Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Neml Sûresi, 7. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Neml Sûresi, 7. Ayet

    اِذْ قَالَ مُوسٰى لِاَهْلِه۪ٓ اِنّ۪ٓي اٰنَسْتُ نَاراًۜ سَاٰت۪يكُمْ مِنْهَا بِخَبَرٍ اَوْ اٰت۪يكُمْ بِشِهَابٍ قَبَسٍ لَعَلَّكُمْ تَصْطَلُونَ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İż kâle mûsâ li-ehlihi innî ânestu nâran seâtîkum minhâ biḣaberin ev âtîkum bişihâbin kabesin le’allekum testalûn(e)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Bir zamanlar Mûsâ, ailesine: ‘(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim’ demişti.”


      Mûsâ Kıssası

      Bir zamanlar Mûsâ, ailesine: “(Şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim” demişti. “Ânestü”nün (آنَسْتُ) kelimesinin “raeytü” (رَأَيْتُ) ve “ebsartü” (أَبْصَرْتُ), yani gördüm anlamında olduğu söylenmiştir. Size oradan bir haber ya da ısınmanız için ondan bir parça kor getireceğim, demişti. Bir başka âyette ise “Siz bekleyin, (şu uzakta) bir ateş bulunduğunu farkettim; belki ondan size bir kor parçası getiririm veya ateşin başında bir kılavuz bulurum” demişti. Kıssa aynıdır, ancak takdim tehir ile ve birtakım lafız farklılığı ile olay anlatılmıştır. Bu şekilde sınanan başkası değil sadece Mûsâ’dır. Bu farklı biçimde anlatım, bir sözün korunması ve aktarımı sırasında tekellüfe girmenin gerekmediğini, yüklenen mânayı korumak şartıyla lafızlarda birtakım değişikliklerin olmasının, takdim tehirde bulunmanın zarar vermeyeceğini gösterir. Zira burada anlatılan Mûsâ kıssası ve diğer peygamberlere ait kıssalar kitapta değişik yerlerde farklı lafızlarla, değişik şekillerde, birtakım takdim ve tehirlerle anlatılmıştır. Bundan da maksat şahitlik, bilgi aktarımı vb. konularla ilgili pek çok ahkâmda lafızların harfi harfine korunmasının gerekmediğinin, aktarırken mânanın korunmasına odaklanmak gerektiğinin anlaşılmasıdır.

      Bir parça kor... Bazıları şöyle demişlerdir: Âyetin metninde geçen “şihâb” (شِهَابٍ), ucunda yanmakta olan ateş bulunan odundur (meşale). “Kabes” (قَبَسٍ) ateş demektir. “Şihâb”ın çoğulu “şühbân”dır. Ateşe “kabes” denilmesi için bir yerden başka bir yere götürülmüş olması gerekir. Şöyle denilir: “Kabestü’n-nâr, kabesen ve’k-tebestü” (قَبَسْتُ النَّارَ، قَبَسًا وَاقْتَبَسْتُ). Bu Ebû Avsece’nin ve İbn Kuteybe’nin izahıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Kabes” kor demektir. “Şihâb” ise yanmakta olan ateştir. Bu da Ebû Ubeyde’nin izahıdır. Bazıları da şöyle demişlerdir: “Şihâb” ışık demektir. “Şihâb” kelimesi yıldız (gezegen, kevkeb) hakkında da kullanılır. Yıldıza “şihâb” denilmesi ışığı ve parlaklığı sebebiyledir. Bazıları “bi şihâbin kabes” (بِشِهَابٍ قَبَسٍ), yani ateşten bir parça, kor, ucu yanmakta olan odun demektir, açıklamasını yapmışlardır. Bu da önceki yorum gibidir. Isınmanız için. Bu beyan vaktin soğuk kış günleri olduğunu göstermektedir, “istilâ” kelimesinden türeyen fiil kullanılmıştır ki ısınmak demektir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İz (إِذْ)

