Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 87. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 87. Ayet

    وَيَوْمَ يُنْفَخُ فِي الصُّورِ فَفَزِعَ مَنْ فِي السَّمٰوَاتِ وَمَنْ فِي الْاَرْضِ اِلَّا مَنْ شَٓاءَ اللّٰهُۜ وَكُلٌّ اَتَوْهُ دَاخِر۪ينَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veyevme yunfeḣu fî-ssûri fefezi’a men fî-ssemâvâti vemen fî-l-ardi illâ men şâa(A)llâh(u)(c) vekullun etevhu dâḣirîn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Sûra üflendiği gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır, hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler.”

      Sûra Üfleme ve Kıyamet

      Sûra üflendiği gün, Allah’ın diledikleri dışında, göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. “Nefh” (نَفْخٌ), yani üfleme hakkında ihtilaf edilmiştir. Nedir ve sayısı kaçtır?. “Sûr” (صُورِ) hakkında da aynı şekilde ihtilaf edilmiştir: O, nedir ve nasıl bir şeydir?. “Nefh”, yani üfleme hakkındaki ihtilaf şöyledir: Bazıları şöyle demişlerdir: Nefhten maksat hakikat anlamda değildir. Aksine kıyâmetin kopmasının Allah’a çok hafif geleceğini bildirmeden kinâyedir. Onun hafifliğini üfleme ile ifade etmiştir, çünkü üfleme yaratıklar için en kolay ve basit olan bir fiildir. O yüzden onu üfleme fiili ile bildirmiştir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Kıyâmet bir göz kırpması kadar yahut daha da kısa olacaktır”. Onun durumu göz kırpmaya benzetilmiştir, çünkü kişiye en hafif gelen hareket göz kırpmadır. Kimisi de şöyle demiştir: Üflemenin belirtilmesi kıyâmetin kopmasının süratini ifade etmek içindir. Çünkü üflemek gibi hızlıca gerçekleştirilen başka bir fiil yoktur. Bu, Allah’ın şu İlâhî beyanda söylediği husustur: “Olup biten yalnızca bir çığlık!”. Allah bunu belirtti ve onu hızlı vuku bulduğu için çığlığa ve sarsıntıya benzetti. Çünkü çığlıktan ve sarsıntıdan daha hızlı vuku bulan başka bir şey yoktur.

      Burada sözcüğün hakikat anlamında kullanılması söz konusu değildir, buna mukabil onun Allah’a çok hafif geldiğinin bildirilmesi ve belirttiğimiz gibi gerçekleşmesinin hızlı oluşudur. Allah, şu beyanında da bunu söylemiştir: “Biz de ona ruhumuzdan üfledik..”. Ortada gerçek anlamda bir üfleme yoktur. Fakat sanki yapmış gibi, biz ruhumuz vasıtasıyla yaptık, anlamındadır. Kimisi de şöyle demiştir: Üflemek hakikat anlamdadır. Eğer böyle ise o takdirde -aslında Allah’ın buna ihtiyacı olmamasına rağmen- melek açısından onun sınanması söz konusudur. Aynen herhangi bir ihtiyaç olmamasına rağmen insanların tüm yapıp ettiklerini kaydeden kirâmen kâtibin meleklerinin bu görevlerle sınanması gibidir. Ya da daha bir sakındırıcı olması hasebiyledir. Zira ki O, vuku bulan ve vuku bulacak olan her ne varsa ve nasıl, ne zaman var olacaksa ve ne vuku bulacaksa zaten bilmektedir.

      Üflemenin sayısı hakkındaki ihtilaflarına gelince birileri şöyle dedi: O tektir. Yorumuna da “İllâ sayhaten vâhideten” yani “sadece tek bir çığlık” mealindeki âyet ile “Oysa bu dönüş sadece bir seslenmeye bakar. Bir de bakarsın kendilerini mahşerde bulmuşlar!” anlamındaki âyeti delil getirmiştir.

