اَلَّذ۪ينَ يُق۪يمُونَ الصَّلٰوةَ وَيُؤْتُونَ الزَّكٰوةَ وَهُمْ بِالْاٰخِرَةِ هُمْ يُوقِنُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Neml Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
2-3. “Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman eden müminler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir.”
Müminler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Hüdâ (هُدًى) kelimesinin iki izaha ihtimali vardır: Birincisi “dua” (çağrı) anlamında olmasıdır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Her topluluğun da bir kılavuzu vardır”. Yani onların insanları Allah’ın birliğine inanmaya bir çağıranı vardır. Buna göre (Kur’ân’ın) “hüdâ” olması, yani hidâyete kılavuzluk yapması insanları Allah’ın birliğine inanmaya bir çağrı olmasıdır. Eğer bu anlamda ise o takdirde (hidâ oluşu) bütün insanlara yönelik olur... İkincisi ise hüdâ ile sapkınlığın, yoldan çıkmışlığın zıddı olan doğru yolda olma anlamının kastedilmiş olmasıdır. Bu takdirde ise hüdâ oluşu sadece müminlere yönelik olur. Yok, öyle değil de açıklama ve çağrıda bulunma anlamında ise o takdirde de herkese yönelik olur. Müminler için bir hidâyet rehberi ve bir müjdedir. Yani müminler için her ikisi de söz konusudur. Yok, davet anlamında ise müminler için bir müjde oluşu şöyle olur: Onları Allah’a ve resûlüne imana çağırır, onlar da iman edince kendileri için müjde olur. Sonra müminlerin özelliklerini ve niteliklerini açıklamak üzere şöyle buyurdu:
Namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete kesin bir şekilde iman edenler... Namazı kılan, zekâtı verenden maksat muhtemeldir ki kabul ile onlara inananlardır. Çünkü insanlardan öyleleri vardır ki Allah’a ve resûlüne inanmakta, ancak namaza ve zekâta inanmaya yanaşmamaktadır. Tıpkı şu ilâhı beyanda olduğu gibi; “Şayet tövbe ederler, namazlarını kılarlar ve zekâtlarını verirlerse artık onları serbest bırakın”. Burada onlara, senenin dolmasını bekleme, dolunca da zekâtın üzerlerine vacip olması ve akabinde de vermeleri ve o anda da yollarını serbest bırakmaları emrinin verilmiş olması ihtimal dâhilinde değildir. Buna mukabil ikrar edip inanıncaya kadar hapsedilmeleri ve bunlar gerçekleşince de tahliye edilmeleri emredilmiş olmaktadır. “Ki onlar zekâtı vermezler” mealindeki âyette de durum aynıdır. Burada “vermezler” demek, zekâtı kabul etmezler, onu ikrar etmezler demektir. Yoksa sırf zekâtı vermemekle ilgili değildir. Birinci yorumun bu şekilde olması gerekir. İkincisi ise her iki durumu da ifade etmesidir: Hem kabul edip ikrar etmek hem de vermek. Yani onları kabul edip ikrar ettiler mi ve bilfiil de verdiler mi o takdirde sözü edilen müjdeyi hak etmişlerdir.
Âhirete kesin bir şekilde iman eden “îkân bi’ş-şey” (الْإِيقَانُ بِالشَّيْءِ) bir şeyi, hakkında bilgi sağlayan istidlal, içtihat ve esbabını tedarik yoluyla bilmek demektir; zatının gereği zorunlu bir bilgi değildir. O yüzdendir ki Allah için bir şeye dair “îkân sahibi” denilmez. O’na “Yâ mûkın!” diye hitap edilmez. Çünkü Allah, bizzat zatının gereği olarak ilim sahibidir. O’nun ilmi zorunludur, esbaba dayalı olarak elde edilen bilgi kabilinden değildir. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımı iledir.
Yorum
-
Ellezîne (الَّذِينَ)
Arapça dilbilgisinde ism-i mevsul (ilgi zamiri) olarak kullanılan bu kelime, kendisinden önceki kelime veya cümleyi, kendisinden sonraki yan cümleciğe (sıla cümlesine) bağlar. Etimolojik bir kökten türememiş, yapısal bir edattır.