        Arapça dilbilgisinde geçmiş zamana delalet eden bir zaman zarfıdır (zarf-ı zaman). "Hani, o vakit, hatırla ki" manalarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu edatın işlevinin zihni geçmişte yaşanmış belirli ve önemli bir olaya odaklamak olduğunu belirtir. Ayetin başında yer alması, muhatabın (Peygamber ve dinleyiciler) dikkatini Hz. Musa'nın hayatındaki o dramatik kırılma anına çekmek içindir. Angelika Neuwirth, bu edatın Kur'an'ın kıssalara giriş yaparken sıklıkla kullandığı tipik bir litürjik (ayinsel) hatırlatma formülü olduğunu tahlil eder. Bu kullanım, okunan metnin tarihsel bir kronik değil, şimdiki zamana ahlaki ve teolojik bir mesaj taşıyan canlı bir "hatırlatma" (zikr) işlevi gördüğünü kanıtlar.

        Kâle (قَالَ)

        Kelimenin kökü k-v-l harfleridir. Mazi (geçmiş zaman) üçüncü tekil şahıs fiili olup "dedi, söyledi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, k-v-l kökünün asıl manasının "bir şeyi hafifletmek, çabuklaştırmak" olduğunu; ağızdan çıkan sözün, bedensel eylemlere kıyasla sese dönüşerek kolayca ve hafifçe dışarı çıkmasından dolayı bu ismi aldığını belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kavl (söz) kavramını tahlil ederken, bunun sadece dudaklardan dökülen anlamsız bir ses dizisi olmadığını, zihinde teşekkül eden anlamın, muhataba aktarılmak üzere iradi olarak kelimelere büründürülmesi eylemi olduğunu ifade eder.

        Mûsâ (مُوسَى)

        Özel isimdir (alem). Arapça kökenli olmayan, yabancı bir kelimedir (muarreb).

        El-Cevâlîkî, ismin Arapça olmadığını, Kıptice veya İbraniceden geçtiğini belirtir. Ona göre bu isim "su" manasındaki "mu" ile "ağaç/kamış" manasındaki "sa" kelimelerinin birleşimidir; çünkü Musa bebekken nehirden, kamışların arasından çıkarılmıştır. Celaleddin el-Suyuti, Kur'an'daki yabancı kelimeleri tasnif ederken Musa isminin Arapça dışındaki kadim dillerden (İbranice/Süryanice) Arapçaya intikal edip Araplaştırıldığını (ta'rib) teyit eder.

        Batılı filolog Arthur Jeffery, kelimenin etimolojisini Antik Mısır diline kadar götürür. İbranice "Mosheh" formunun, aslında Mısır dilinde "çocuk, doğmuş, oğul" anlamına gelen "mes/mose" kökünden (Ramses, Thutmose isimlerinde olduğu gibi) türediğini kuvvetle muhtemel görür. Kelimenin Arapçaya ise doğrudan İbraniceden değil, Aramice veya Süryanice "Müşe/Muşa" telaffuzları üzerinden Hristiyan veya Yahudi Araplar vasıtasıyla girdiğini savunur. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın dilsel ve kültürel arka planını incelerken, Kur'an'daki Musa figürünün Geç Antik Çağ'daki Yahudi ve Hristiyan kutsal metin geleneğinin Arapça formülasyonu olduğunu ve ismin o dönem Yakındoğu dini lügatinden doğrudan devralındığını belirtir.

        Ehlihî (لِأَهْلِهِ)

        Kelimenin kökü e-h-l harfleridir. Başındaki "li" harf-i cer, sonundaki "hî" ise aitlik zamiridir. "Ailesine, yakınlarına" manasına gelir.

        İbn Fâris, e-h-l kökünün asıl manasının "bir kimsenin kendisine en yakın olan, ona bağlı bulunan ve onunla ünsiyet (yakınlık/aşinalık) kurduğu topluluk" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kelimesinin salt bir kan veya soy bağını değil; aynı evi, aynı inancı, aynı mesleği veya aynı kaderi paylaşanları nitelediğini tahlil eder. Bu ayetteki bağlamında, Hz. Musa'nın Medyen'den Mısır'a dönerken çöldeki zorlu yolculuğu paylaştığı eşini (ve yanındaki diğer yakınlarını) ifade eder.