      Kimisi de iki defa olacağını söylemiştir. Delil olarak da şu ilâhı beyanları kullanmışlardır: “O gün şiddetle sarsan sarsar; onu ikinci sarsıntı izler”. Burada birinciyi bir başka üflemenin takip edeceği bildirilmiştir, ikinci delil olarak şu ilâhı beyan getirilmiştir: “(O gün) sûra üflenecek, ardından -Allah’ın diledikleri dışında- göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek; sonra sûra yeniden üflenecek ve onlar birden ayağa kalkmış, etrafa bakıyor olacaklar”. Kimi de üç kez üfleneceğini söylemişlerdir: Birincisi korku salmak için, İkincisi İlâhî beyanda belirttiğimiz gibi bayılma için, üçüncüsü ise yeniden diriltme için. Kimi de üç adet olacağını söylüyor, ancak bunların hepsinin ölümden sonra olacağını ifade ediyor. Birincisi, kabirlerde korku salmak içindir. İkincisi orada diriltme içindir. Üçüncüsü de oradan çıkarmak ve mahşer yerine sevketmek içindir. Bu görüşün sahibi ikinci üfürüşten üçüncüsüne kadar kabir azabının olacağını kabul etmiş olur. Aynı şekilde konuyla ilgili benzer rivayetler de nakledilmiştir. Bunlar eğer sabit ise biz de ona kani oluruz, aksi takdirde durur bekleriz.

      “Sûr” (صُورِ) hakkındaki ihtilaflarına gelince birtakım yorumcular onu “Ruhlar ölü bedenlere üflenir” diye tefsir etmişlerdir. Bunlara göre sûr, “sûret” kelimesinin çoğuludur. Zeccâc şöyle dedi: Böyle bir ihtimal yoktur. Çünkü “vâv” harfinin sükûnu ile sûr kelimesinin, “suver”in tekili ya da çoğulu ile hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü tekili “tâ” harfi ile sûret kelimesidir. “Sûret”in çoğulu da “vâv”ın fethi ile suver kelimesidir. Nitekim bu şekilde şu İlâhî beyanda geçmektedir: “Ve savveraküm fe ahsene suveraküm” “size şekil veren, şeklinizi de güzel yapan” şeklinde. Kimi müfessirler de demiştir ki o boynuzdur, içine üflenir ve (ses çıkarır) dünyadaki şu boynuz gibi. Ya da o borudur dünyadaki bir boru gibi. Ancak biz Allah’ın belirttiği üfleme, sûr gibi şeyleri şudur ya da budur diye açıklama yoluna gitmiyoruz. Ya da onun şu ya da bu olduğuna işaret anlamına gelecek bir söz de etmiyoruz. Ama bunlarla ilgili olarak Hz. Peygamberden bir açıklama (tefsir) gelmişse o takdirde o doğrultuda açıklama yapılır. Hem bu, ameli gerektiren bir konu da değildir ki bundan dolayı onun sıhhatini ya da çürüklüğünü ortaya koyma külfetine girelim. Bu sadece tasdiki gerekli olan bir haberdir. Bu itibarla “nefh”, yani üfleme ve sûr hakkında nasıl geldi ise öyle kabul ediyor, onları açıklama yoluna gitmiyoruz. En doğrusunu Allah bilir.

      Göklerde ve yerde bulunanlar dehşete kapılır. Hepsi boyunları bükük olarak O’na gelirler. Başka bir İlâhî beyanda şöyle buyurmuştur; “(O gün) sûra üflenecek, ardından göklerde ve yerde bulunanların hepsi düşüp ölecek..”. Bu, o günün korkusunun şiddetini bildiren bir ifadedir. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda olduğu gibi; “Ve insanları sarhoş olmadıkları halde sarhoş gibi göreceksin”; “Ey insanlar! Rabb’inize karşı gelmekten sakının. Kıyâmet sarsıntısı gerçekten büyük bir olaydır. Onu göreceğiniz gün, her emzikli kadın emzirdiği çocuğu unutacak, her gebe kadın karnındaki çocuğu düşürecektir”. Ve benzeri İlâhî beyanlar.

      Allah’ın diledikleri dışında. Bazıları şöyle demişlerdir: Allah’ın diledikleri dışında olanlardan maksat dünyada iken şehit düşenlerdir. Bu yorumu destekler mahiyette bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir; Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuş; “Âdemoğluna nübüvvetten sonra şehitlikten daha yüce bir mertebe verilmemiştir. Şehit kıyamet gününün o dehşetengiz korkusunu yaşamaz, sadece şu kadarcık; Hani biri diğerine; İşitiyor musun? der. Öteki de “Sanki ezana benzer bir şey duyuyorum” diye cevap verir”. Bazıları da şöyle demişlerdir; Onlar Cibril, Mîkâil, İsrâfîl ve ölüm meleğidir (Azrâîl). Bazıları da onların nebiler ve resûller olduğunu söylemişlerdir. Ancak biz, burada istisna edilenlerden maksat şunlar şunlardır demeyeceğiz, keza herhangi birine işarette de bulunmayacağız. Çünkü biz bunu bilmiyoruz. Ancak Hz. Peygamberden (s.a.) bize bu konuda bir açıklama gelmişse o takdirde biz de o doğrultuda açıklama yaparız. Bununla birlikte istisna edilenlerin âyetin devamında o günün dehşetinden ve korkusundan güvende olacakları bildirilen kimselerin olması da mümkündür. O da şu ilâhı beyandır; “Kim (İlâhî huzura) iyilikle gelirse ona daha iyisi verilir; o gün onlar kıyamet dehşetinden de etkilenmezler”.

