اَلَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَـبَٓائِرَ الْاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ ف۪ي بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Necm Sûresi, 32. Ayet
Daralt
X
-
"Onlar, iyilik yapanları, ufak tefek kusurlar hariç, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanları daha güzeliyle ödüllendirecektir. Şüphesiz Rabb’inin bağışlaması çok geniştir. Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi de annelerinizin karınlarında cenin olarak bulunuşunuzu da en iyi bilen O’dur. Şu halde kendinizi temize çıkarmayın! Kimin günahtan sakındığını en iyi bilen O’dur.”
"Lemem”in Mahiyeti
Allah Teâlâ, güzel iş yapanları daha güzeline ulaşmakla nitelemektedir, bu güzel işten maksat da tevhit inancını benimsemektir. Şöyle buyurmaktadır; Allah, iyilik yapanları, büyük günahlardan ve çirkin işlerden kaçınanları daha güzeliyle ödüllendirecektir. Buradaki büyük günahlardan maksat, muhtemelen büyük günah olduğunu herkesin bildiği fiillerdir. Çirkin işlerden maksat da çirkin olduğunu herkesin bildiği fiillerdir. Buna göre âyette geçen “lemem” (اللَّمَمَ) kelimesinin, o büyük günah ve çirkin işlerden sayılan fiillerden olması gerekir. Çünkü Allah “lemem”i onlardan istisna etmektedir, dolayısıyla bunun da onların cinsinden olması icabeder. Fakat Allah, insanların gaflete düşerek, yanılarak, şehevî baskı neticesinde ve benzeri sebeplerle yapmış olabileceklerinden dolayı “lemem”i onlardan istisna etmekte ve onu bağışladığım söylemektedir. Bu, âyetin tefsirine uygun düşen bir yorumdur. Müfessirler şöyle dedi: Büyük günah ve çirkin fiil, karşılığında dünyada had cezası, âhirette de cehennem azabı konulmuş olan fiillerdir. “Lemem” ise dünyada had cezası, âhirette de cehennem azabı konulmayan işlerdir. İbn Mesûd’un (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir; “Gözün zinası bakmaktır, dudakların zinası öpmektir, ellerin zinası tutmaktır, ayakların zinası gitmektir, artık cinsel organ bu zinaları ya doğrular ya da yalanlar; eğer o da işlevini görürse zina fiili gerçekleşmiş olur, aksi halde lemem olarak kalır”. Başka bir rivayette de “Eğer cinsel organ öne geçerse zina yapılmış olur, geri kalırsa lemem olur” dedi. İbn Abbasın (r.a.) da şöyle dediği rivayet edilir: Lememe, Ebû Hureyre’nin (r.a.) Resulullahtan (s.a.) rivayet etmiş olduğu şu hadisten daha çok benzeyen bir şey görmedim: Şüphesiz Allah Teâlâ âdemoğluna zinadan nasibini yazmıştır ve bu yazı mutlaka gerçekleşecektir. Gözlerin zinası bakmaktır, dilin zinası konuşmaktır, nefsin zinası istemesi ve arzu etmesidir; artık cinsel organ bütün bunları ya gerçekleştirir ya da reddeder”. Ebû Hureyre'nin de şöyle dediği rivayet edilir: Lemem, bakmak, göz kırpmak, öpmek ve dokunmaktır. Onun, lemem nikâhtır dediği de rivayet edilmiştir. İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilir: Lemem, Câhiliye dönemine aittir, nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: İki kız kardeşi birden almak da size haram kılındı; ancak geçen geçmiştir. Yine İbn Abbâs’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Lemem, kadına sarılmaktır. Şöyle de söylenmiştir: Lemem, fiile azmetmeden sadece nefsin dilemesi açısından hatayı işlemek için duyulan istektir. Şöyle de denildi: Lemem, bizzat girişmeden bir işe yaklaşmaktır.
İbn Abbâs’tan (r.a.) rivayet edildiğine göre Resûlullah (s.a.) şöyle diyordu:
إن تغفر اللهم تغفر جما وأي عبد لك لا ألما
Allah’ım! Eğer sen bağışlarsan, her şeyi bağışlarsın.
Senin hangi kulun hata işlemez ki!