        Ânestu (آنَسْتُ)

        Kelimenin kökü e-n-s harflerinden türemiştir. İf'al babında, birinci tekil şahıs mazi (geçmiş zaman) fiilidir. "Gördüm, sezdim, hissettim" manalarına gelir.

        İbn Fâris, e-n-s kökünün temel manasının "vahşetin, yabancılığın ve ürkekliğin zıttı" olduğunu; insanın kalbini yatıştıran, ona huzur ve güven veren bir aşinalık hissini nitelediğini açıklar. İnsan kelimesi de kendi türüne duyduğu bu yakınlık ve uyum yeteneğinden (ünsiyet) dolayı bu kökten türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetin derin semantik analizini yaparak, Musa'nın ateşi salt gözleriyle "görmesini" ifade etmek için neden "raeytü" veya "ebsartü" fiillerini değil de "ânestu" fiilini kullandığını açıklar. Çölün dondurucu soğuğunda ve karanlığında kaybolmuşluk hissi yaşayan Musa, uzaktaki o ateşi sadece optik bir parıltı olarak görmemiş; o ateşte kurtuluş, güvenlik, yol bulma ve ısınma ümidini "sezmiş", ona karşı ruhsal bir çekim ve "ünsiyet" (yakınlık) hissetmiştir.

        Dücane Cündioğlu, e-n-s kökünün felsefi ve varoluşsal boyutunu tahlil eder. Cündioğlu'na göre Musa'nın ateşi hissetmesi, ontolojik bir aşinalıktır. Çölün ıssızlığında (vahşet) hissedilen o tecelli, insanın en derinlerinde Mutlak Olan'a (Tanrı'ya) karşı duyduğu içsel yakınlığın (ünsiyet) dışavurumudur. İnsan, kendi hakikatine ancak bu ürpertici vahşet anlarında beliren ilahi bir ışıltıya (nâr/nur) ünsiyet duyarak ulaşabilir.

        Nâran (نَارًا)

        Kelimenin kökü n-v-r harfleridir. "Ateş" anlamına gelir.

        İbn Fâris, n-v-r kökünün temel anlamının "aydınlık veren, karanlığı yaran, parlayan ve dalgalanan şey" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, ateş manasındaki "nâr" ile ışık manasındaki "nûr" kelimelerinin aynı ontolojik kökten geldiğini ifade eder. Burada kelime fiziksel bir ateşi nitelemekle birlikte, Musa'nın o ateşte bulacağı şey alelade bir sıcaklık değil, ilahi kelamın (vahyin) ışığı yani nur olacaktır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sembolik evrenini incelerken ateşin (nâr) ikili doğasına dikkat çeker. Kur'an terminolojisinde ateş çoğunlukla eskatolojik bir azap ve yıkım aracı (Cehennem ateşi) olarak kodlanırken; Musa kıssasında nâr, bütünüyle aydınlatan, yol gösteren ve Aşkın Olan'ın insanla iletişim kurmak için (kelamullah) kullandığı teofanik (ilahi tezahür) bir vasıtadır. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu ateşi tefsir ederken, onun Musa'nın çöldeki soğuktan korunmak için aradığı maddi ısınmanın ötesinde, onu peygamberlik (nübüvvet) makamına hazırlayan sarsıcı bir ruhsal aydınlanma ve ilahi tecelli metaforu olduğunu vurgular.

        Haberin (بِخَبَرٍ)

        Kelimenin kökü h-b-r harfleridir. "Haber, bilgi" anlamına gelir.