      Âyetin metninde geçen “etevhu” (أَتَوْهُ) kelimesi med ile “âtûhu” (آتُوهُ) şeklinde de okunmuştur. “Fâ‘ilûne” vezninde “tâ” harfinin dammesi ile uzatmalı olarak okunmuştur ki “Âtin”in (آتٍ) çoğuludur. “İllâ âti’r-Rahmâni ‘abden” meâlindeki âyette olduğu gibi. “Etâ”’ kelimesinin çoğul kipi olmak üzere “etevhu” şeklinde de okumuşlardır. O takdirde “se ye’tûne” (سَيَأْتُونَ) yani gelecekler anlamında olur. Bazıları ise elifin kasrı ve “tâ”nın nasbı ile “ityân” fiilinden olmak üzere kullanıldığını söylemişlerdir.

      Dâhirîn” (دَاخِرِينَ) kelimesinin aşağılanmış olarak, hor ve zelil kılınarak, anlamında olduğu söylenmiştir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve yevme (وَيَوْمَ)

        Kelimenin kökü y-v-m harfleridir. Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. "Ve o gün, o vakit" manalarına gelir.

        İbn Fâris, y-v-m kökünün asıl manasının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık zaman dilimi" olduğunu, ancak Arapçada bu kelimenin çok daha geniş manalarda, mutlak bir "zaman, çağ veya büyük bir olayın vuku bulduğu an" için de kullanıldığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sisteminde bu kelimenin eskatolojik (kıyamet/ahiret) bağlamdaki kullanımını tahlil eder. "Yevm" kelimesi burada seküler, ölçülebilir ve güneşin hareketine bağlı dünyevi bir günü nitelemez. Aksine, zamanın ve mekanın boyut değiştirdiği, kozmik nizamın yıkılıp yepyeni bir ilahi adaletin kurulduğu o mutlak, dehşetli ve sonlu "İlahi Günü" (Kıyamet/Mahşer gününü) ifade eder.

        Yünfehu (يُنفَخُ)

        Kelimenin kökü n-f-h harfleridir. Muzari (geniş/şimdiki zaman), meçhul (edilgen), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Üflenir, üfürülür" manalarına gelir.

        İbn Fâris, n-f-h kökünün asıl manasının "ağızdan veya bir kaynaktan havayı şiddetle dışarı itmek, rüzgarın esmesi ve üflemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefh" (üfleme) eyleminin Kur'an'da iki zıt ontolojik durumu nitelediğini açıklar: Birincisi, cansız bir bedene ruh verilerek hayatın başlatılmasıdır (bedene ruhun üflenmesi). İkincisi ise bu ayette olduğu gibi, var olan hayatın mutlak bir sarsıntıyla sona erdirilmesi veya ölülerin mahşere kaldırılması için sura (boruya) üflenmesidir. Meçhul (edilgen) kalıbı, bu devasa kozmik eylemin (üflemenin) failinin kim olduğundan ziyade, eylemin kendisinin yarattığı o mutlak dehşete ve kaçınılmazlığa vurgu yapar.

        Fî's-sûri (فِي الصُّورِ)

        "Fî" (içine) harf-i ceri ve s-v-r kökünden türeyen harf-i tarifli "sûr" isminin birleşimidir. "Sûr'a, o dehşetli boruya/boynuza" manasına gelir.

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin etimolojik kökeni üzerinde durarak, Arapların "sûr" kelimesini "içine üflenerek ses çıkarılan boynuz veya boru" manasında kullandığını tasdik eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin filolojik köklerine inerek, bunun salt bir Arapça kelime olmadığını; Aramice ve Süryanicede ibadet veya uyarı amacıyla çalınan boru manasındaki "şîfûrâ" (veya İbranice şôfâr) kelimesinden Arap dini lügatine geçtiğini belirtir. Eski Ahit geleneğinde Tanrı'nın yargı gününü başlatan o dehşetli "şofar" (boru) sesi, Kur'an'ın eskatolojik sahnesinde "sûr" olarak evrenselleşir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde bu nesnenin mahiyetinin tartışıldığını aktarır. Sûr, sıradan bir enstrüman değil, İsrafil adlı meleğin dudaklarında duran ve içine üflendiğinde yaydığı frekans/ses dalgasıyla tüm evrenin kozmik yapısını parçalayan (veya ikinci üfleyişte ölü bedenleri dirilten) fizikötesi, devasa bir ilahi vasıtadır.

