirasında bulunanların cezasını da evli kadınlara yapılan iftira mevzuunda zikretmesi gibidir. Bu saydıklarımızda hüküm hem erkeği hem de kadını kapsar, çünkü mâna hepsinde aynıdır. İşte biraz önce anlattığımız husus da bunun gibidir.
İkincisi, Kur'ân'da yer alan hükmün Sünnet'le neshedilmesi konusudur. Bu, iki yönden yapılmaktadır: Birincisi, Kur'ânda zina edenlerin serbest bırakılması zikredilmekle birlikte bunun tertip ve düzeni bildirilmemiş, evet buna temas edilmemiştir. Böyle olunca Kur'ân dışı bir vahiy ile sabit olmuştur. İkincisi, Hz. Peygamber: "Benden alın, benden alın!" buyurduktan sonra Allah Teâlâ'nın o kadınlar için bir çıkış yolu gösterdiğini haber verdi. "Benden alın, benden alın!" beyanı, Allah'ın onlar için bir yol gösterdiğinin delilidir. Neshin mânası da böyledir. Zira Resûlullah Cenâb-ı Hak'kın, birincinin (hapis) hükmüne ait müddeti, diğer hükmün ortaya çıkmasına bağladığını beyan etmiştir. Kur'ân'da bu konuda yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar, meâlindeki sözü ile bir vâd vardır diyen kimsenin bu sözünün bir anlamı yoktur, çünkü Allah'ın hükmünde olan her şeyi Allah nesheder, vâdler onun hükmünde mevcuttur. Ancak biri şöyle diyebilir: Resûl-i Ekrem hüküm vâdinin beyanı ile tasdik edilmez, ancak şart vâdinin beyanı ile tasdik edilir; dolayısıyla kul da ondan hareketle bir iman ortaya çıkarmaya muhtaç olur. Başarıya ulaştıran sadece Allah'tır. Bununla beraber Kur'ân'da zikredilen neshin gerçek sayılması caiz olunca, anılan hükmün gerçekliğinin neshedilmesi mânasına gelmez. Şimdi, bu sözü söyleyen kimseyi buna sevk eden şey, neshin mânasını bilmeyişidir ki o, bir hükmün son bulduğu vakti beyan etmekten ibarettir. Şüphe yok ki Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin bir türe ait hükmün sona erdiğini açıklama hakkı vardır, vakit de bunun gibidir.
Zina fiiliyle ilgili olarak İslâmdaki ilk ceza bu olunca (tefsirini yapmakta olduğumuz iki âyetteki ceza) Tevrat'la hükmetmenin ve recim cezasını içeriyorsa onunla amel etmenin neshedilişi sabit olmuştur. Tevrat'taki hükmün bununla neshedilmesi sabit olmuştur. Hz. Peygamber'in Tevrat'ın hükmüyle recim cezasını uyguladığı ve şöyle buyurduğu zikredilmiştir: "Ben Yahudilerin öldürdükleri sünneti ilk yaşatanım". Recim cezasının Tevrat hükmü olup sonraları hükmünün neshedildiği sabit olunca, Yahudiler hakkında recim cezası ancak bir açıklamadan sonra uygulanabilir. Bununla birlikte Hz. Peygamber'in şöyle buyurduğu nakledilmiştir: "Allah'a ortak koşan kimse zina cezasının uygulanması konusunda evli sayılmaz". Hz. Peygamber de zina eden erkeğe recim cezasının uygulanacağını haber vermiştir.
Bazıları da şöyle demiştir: Hapis cezası özellikle kadınlara aittir. Erkeklere ise dil ile eziyet verme ve azarlama cezası vardır. Bu görüşün dayandığı delil de İçinizden bu çirkin fiili işleyen ikilinin canlarını yakın meâlindeki âyettir. Bu cezalar şu bakımdan uygundur ki kadınların mekânı evlerdir, bu sebeple onları zinadan korumak kolaydır; kendilerini kocalarına, bunun yanında mahremlerine teslim etme açısından bu görüş vakıâya daha yakındır. Erkekler hapsedilince onların geçim külfeti başkalarına intikal eder, dolayısıyla yaptıkları işin cezasının başkalarına yüklenmiş olur, rahatlık da kendilerinde kalır. Kadınlara gelince, onların geçim külfeti aslında başkalarına aittir, dolayısıyla onları hapsetmekte başkalarına ilave bir külfet yüklenmez, bu sebeple hapis onlar için bir ceza olur. Şu da var ki erkekleri ayıplamak mümkün olan bir şeydir, bu da akıllı kimseleri çirkin işlerden engellemede daha etkili bir yöntemdir.