        İbn Fâris, h-b-r kökünün "bir şeyin içyüzüne vâkıf olmak, gizli tarafını bilmek ve bunu başkasına bildirmek" anlamına geldiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, haberin sıradan ve her an gözlemlenebilen bir bilgi olmadığını; akıl veya duyularla doğrudan ulaşılamayan, ancak dışarıdan bir aktarım (bildirme) yoluyla elde edilebilen bilgi türü olduğunu açıklar. Hz. Musa, karanlıkta sadece yönünü bulmayı değil, bulundukları belirsizlik halini giderecek kesin bir "bilgi" (haber) getirmeyi ummaktadır. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ilmindeki yaklaşımlara değinerek, buradaki "haber" arayışının, Musa'nın hem bedensel olarak yolu kaybetmesi hem de ruhsal olarak bir arayış içinde bulunmasıyla örtüşen çift katmanlı bir ihtiyaç durumu olduğunu aktarır.

        Âtîkum (آتِيكُمْ)

        Kelimenin kökü e-t-y harflerine dayanmaktadır. "Gelmek" manasındaki bu kökten if'al babında türetilen fiil (itâ), "getirmek, vermek" anlamına gelir. "Kum" muhatap çoğul zamiriyle birleşerek "size getiririm" manasındadır.

        İbn Fâris, e-t-y kökünün asıl anlamının "bir şeye kolaylıkla yönelmek ve ona varmak" olduğunu belirtir. Ayette Musa'nın, ailesine karşı duyduğu sorumluluk gereği ateşe yönelmesi ve onlara oradan bir fayda (haber veya ateş) getirme iradesini yansıtır.

        Şihâbin (بِشِهَابٍ)

        Kelimenin kökü ş-h-b harfleridir. "Alevli ateş, parlak ışık, meşale" manalarına gelir.

        İbn Fâris, ş-h-b kökünün "ateşin alevlenip parlaması ve bu parlaklığın, içindeki beyazlıkla belirginleşmesi" olduğunu açıklar. Siyah içine karışan beyaz renge "eşheb" denmesi de bu köktendir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin alevli ve güçlü bir şekilde parlayan ateş parçasını ifade ettiğini belirtir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir geleneğine dayanarak "şihâb" kelimesinin dumanı olmayan, saf, parlak ve karanlığı yaran alevli ateş anlamında kullanıldığını aktarır.

        Gabesin (قَبَسٍ)

        Kelimenin kökü k-b-s harfleridir. "Ateşten alınan kor parçası, tutuşturucu" anlamına gelir.

        İbn Fâris, k-b-s kökünün temel manasının "büyük bir ateşten, aydınlanmak veya başka bir yeri tutuşturmak amacıyla alınan küçük kor/köz parçası" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "iktibas" (faydalanmak için bir yerden alıntı yapmak) kelimesinin de bu kökten türediğini tahlil eder. Ona göre bu kelime hem fiziksel olarak ateşten bir parça almak hem de mecazi olarak ilimden, marifetten (ilahi nurdan) bir parça öğrenmek/faydalanmak anlamına gelir. Musa, fiziki bir "gabes" (kor) getireceğini düşünürken, aslında kendisine insanlığı aydınlatacak ilahi bir vahiy (iktibas) verileceğinden habersizdir.

        Testalûn (تَصْطَلُونَ)

        Kelimenin kökü s-l-y veya s-l-v harfleridir. İftial babında, kurallı eril çoğul, muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir. "Isınırsınız, ateşin sıcaklığından faydalanırsınız" manasına gelir.

        İbn Fâris, s-l-y kökünün anlamlarından birinin "ateşe yanaşmak ve onun sıcaklığından faydalanmak" olduğunu açıklar. İnsanların yakarak yediği ete de "sılâ" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, bu fiilin (ıstılâ) doğrudan ateşin içine girip yanmak (ihtirak) olmadığını; soğuktan korunmak ve üşümeyi gidermek amacıyla ateşin hararetine belirli bir mesafeden iradi olarak yaklaşmak olduğunu tahlil eder. Hz. Musa'nın ailesine bu vaadi, sadece bedensel bir üşümeyi giderme değil, çölün acımasız ıssızlığında sığınılacak sıcak bir güven alanı oluşturma (ısınma) arzusudur. Ancak Musa bu "ısınma" amacıyla ilahi huzura çıktığında, kalbi ilahi kelamın eşsiz hararetiyle varoluşsal olarak ısınacaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X