        Fe fezia (فَفَزِعَ)

        Kelimenin kökü f-z-a harfleridir. Başındaki "fe" sonuç ve takip bağlacıdır. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü tekil şahıs fiilidir. "Bunun üzerine derhal dehşete kapılır, aklı başından gider, tarifi imkansız bir korkuya düşer" manalarına gelir.

        İbn Fâris, f-z-a kökünün asıl manasının "ansızın bastıran, insanın sükunetini ve rahatını bir anda yok eden, kalbi yerinden oynatan şiddetli ve şok edici korku" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "feza" kavramının sıradan bir korku (havf veya haşyet) olmadığını tahlil eder. Bu, o kadar ani ve ezici bir dehşettir ki, varlık o an ne yapacağını bilemez, tüm savunma mekanizmaları ve şuuru çöker.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, sûra üflenmesi ile bu dehşet (feza) arasındaki psikolojik ve ontolojik bağı tefsir eder. Sûr'un sesi sadece kulakları sağır eden bir gürültü değildir; o ses, varoluşun o ana kadar alışık olduğu tüm fizik yasalarının çöktüğünü, evrenin ölüm fermanının okunduğunu haber veren bir frekanstır. Bu nedenle o sesi duyan her şuurlu varlık, kibrinden ve dünyevi kimliğinden sıyrılarak saf, mutlak ve aciz bir varoluşsal "dehşetin" (feza) içine hapsolur.

        Men (مَن)

        Arapçada şuurlu varlıklar (insanlar, melekler, cinler) için kullanılan ism-i mevsuldür. "O kimseler, herkes" manasına gelir.

        Fî's-semâvâti (فِي السَّمَاوَاتِ)

        "Fî" (içinde, -de) harf-i ceri ve s-m-v kökünden türeyen harf-i tarifli "semâvât" (gökler) isminin birleşimidir. "Göklerde olan, göklerin içinde bulunan" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-m-v kökünün temel manasının "yükseklik, üstte olma ve yücelik" olduğunu belirtir.

        Ve men fî'l-ardı (وَمَن فِي الْأَرْضِ)

        "Ve" bağlacı, "men" (kimseler) ism-i mevsulü, "fî" (içinde) harf-i ceri ve "ard" (yeryüzü) kelimesinin birleşimidir. "Ve yerde olanlar, ve yeryüzünde bulunanlar" manasına gelir.

        Angelika Neuwirth, "göklerdeki ve yerdeki şuurlu varlıklar" (men fî's-semâvâti ve men fî'l-ardı) tamlamasının eskatolojik kapsayıcılığını inceler. Sûr'un sesi sadece yeryüzündeki insanları veya cinleri değil, göklerin katmanlarındaki o kudretli ve saf varlıkları (melekleri) bile dehşete düşürecek kadar evrensel ve mutlak bir şok dalgasıdır. Kozmik yargılama (kıyamet) başladığında, göklerin ve yerin sakinleri (tüm mahlukat) aynı ontolojik acziyet ve korku şemsiyesi altında eşitlenir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna (hariç tutma) edatıdır. "-den başka, ancak, müstesna" manalarına gelir.

        Men (مَن)

        "O kimseler ki."

        Şâallâhu (شَاءَ اللَّهُ)

        Kelimenin kökü ş-y-e harfleridir. Mazi, üçüncü tekil şahıs fiili olan "şâe" (diledi, irade etti) ile Yaratıcının özel ismi "Allah" kelimesinin birleşimidir. "Allah'ın diledikleri, Allah'ın irade ettikleri" manasına gelir.