Hapis cezasının özellikle erkeklere mahsus olma ihtimali de vardır, çünkü Lût kavminin yaptığı kötü iş hakkında herhangi bir cezadan bahsedilmiyor. Halbuki Allah Teâlâ, kullarının, bu işin cezasını bilmeye ihtiyaçları olduğunu bilmektedir. Zaten O, kadınlarla ilişkide haklar, haramlar ve hükümler koymuştur ki bunlar erkeklerle ilişkide mevcut değildir ve insanlar bunu bilmektedir. İki fiilin hükümlerini ayırdıktan sonra, erkekler için zinada bir cezanın zikredilmemesi ihtimali yoktur. Bu sebeple on beşinci âyetin bununla ilgili olması mümkündür. Yüce Allah'ın şu beyanı da bu ihtimali güçlendirmektedir: Eğer tövbe eder durumlarını düzeltirlerse artık onlara eziyet etmekten vazgeçin. Burada bir önceki âyette yer alan "yol açmayı zikretmemiştir. Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ise bunu, zinanın bütün kısımlarında zikretmiştir, şu halde bu husustaki hükümle onun beyanında yer almıştır. Dolayısıyla bu konuda birincinin (kadının) cezası had cezasından daha hafif olur, ikincinin cezası da böyledir. Şu da var ki kadınla erkeğe uygulanan eziyet cezasında bazan farklılık da meydana gelir ki o, tâzir cezasıdır. Bu hüküm, nesih şıkkı ortaya çıkmadıkça daima mevcuttur. Zinanın cezası konusunda şimdiye kadar zikredilenlerin tamamı erkeklerle kadınlar arasında eşit olduğunu kanıtlayıp desteklemiştir: Eski zamanlarda - yeni dönemlerde, köleler- hür insanlar, dullar ve bekârlar, âyet üzerindeki yorumlar da aynı şekildedir.
Hadiste zikredilen sürgün ifadesinin birkaç türlü yorumlanmaya ihtimali vardır: Biri, karşı fikri benimseyenlerin ileri sürdüğü ceza olma görüşüdür, o da bulunduğu beldeden sürgün edilmektir. Fakat had cezaları yerine konulunca suç işlemekten men edici konuma getirilmiştir, özellikle zinada. Çünkü bu suçta hapis cezası emredilmiş ve bununla zina yolunun kapatılması amaçlanmıştır. Suçluyu başka insan topluluklarına sürme ve ülkelerinden çıkarma ise bir mekâna yerleştirme konumunda olup uzak bir ihtimaldir. En doğrusunu Allah bilir. Buna göre şayet sürgün bir ceza ise o, hapsetmekle oluşur; daha önce olduğu gibi bununla başkalarıyla bir araya gelme yolları engellenir ve onun bu mazereti ortadan kaldırılır, tâ ki tövbe saygısı ortaya çıksın.
Sürgünle, zanlının unutulması ve kötülenmesinin ortadan kaldırması amaçlanmış olabilir; bu kişi sürgün edilir ki yaptığı iş unutulsun ve onunla ayıplanmasın. Câriyeler hakkında da durum aynıdır, ama kâfirler hakkında değil, çünkü onlarda bulunan zillet daha büyüktür. Bununla birlikte, hür insanlarda vukû bulması büyük bir durum olduğunun bilinmesi için sözü edilen kimselere sövmek had cezası gerekmez. Sürgün, şayet ceza olmak üzere verilmişse bu neshedilmiştir, çünkü Sünnet'le sabit olduğuna göre câriyelere had cezası uygulanmış, fakat hapis cezası verilmemiştir. Nitekim Cenâb-ı Hak bu konuda şöyle buyurmuştur: "Evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa onlara, hür kadınların cezasının yarısı gerekir". Zina eden dul kadın hakkında zikredilen hükmün, şu yoruma ihtimali vardır: Bir halde sopa vurulur, bir halde recmedilir. Her ne kadar bu konuda zikredilen Mâiz ve diğerlerinin haberi ile nesih varsa da her dula sopa vurulmaz.
Onlara eziyet verin. Bir görüşe göre had cezası uygulayarak eziyet verin demektir, diğer bir görüşe göre ayıplayarak onlara eziyet edin demektir. Eğer tövbe edip durumlarını düzeltirlerse bundan engellenirler. Bir görüşe göre de (Onlara eziyet edin) "onlara sövün" demektir, fakat bu çirkindir, ayıplamak daha uygun bir yorumdur.
Yorumu Yorumla
-
ellezâni (اللذان)
İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada ism-i mevsul (bağlaç/ilgi zamiri) kategorisinde olduğunu ve tesniye (ikil) formda kullanıldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin gramatik olarak belirli iki kişiye işaret ettiğini ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar ve Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bir önceki ayetteki "el-lâtî" (çoğul dişil) zamirinden sonra bu ayette "ellezâni" (eril ikil veya genel ikil) kullanılmasının tefsir geleneğinde yarattığı sosyolojik tartışmaları analiz ederler; bu değişimin, suçu işleyen bekar bir kadın ile bekar bir erkeği mi yoksa doğrudan iki erkeği mi (eşcinsellik) kastettiği yönündeki hukuki farklılaşmaların temelini bu ism-i mevsulün lafzi yapısının oluşturduğunu detaylandırırlar.
ye'tiyânihâ (يأتيانها)
İbn Fâris, e-t-y kökünün "gelmek, ulaşmak, bir fiili veya eylemi bizzat gerçekleştirmek" anlamlarına geldiğini açıklar. Râgıb el-İsfahânî, fiilin basit bir mekansal hareketten ziyade, kişinin kendi iradesiyle ve kasıtlı olarak bir işe (burada fuhşiyata) girişmesini, o eylemin aktif faili olmasını tanımladığını belirtir.