Râgıb el-İsfahânî, bu edatın bağlaç işlevinden hareketle, bir önceki ayette (Neml 2) "müminler" olarak genel hatlarıyla zikredilen kişilerin kimliklerini, yapacakları somut eylemler üzerinden nitelendirdiğini tahlil eder. Bu kullanım, imanın sadece soyut bir tasdik olmadığını, eylemle görünür kılınması gerektiğini vurgular. Diyanet İslam Ansiklopedisi, dilbilgisi ve tefsir geleneğine dayanarak bu kelimenin, kendinden önceki hidayet ve müjdeye nail olan müminlerin bedeli (açıklayıcısı) veya onları vasıflandıran bir sıfat cümlesinin başlangıcı olduğunu aktarır.
Yukîmûne (يُقِيمُونَ)
Kelimenin kökü k-v-m harflerinden türemiştir. Bu fiil, "kıyam" kökünden if'al babında, kurallı eril çoğul, geniş zaman/şimdiki zaman formundadır.
İbn Fâris, k-v-m kökünün temel anlamının "bir şeyin dümdüz olması, dikilmesi, ayakta durması ve doğruluk" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ikame" kavramını tahlil ederken, bunun sadece basit bir eylemi yerine getirmek değil; bir şeyi tüm şartlarına riayet ederek, hakkını vererek, eksiksiz ve devamlı bir biçimde ayakta tutmak anlamına geldiğini söyler. Namazın kılınması eyleminin "kıyam" köküyle ifade edilmesi, onun geçici bir hareket değil, sürekli bir ruhsal doğruluk hali olmasından kaynaklanır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sistemini incelerken, namazın (salat) ikame edilmesinin, müminin Allah karşısında aldığı ontolojik ve varoluşsal "duruş" olduğunu analiz eder. Namaz sadece ritüelik bir eylem değil, insanın yaratıcısı karşısında kendi varlığını doğru bir şekilde konumlandırmasıdır (kıyam). Diyanet İslam Ansiklopedisi de ikame kelimesinin, ibadetin iç ve dış şartlarına (huşu ve tadil-i erkan) tam bir özen gösterilerek, ihmal edilmeden sürekli olarak yerine getirilmesine delalet ettiğini ifade eder.
es-Salâte (الصَّلَاةَ)
Kelimenin kökü s-l-y veya s-l-v harflerinden gelir. Klasik Arapçada "dua, övgü, rahmet ve ateşte ısınmak/yönelmek" manalarına sahiptir.
İbn Fâris, s-l-v kökünün "dua etmek ve övmek" gibi temel anlamlar taşıdığını, ibadet kastıyla yapılan yönelişin bu isimle anıldığını açıklar. Râgıb el-İsfahânî, salatın özünde Allah'a yönelip O'ndan bağışlanma dilemek ve tazimde bulunmak olduğunu, daha sonra rüku ve secde gibi rükünleri olan özel ibadet şekline isim olarak verildiğini belirtir. Bu ayetteki bağlamında, "yugîmûne" fiiliyle birlikte kullanılarak, bu yönelişin sistemsel bir ibadet olduğunu ortaya koyar.
Batılı filologların önemli bir kısmı bu kelimenin kökenini Kuzeybatı Sami dillerinde arar. Arthur Jeffery, kelimenin büyük olasılıkla Aramice veya Süryanicede kilise duaları ve ibadetleri için kullanılan "tselota" kelimesinden Arapçaya adapte edildiğini savunur. Christoph Luxenberg ise kelimenin doğrudan Süryani litürjisindeki "slota" (ayin/dua) kavramıyla bağlantılı olduğunu, Kur'an'ın bu Geç Antik Çağ dini terminolojisini kendi teolojik yapısına entegre ettiğini öne sürer. Gabriel Said Reynolds, Kur'an'ın geç antik çağ dini ortamıyla olan metinlerarası ilişkisine dikkat çekerek, salat kavramının o dönemdeki Yahudi ve Hristiyan topluluklarının anladığı şekliyle evrensel monoteistik dua ve ibadet eyleminin Arapça formüle edilmiş bir versiyonu olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi Arap toplumundaki (Cahiliye) karşılığı ile Kur'an'daki karşılığını karşılaştırır. Cahiliye döneminde putlar etrafında anlamsız ıslık ve el çırpma eylemleriyle veya maddi menfaat talepleriyle sınırlı olan tapınma pratiği, Kur'an'ın "salat" kavramıyla derin ve şahsi bir monoteistik ibadete, insanın Yaratıcı ile kurduğu en üst düzey ruhsal iletişime dönüşmüştür. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, namazın salt teorik bir inanç pratiği olmadığını, vahyin nüzul ortamında müminleri müşrik toplumdan ayıran, onlara sosyal bir kimlik kazandıran ve tevhidi duruşu (ikame) pekiştiren sosyo-kültürel bir eylem olduğunu belirtir.
Yu'tûne (يُؤْتُونَ)
Kelimenin kökü e-t-y harflerine dayanmaktadır. "Gelmek, varmak, ulaşmak" manasındaki bu kökten if'al babında türetilen fiil (itâ), "vermek, ihsan etmek" anlamına gelir.
İbn Fâris, e-t-y kökünün asli anlamının "bir şeye yönelmek, ona kolayca ve kendiliğinden varmak" olduğunu belirtir. Bu kökten türeyen "verme" eylemi de zorlamayla değil, gönülden bir yönelişle gerçekleşen aktarımdır. Râgıb el-İsfahânî, itâ kelimesini tahlil ederken, bu eylemin sadece nesnenin el değiştirmesi olmadığını; mülkiyetin, verenin kendi hür iradesi ve rızasıyla karşı tarafa aktarılması olduğunu vurgular. Zekat kavramıyla birlikte kullanılması, verenin bu malı bir yük olarak değil, arınma vasıtası olarak gönül hoşluğuyla elinden çıkardığına işaret eder.
Dücane Cündioğlu, ita eyleminin felsefi ve varoluşsal zeminini inceleyerek, bu verme fiilinin basit bir ekonomik transfer olmadığını; müminin kendi emeğinden ve varlığından bir parçayı feda ederek ontolojik bir ahlak inşa etmesi olduğunu tahlil eder.
ez-Zekâte (الزَّكَاةَ)
Kelimenin kökü z-k-v veya z-k-y harflerinden gelir. Sözlükte "artmak, çoğalmak, temizlenmek ve bereketlenmek" anlamlarını taşır.
İbn Fâris, kök manasının "bir şeyin temizliği, arılığı ve büyümesi" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin etimolojik anlamı ile dini ıstılahı arasındaki muazzam bağa dikkat çeker: Dini bir yükümlülük olarak malın bir kısmını vermek eksilme gibi görünse de, hakikatte hem geride kalan malın manevi olarak bereketlenip artmasını (nema) hem de verenin nefsinin cimrilik ve bencillik kirlerinden temizlenmesini (taharet) sağladığı için bu ibadete "zekat" (artma/arınma) adı verilmiştir.
Oryantalist çalışmalar, kelimenin Kuzeybatı Sami dillerindeki köklerine yoğunlaşır. Arthur Jeffery, zekat kelimesinin İslam öncesi Arapçada maddi büyüme anlamında bulunsa da, "dini sadaka/vergi ve arınma" anlamıyla Arapçaya Aramice veya Süryanicedeki "zakutha" (dürüstlük, doğruluk, sadaka) kelimesinden geçtiğini iddia eder. Theodor Nöldeke, benzer şekilde bu kelimenin İbranicedeki "zakah" (temiz olmak, arınmak) kavramının monoteistik bir formülasyonu olarak Kur'an terminolojisine girdiğini belirtir. Christoph Luxenberg de bu eylemin Süryani Hristiyanlıktaki arınma ve doğruluk pratikleriyle etimolojik ve teolojik bir devamlılık taşıdığını tahlil eder.
Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye ahlakından İslam ahlakına geçişteki devrimsel rolünü inceler. Cahiliye toplumunda zenginler, sadece kabile içindeki şan, şöhret ve otoritelerini artırmak için israfla ve gösterişle dağıtım yapıyor (mürüvvet) ve bunu bir gurur meselesi haline getiriyordu. Kur'an ise "zekat" kavramı ile bu gösterişçi ve kibirli "verme" eylemini yıkmış; yerine Allah rızası için, arınma maksadıyla ve toplumsal adaleti sağlamak üzere kurumsallaşmış, sessiz ve mütevazı bir dini yardımlaşma sistemini inşa etmiştir.
bi'l-Âhirati (بِالْآخِرَةِ)
Kelimenin kökü e-h-r harfleridir. Başındaki "b" (bi) harfi harf-i cer, "el" ise belirlilik takısıdır. Sözlükte "son, sonraki, geride kalan" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bir şeyin başının zıttı, onun sonu ve geride olanı" olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, ahiret kelimesinin Kur'an'da her zaman "dünya" (yakın ve alçak olan) kelimesinin zıttı olarak kullanıldığını, insanın ölümünden sonra başlayacak olan ebedi, son ve kalıcı alemi ifade ettiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu kelimeyle Arap zihniyetinde yarattığı kozmolojik devrimi analiz eder. İslam öncesi Araplar "dehr" (zaman) kavramına inanır, zamanın döngüsel olduğunu ve ölümle her şeyin bir boşluğa karışıp yok olduğunu düşünürlerdi. Izutsu'ya göre Kur'an, "ahiret" kavramını getirerek zamanın döngüsel değil "lineer" (doğrusal) olduğunu, evrenin bir başı olduğu gibi kesin bir sonu (eskaton) olduğunu ve insanın ahlaki eylemlerinin nihai bir hesaplaşma için o sona doğru aktığını Arap bilincine kazımıştır.
Angelika Neuwirth, özellikle Mekke dönemi surelerinin yapısını incelerken ahiret kavramının edebi ve litürjik işlevine dikkat çeker. Ahiret vurgusu, sadece bir gelecek haberi değil, Kur'an recitasyonunda (kıraat) dinleyicinin dikkatini sürekli olarak geçici olandan kalıcı olana, yeryüzünün sahteliğinden ilahi adaletin kesinliğine çeken sarsıcı bir teolojik motiftir. Diyanet İslam Ansiklopedisi, ahiret inancının Kur'an'da her zaman iman esasları içinde Allah'a imandan hemen sonra zikredildiğini, zira varoluşun amacının ancak ebedi bir son yurdunun kabulüyle anlam kazanacağını ifade eder.
Yûkınûn (يُوقِنُونَ)
Kelimenin kökü y-k-n harflerinden oluşur. İf'al babında, kurallı eril çoğul, geniş/şimdiki zaman fiilidir. Sözlükte "yakîn, kesin olarak bilmek, şüphesiz inanmak" demektir.
İbn Fâris, y-k-n kökünün manasının "şüphenin zıttı, bir şeyin akılda sabit olması, kesinlik ve sarsılmazlık" olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "yakîn" kavramının sıradan bir bilgi veya inanç olmadığını; her türlü zan, tahmin ve şüphenin ortadan kalkarak kalbin bilgiyle mutmain olması ve sükunet bulması hali olduğunu tahlil eder. Bu fiil ahiret inancıyla birlikte kullanıldığında, müminlerin ölüm ötesi yaşama dair hiçbir tereddüt yaşamadıklarını ifade eder.
Dücane Cündioğlu, yakîn kelimesinin felsefi ve epistemolojik boyutunu analiz eder. Ona göre bu kelime, bilginin ulaşabileceği en üst düzey kesinliği temsil eder. Yakîn derecesindeki inanç, dışsal bir ispat beklemeksizin, hakikatin bilincin içine doğrudan, aydınlatıcı ve şüphe kabul etmez bir şekilde yerleşmesidir. Ayette fiil formunda kullanılması, bu kesinliğin statik bir durum değil, müminin her an canlı tuttuğu zihinsel bir eylem olduğunu gösterir. Prof. Dr. Hidayet Aydar da kelimenin imanla olan güçlü bağına değinerek, "yûkınûn" ifadesinin, ahireti fiziksel gözleriyle görmedikleri halde, ilahi habere duydukları güven sayesinde onu bizzat müşahede etmişçesine kesin bir içsel kanaatle tasdik etmelerini simgelediğini ifade eder.
Yorum
Yorum