        İbn Fâris, ş-y-e kökünün asıl manasının "bir şeyin var olmasını istemek, ona niyet etmek ve onu iradeyle kurgulamak" olduğunu belirtir. "Şey" kelimesi de Allah'ın irade edip var kıldığı nesnedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir usulünde bu cümlenin (illâ men şâallâhu) "istisna-i muttasıl" olarak, mutlak ve evrensel olan o dehşet tablosundan bazı özel varlıkların Allah'ın doğrudan bir iradesiyle ve lütfuyla muaf tutulduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu istisnanın (Allah'ın dilediklerinin) teolojik derinliğini tefsir eder. Evreni titreten, melekleri bile dehşete düşüren (feza) o korkunç sarsıntıdan "muaf tutulanlar" (şehitler, enbiya veya bazı büyük melekler), kendi güçleriyle değil, sadece ve mutlak surette ilahi "meşiet/irade" (şâe) sayesinde o sükuneti koruyabilirler. İstisna cümlesi, Allah'ın evrensel yasaları dahi kendi özel lütfuyla delebileceğinin, mutlak egemenliğin tek sahibinin O olduğunun mühürüdür.

        Ve küllün (وَكُلٌّ)

        Kelimenin kökü k-l-l harfleridir. Başındaki "ve" atıf bağlacıdır. Belirsiz (nekra) ve tenvinli isimdir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumunda olduğu için ötre ile bitmiştir. "Ve hepsi, ve istisnasız tamamı" manalarına gelir.

        İbn Fâris, k-l-l kökünün asıl manasının "bir şeyi çepeçevre sarmak, kuşatmak ve parçaları bir araya getirerek bir bütün (küll) oluşturmak" olduğunu belirtir. Küll, hiçbir ferdi ve cüzü dışarıda bırakmayan mutlak bir toplayıcılıktır.

        Etevhü (أَتَوْهُ)

        Kelimenin kökü e-t-y harfleridir. Mazi (geçmiş zaman), üçüncü çoğul şahıs fiili olan "etev" ile "hü" (O'na) zamirinin birleşimidir. "O'na geldiler, O'nun huzuruna çıkarlar" manalarına gelir.

        İbn Fâris, e-t-y kökünün asıl manasının "bir nesnenin veya kişinin, bulunduğu yerden kastettiği bir hedefe doğru gelmesi, yaklaşması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ityân" (gelmek) kavramının Kur'an'da genellikle itaati, isteyerek veya istemeyerek mutlak güce boyun eğerek o makama (ilahi huzura) varmayı ifade ettiğini tahlil eder. Mazi (geçmiş zaman) formunda gelmesi (etevhü), gelecekte olacak bu olayın o kadar kesin ve kaçınılmaz olduğunu gösterir ki, Arapça belagatinde bu durum "olmuş bitmiş gibi" mazi sigasıyla anlatılır.

        Dâhırîn (دَاخِرِينَ)

        Kelimenin kökü d-h-r harfleridir. İsm-i failin (etken ortaç) kurallı eril çoğuludur (cem-i müzekker salim). Cümlede "hal" (durum zarfı) konumunda olduğu için yâ ile (nasb halinde) gelmiştir. "Boyun bükerek, son derece küçülmüş olarak, zelil bir halde, itaat ederek" manalarına gelir.

        İbn Fâris, d-h-r kökünün asıl manasının "birinin kendi iradesini ve gücünü tamamen yitirip başkasına boyun eğmesi, hor hakir olması, küçülmesi ve zillet içine düşmesi" olduğunu belirtir. Kibrin ve yücelmenin mutlak zıttıdır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin eskatolojik sahnede (mahşerde) yarattığı felsefi ironiyi analiz eder. Dünyada iken peygamberin sözünü dinlemeyen, başkalarına tepeden bakan, kendilerini güçlü, yenilmez ve kibirli (müstekbir) gören o yığınlar (küllün); sûra üflendiği an, taşıdıkları tüm sahte kimlikleri ve kibri kaybederek ilahi huzura "dâhırîn" (başları öne eğik, iradeleri sıfırlanmış, ezilmiş ve zelil edilmiş tutuklular) olarak gelirler. Bu kelime, kibrin ilahi otorite karşısındaki kaçınılmaz çöküşünü resmeder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu hal zarfının (dâhırîn) görsel ve psikolojik gücünü tefsir eder. Mahşer meydanında kimse dimdik ayakta duramaz, kimse itiraz edemez veya kendi iradesiyle yürüyemez. "Dâhırîn" olmak; varlığın kendi hiçliğini iliklerine kadar hissetmesi, Yaratıcı'nın mutlak azameti karşısında sadece bedenen değil, ruhen de "küçülüp büzüşmesi" ve ontolojik bir teslimiyetle diz çökmesidir. Sûr'un dehşeti (feza), sonunda mutlak bir itaate ve zillete (dühûr) evrilmiştir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X