âzûhumâ (آذوهما)
İbn Fâris, e-z-y kökünün "bedene veya ruha isabet eden, hoşa gitmeyen, zarar veren her türlü eziyet ve sıkıntı" anlamına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin kalıcı bir sakatlık veya ağır bir fiziksel yıkımdan ziyade, kınama, dışlama, sözlü sataşma veya hafif bedensel cezalandırma gibi rahatsız edici yaptırımları ifade ettiğini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin ayet bağlamındaki kullanımını analiz ederken; İslam ceza hukukunun erken dönemlerinde, henüz kati had cezaları (celde/recm) kurumsallaşmadan önce, suçluları toplumdan izole etmeye ve onları utandırmaya yönelik "aşamalı ve esnek bir tedib (terbiye/kınama) yöntemi" olarak kanunlaştığını detaylandırır.
tâbâ (تابا)
İbn Fâris, t-v-b kökünün temel anlamının "dönmek, geri gelmek" olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi insanın işlediği çirkin eylemden dolayı pişmanlık duyarak günahı terk etmesi ve yeniden ilahi emirlere (doğru yola) yönelmesi olarak tanımlar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde tövbenin salt bir duygu durumu olmadığını; insanın ontolojik bir sapmadan ve ilahi düzene isyandan sonra kendi asil fıtratına, ahlaki kodlarına rasyonel ve eylemsel bir "geri dönüş" (tövbe) iradesi göstermesi olduğunu analiz eder.
aslehâ (أصلحا)
İbn Fâris, s-l-h kökünün "fesadın ve bozulmanın tam zıddı olarak bir şeyi düzeltmek, onarmak, faydalı ve iyi duruma getirmek" manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bozulan ahlaki veya toplumsal bir yapıyı yeniden meşru ve doğru eksenine oturtmak eylemini ifade ettiğini kaydeder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette tövbe fiilinin hemen ardına "ıslah" fiilinin eklenmesinin hukuki ve rasyonel önemini analiz eder; tövbenin (pişmanlığın) sadece dilde kalan bir iddia olmaktan çıkıp, bozulan toplumsal düzeni ve kişisel karakteri pratik hayatta onaracak (ıslah edecek) somut, iyi davranışlarla ispatlanmasının cezanın kaldırılması için ön şart olduğunu vurgular.
a'ridû (أعرضوا)
İbn Fâris, a-r-d kökünün "bir şeyin eni/genişliği, yüz çevirmek, yan çizmek ve uzaklaşmak" anlamlarını taşıdığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, bu fiili "birinden yüz çevirip onunla ilgiyi kesmek, onu kendi haline bırakmak ve artık onunla uğraşmamak" olarak tanımlar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, ceza hukuku bağlamında bu kavramın, suçlunun tövbe edip düzelmesi (ıslah) durumunda infazın ve toplumsal kınamanın derhal durdurulmasını emreden bağlayıcı bir ilke olduğunu; toplumun eski suçlunun yakasını bırakıp ona temiz bir sayfa açmasının (yüz çevirmesinin) intikamcı değil, onarıcı hukukun bir gereği olduğunu detaylandırır.
tevvâben (توابا)
İbn Fâris, t-v-b kökünün "dönüş" anlamından türeyen bu kelimenin, Arapça dilbilgisinde mübalağa (aşırılık/çokluk) bildiren bir form olduğunu açıklar. Râgıb el-İsfahânî, bu sıfatın Allah için kullanıldığında "kullarının tövbelerini ne kadar çok ve tekrar tekrar olursa olsun kabul eden, onlara lütfu ve rahmetiyle durmaksızın geri dönen" mutlak otoriteyi nitelediğini belirtir. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik kökeninde Süryanice ve Aramicedeki "teyyaba" (tövbe/dönen) kelimeleriyle güçlü ve kadim bir teolojik ortaklık bulunduğunu, Kur'an'ın bu kavramı ilahi affediciliğin en üst düzey teknik terimi olarak kullandığını teyit eder.
rahîmâ (رحيما)
İbn Fâris, r-h-m kökünün "acımak, şefkat göstermek ve yumuşaklık" anlamlarına geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, kelimeyi "ihtiyaç sahibine veya düşküne, durumunu iyileştirmek amacıyla lütufta bulunmayı gerektiren ince ve derin bir şefkat duygusu" olarak analiz eder. Toshihiko Izutsu, ayetin kapanışında ceza ve yaptırım süreçlerinin hemen ardından Allah'ın "Tevvâb" (tövbeleri kabul eden) ve "Rahîm" (sonsuz merhametli) sıfatlarının yan yana gelmesinin teolojik bir şaheser olduğunu; bunun, ilahi yasanın nihai hedefinin günahkarı ezip yok etmek (intikam) değil, onu arındırıp şefkatle (rahmetle) yeniden sisteme dahil etmek olduğunu kanıtladığını detaylandırır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğünü keşfedin.
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla