Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Necm Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Necm Sûresi, 58. Ayet

    لَيْسَ لَهَا مِنْ دُونِ اللّٰهِ كَاشِفَةٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Leyse lehâ min dûni(A)llâhi kâşife(tun)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Onu Allah'tan başka ortaya çıkaracak yoktur."

      Bu âyet-i kerîme, Cenâb-ı Hakk’ın kıyametle ve kıyametin kopmasıyla ilgili kimseye bilgi vermediğine işaret etmektedir. Başka bir âyette de şöyle buyurmaktadır: “Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah’tır”.

      Bu iki âyete en küçük alâka ile bağlı olan Bâtınîler’dir, çünkü onlar şöyle diyorlar: Âhiret halen vardır, ancak gizlenmiş ve örtülmüştür, bu cisimlerin ve bedenlerin yok olmasıyla ortaya çıkar ve görünür. Bu görüşlerine de şu İlâhî beyanları delil gösteriyorlar: “Vakti geldiğinde onu açığa çıkaracak olan ancak Allah’tır”, Onu Allah’tan başka ortaya çıkaracak yoktur. Diyorlar ki: Âyette geçen ve açığa çıkarmak anlamına gelen “tecellî” ve “keşf” kelimeleri, ancak var ve sabit olan bir nesne ve olay için kullanılırlar, o nesne ve olay de örtülerin kaldırılmasıyla ortaya çıkar. Allah onu ancak başlangıçta, yaratılış sırasında örtmüştü.

      Fakat bize göre “tecellî” ve “keşf” kelimeleri, yaratmanın başlangıcı hakkında ve yaratma sırasında da gizli ve saklı bir işi ve olayı ortaya çıkarmak için de kullanılır. Durum böyle olunca onların bu âyetleri delil göstermeleri bâtıl olur. Nitekim Allah Teâlâ bir âyette şöyle buyurdu: “O, gizliyi ve açığı bilendir”. Buna göre Allah, yaratılanlardan gizli olanları da bilir, açıkta ve görünür olanları da bilir. Olacak olanları da bilir, halen var olanları da bilir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        dûni (دُونِ)

        Arapça d-v-n kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "aşağısında, berisinde, gayrısında, dışında ve daha alt mertebede olan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin seviye olarak aşağısında kalma, asıl olandan daha düşük bir rütbede veya konumda bulunma ve eksiklik durumunun yattığını belirtir; etimolojik olarak tamlık sınırına ulaşamayan her türlü varlığın veya durumun bu kökle ifade edildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "dûn" kavramının Kur'an terminolojisinde sıklıkla "Allah'ın gayrısı, O'nun dışında kalan her şey" manasında kullanıldığını; ayetteki "min dûnillâhi" (Allah'tan başka/aşağıda) kullanımının, müşriklerin Allah'a eş koştukları putların veya medet umdukları şefaatçilerin aslında ontolojik olarak ne kadar "aşağılık, cılız ve yetkisiz" bir konumda bulunduğunu etimolojik bir tahfifle (küçümsemeyle) ortaya koyduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Kur'an'ın tevhid mücadelesindeki kilit rolünü analiz ederken; bu formülün Cahiliye zihniyetinin o sahte ilahlık tasavvurlarını kökünden yıktığını, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki o devasa varoluşsal uçurumu d-v-n kökünün içerdiği "alt mertebede olma" vurgusuyla sarsılmaz bir şekilde çizdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki teolojik ve polemik işlevini değerlendirerek; kıyamet dehşeti (el-âzife) kapıya dayandığında, insanın dünyada güvendiği o tüm "aşağı/sahte" (dûn) otoritelerin ve kabilevi bağların tamamen iflas edeceğini, mutlak ilahi gücün karşısında O'nun "dışındaki" (berisindeki) hiçbir varlığın zerre kadar bir müdahale yetkisinin olmadığını etimolojik bir kesinlikle muhatabın yüzüne çarptığını ifade eder.

        kâşifetun (كَاشِفَةٌ)

        Arapça k-ş-f kökünden türeyen ve ism-i fâil (etken sıfat-fiil) kalıbının müennes (dişil) formu olan bu kelime, etimolojik olarak "örten bir şeyi kaldıran, açığa çıkaran, karanlığı aydınlatan, belayı ve sıkıntıyı gideren veya uzaklaştıran" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde üstü örtülü, gizli veya kapalı olan bir nesnenin ve durumun üzerindeki o engeli çekip almak, onu çıplak ve belirgin hale getirmek anlamının bulunduğunu belirtir; dildeki mecazi genişlemeyle birlikte insanın üzerine çöken bir derdi veya korkuyu "kaldırıp atma" eyleminin de bu etimolojik kökten isimlendirildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "keşf" kavramının fiziksel bir perdeyi kaldırmak gibi, varoluşsal ve ruhsal bir felaketi defetmek anlamına da geldiğini; kelimenin ism-i fâil (kâşif) formunda kullanılmasının, o mutlak kıyamet azabını durdurabilecek, onun o boğucu perdesini insanın üzerinden "çekip alabilecek" gücü temsil ettiğini, ancak ayette olumsuzluk edatıyla (leyse) kullanılarak Allah'tan başka hiçbir gücün bu etimolojik yetkiye sahip olmadığını mühürlediğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi estetiğine ve müennes (dişil) formuna dikkat çekerek; "kâşifetun" kelimesinin burada "nefs" (hiçbir can) veya "fırka" (hiçbir topluluk) kelimelerine sıfat olarak gizlice işaret ettiğini, yaklaşan o sarsıcı azap saatinin yarattığı o karanlık ve ağır atmosferi hiçbir varlığın "aralayamayacağı" gerçeğini muazzam bir çaresizlik tablosuyla resmettiğini ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ontolojik boyutunu değerlendirerek; k-ş-f kökünün içerdiği o "müdahale etme ve perdeyi aralama" kudretinin insandan ve sahte ilahlardan tamamen soyutlandığını, insanın kozmik zaman (kıyamet) karşısındaki o mutlak edilgenliğinin ve pasifliğinin etimolojik bir dille kesinleştirildiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin polemik gücünü analiz ederek; müşriklerin kendi putlarından veya atalarından bekledikleri o "azabı defetme ve şefaat etme" umudunun, "kâşife" yetkisinin sadece Allah'a ait olduğu vurgusuyla kökünden kazındığını, o dehşetli an geldiğinde Yaratıcı'nın izni olmadan hiçbir kudretin o felaket perdesini "kaldıramayacağını" (keşf edemeyeceğini) etimolojik bir sarsıcılıkla ortaya koyduğunu vurgular.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X