“Eğer size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi değerli bir yere koyarız” meâlindeki âyete dayanarak “lemem”in küçük günahlar olduğu da söylenmiştir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Lemem, günahların küçük olanlarıdır, fazla ileri gitmeden ve derinliğine dalmadan bir şeyle ilgilenmek anlamındaki “elemme” (ألم) kökünden gelir. Bazıları şöyle dedi: Lemem, dünya cezası ile âhiret cezası arasında kalan iştir. Bu, İbn Abbâs’ın (r.a.) sözüdür. Bu mâna da muhtemeldir, ancak yukarıdaki ilk yorum daha uygundur. Ebû Bekir el-Esam şöyle dedi: Lemem, insanın tövbe ettiği günahtır, insan ondan tövbe ettiği zaman, Allah da o suça ceza vermekten vazgeçer. O, lememi, yukarıdaki büyük günahlar ve çirkin işler arasına katmaktadır, fakat şunu söylemektedir: Yalnızca insanın yanılarak, gaflete düşerek, şehevî baskı ile ve Rabb’inin bağışlayacağı hüsnü zannına dayanarak işlemiş olduğu günahlardan tövbe ettiği yahut tövbe edip bağışlandığı takdirde Allah Teâlâ onu (lememi) büyük günahlardan ve çirkin işlerden istisna etmektedir. Müfessirlerin yorumlarına göre ise lemem, büyük günahların ve çirkin işlerin dışında kalan fiillerdir.
Büyük günahların ve çirkin işlerin, Allah Teâlâ nın aşağıdaki beyanlarında sözünü ettiği şirk ve çirkin fiiller olması mümkündür: Onlar çirkin bir iş yaptıkları veya kendilerine kötülük ettikleri zaman Allahı hatırlarlar da hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Zaten günahları Allahtan başka kim bağışlayabilir ki? Onlar, yaptıklarında bile bile ısrar etmezler, Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O ndan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık. Buna göre lemem, şirkin dışında kalan günahlardır; bunlar da Allah’ın dilemesine bağlıdır, Cenâb-ı Hak dilerse bağışlar, dilerse azap eder. Nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: “Allah kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını dilediği kimse için bağışlar”.
Şüphesiz Rabb’inin bağışlaması çok geniştir. Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi en iyi bilen O’dur. Yani sizi, sizin halinizi, yanılarak ve gaflete düşerek işlediğiniz hataları bilir ve bunları, yani “lemem”i bağışlar. Ebû Bekir’in sözüne göre Şüphesiz Rabb’inin bağışlaması çok geniştir İlâhî kelâmı, günahına tövbe edenler için Rabb’inin bağışlaması geniştir ve O, sizin tövbe ettiğinizi de çok iyi bilmektedir, anlamına gelir. Bize göre ise söylediğimiz gibi tövbe etsin etmesin Allah’ın bağışlaması, dilediği kişiler için geniştir. Buradaki bağışlamadan maksat örtmek ise âyet dünyada mümin ve kâfir olan herkesi kapsar. Eğer maksat onlardan vazgeçmek ise o zaman sadece müminlerle ilgilidir. Başarıya ulaştıran sadece Allah’tır.
Sizi en iyi bilen O’dur. Bize göre bu cümlenin mânası şudur: O, sizin yaptıklarınızı, yanılarak ve gaflete düşerek işlediğiniz günahları en iyi bilendir. Yahut sizin durumlarınızı, işlediklerinizi ve sizden meydana gelen her fiili en iyi bilendir. Sizi topraktan yarattığı zamanki halinizi ve annelerinizin karınlarında cenin olarak bulunuşunuzu da en iyi bilen O’dur. O kadar ki, şayet bütün filozoflar bir araya gelseler, sizin anne karnında cenin olarak bulunduğunuz sıradaki insanın gerçek mânasını idrak edemezler, hatta ellerin, gözlerin ve diğer organların gerçek mahiyetini de idrak edemezler. Sonra bu âyette Allah bizi toprağa nispet etmektedir: Sizi topraktan yarattı demektedir. Bu cümleye iki anlam verilir. Ya, aslımızı topraktan yarattığı mânasına gelir, nitekim başka bir âyette “O, sizi topraktan yarattı” buyurmaktadır. Yahut rızkımızı topraktan yarattığı anlamına gelir, nitekim başka bir âyette de meâlen şöyle buyurur: Yeryüzünde besinlerini uygun ölçülerle yarattı. Çünkü topraktan çıkan bu gıda ve rızık olmadan bizim ayakta durmamız mümkün değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Şu halde kendinizi temize çıkarmayın! Âyetin zâhiri, tezkiyeyi, yani kendini temize çıkarmayı yasaklamaktadır. Başka bir âyet ise tezkiyeyi emretmekte ve buna teşvik etmektedir: Peygamber sizi arıtıp temizliyor, size kitabı ve hikmeti öğretiyor. Ancak tezkiyeyi emreden âyet, nefislerini ıslah etmeyi ve fiilen arıtıp temizlemeyi emretmektedir. Tezkiyeyi yasaklayan âyet ise tezkiye ile nefislerinin arınmış olduğunu, salaha ve takvâya erdiklerini, aklandıklarını düşünmelerini yasaklamaktadır. Muhtemelen bu, gerçek anlamda bir tezkiye değildir, çünkü onlarda tezkiye edilmeye uygun olmayan ve aldanmakla nitelenemeyecek bozukluklar bulunabilir. En doğrusunu Allah bilir.
Buna şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ bizi tezkiyeden menettiğine göre bizim mümin ve müslüman olduğumuzu söylememize nasıl cevaz veriyor? Çünkü bu sözler de övgü ve tezkiye anlamına gelmektedir.
Buna şöyle cevap verilir: Biz daha başlangıçta “Allaha iman ettik deyin!” ve “müslüman olun!” meâlindeki âyetlerle iman etmek ve müslüman olmakla emrolunduk. Başlangıçta “Biz salihleriz, müttakîleriz” gibi sözlerle salaha ermekle emrolunmadık. Bu durumda imandan sarf-ı nazar etmememiz, fakat diğer konulardan ve itaatlerden uzak durmamız caiz olur. İkincisi, bizzat imanın kendisinde tezkiye söz konusu değildir, çünkü her din mensubu mutlaka bir şeye inanır ve başka bir şeyi de inkâr eder. Nitekim Allah şöyle buyurur: “Kim sahte tanrıları reddeder de Allah’a inanırsa.... Kur'an-ı Kerim, onların da şöyle söylediklerini haber vermektedir: “bir kısmına inanırız ama bir kısmına inanmayız, dediler”, “Onlar putlara ve bâtıla iman ediyorlar”. Takvanın ve ıslah halinin bizzat kendilerinde tezkiye vardır.
Kendinizi temize çıkarmayın! Yani kendi dindaşlarınızı ve mezhebinizi temize çıkarmayın! Bu durum, insanlar arasında yaygın bir anlayıştır; salih ve müttakî olduklarını bilmese bile herkes kendi mezhebinin mensuplarını tezkiye eder. Buna karşılık kötü olduklarını ve zemmedilmeleri gerektiğini bilmese de başka mezhebin mensuplarını yerer. Dolayısıyla âyetin bu mânaya gelmesi de mümkündür. Fakat söylediğimiz gibi âyetin, herkesin kendi nefsini temize çıkarmaya çalışmasını yasaklamış olması muhtemeldir. En doğrusunu Allah bilir.
Kimin günahtan sakındığını en iyi bilen O’dur. Yani Cenâb-ı Hakk’ın haramlarından ve yasaklarından sakınanları en iyi bilen Allah’tır. Bu cümlenin küfürden ve Allah’a ortak koşmaktan sakınanlar mânasına gelmesi de muhtemeldir.
Yorum
-
yectenibûne (يَجْتَنِبُونَ)
Arapça c-n-b kökünden türeyen ve iftial babında muzari (geniş/şimdiki zaman) kalıbında olan bu fiil, etimolojik olarak "bir şeyin yanında/tarafında bulunmamak, ondan yüz çevirmek, uzak durmak ve kaçınmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "yan, taraf" (cenb) olduğunu; "ictinab" eyleminin ise bir şeyi tamamen bir yana bırakıp diğer tarafa geçmek, fiziksel ve zihinsel olarak tam bir uzaklaşma ve mesafe koyma hali olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ictinab" kavramının salt bir eylemi terk etmekten çok daha derin bir anlama sahip olduğunu; bu fiilin, kişinin günahın işlendiği o semte, o ortama ve o "tarafa" bile uğramamasını, kötülükle kendi arasına etimolojik ve ontolojik devasa bir sınır çekmesini ifade ettiğini açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak sisteminde bu kelimenin kullanımını analiz ederken, fiilin içerdiği o "kesin ayrılış" vurgusunun, takva sahiplerinin günah karşısındaki radikal tavrını resmettiğini; kötülükten sadece eylemsel olarak değil, mekânsal ve zihinsel olarak da kaçışı etimolojik bir kesinlikle mühürlediğini vurgular.
kebâira (كَبَائِرَ)
Arapça k-b-r kökünden türeyen ve "kebîre" kelimesinin çoğulu olan bu kelime, etimolojik olarak "büyükler, iri olanlar, azametli ve hacimli şeyler" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde küçüklüğün (sığar) tam zıddı olan boyutsal, manevi veya cürüm bakımından devasa bir büyüklük durumunun bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kebîre" ve "kebâir" kavramlarının dini terminolojide dinin, şeriatın ve fıtratın şiddetle reddettiği, cezası ve insan ruhundaki tahribatı çok büyük olan günahları nitelediğini; etimolojik kökenindeki "büyüklük" vurgusunun bu eylemlerin ilahi nizamda açtığı yaranın derinliğini gösterdiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki bağlamını değerlendirerek; günahların tek tip olmadığını, ilahi adaletin suçları kategorize ettiğini ve bu kelimenin, kulun kaçınması gereken o "ontolojik ağırlığı yüksek" büyük suçları (kebâir) etimolojik bir tasnifle diğer ufak hatalardan net bir şekilde ayırdığını ifade eder.
el-ismi (الْإِثْمِ)
Arapça e-s-m kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "günah, suç, insanı hayırdan ve sevaptan alıkoyan, yavaşlatan eylem" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye mani olmak, geciktirmek (betae) ve insanı doğru olandan alıkoymak anlamının yattığını; aklı ve bedeni iyi işler yapmaktan yavaşlatıp geri bıraktığı için günaha "ism" denildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "ism" kavramının insanın ruhunu körelten, ona zarar veren ve onu manevi mükafatlardan (sevap) mahrum bırakan her türlü zararlı ve ahlaksız eylemin genel adı olduğunu açıklar. Toshihiko Izutsu, kelimenin Cahiliye dönemindeki hukuki ve bedevi kökenlerinden sıyrılarak, Kur'an'da nasıl evrensel bir ahlaki düşüş terimine dönüştüğünü inceler; "ism" kelimesinin insanın ilahi iradeye ters düşerek kendi manevi gelişimini baltalamasını, fıtratındaki o ilahi hızı yavaşlatmasını etimolojik bir zarafetle resmettiğini vurgular.
el-fevâhişe (وَالْفَوَاحِشَ)
Arapça f-h-ş kökünden türeyen ve "fâhişe" kelimesinin çoğulu olan bu sözcük, etimolojik olarak "sınırı aşan çirkinlikler, ölçüsüz kötülükler, edepsizlikler ve iğrenç işler" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin haddini aşması ve ölçüyü kaçırarak aşırı derecede çirkinleşmesi, nahoş bir hal alması (kubh) anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "fahşâ" ve "fahişe" kavramlarının insanın fıtratının, aklının ve şeriatın açıkça iğrenç bulduğu, gizli veya açık şekilde işlenen ve haddi aşan ahlaksızlıkları ifade ettiğini açıklar. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin Kur'an'daki estetik zıtlıklarını analiz ederken; önceki ayetlerde geçen "husn" (güzellik/iyilik) kavramının tam karşısına bu kelimenin yerleştiğini, f-h-ş kökünün sadece hukuki bir yasağı değil, fıtratın güzelliğini ifsat eden ontolojik ve estetik bir "çirkinliği/taşkınlığı" etimolojik olarak tasvir ettiğini ifade eder.
el-lememe (اللَّمَمَ)
Arapça l-m-m kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "bir araya toplamak, hafifçe dokunmak, azıcık yaklaşmak, tam içine girmeksizin teğet geçmek ve gelip geçici olmak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeye hafifçe temas etmek (mülamese), ona yaklaşmak ama kalıcı bir biçimde içine yerleşmemek anlamının yattığını belirtir; deliliğin o hafif, gelip geçici başlangıç evresine de bu yüzden "lemem" denildiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "lemem" kavramının insani zaaflardan dolayı işlenen, kasta veya ısrara dayanmayan, gelip geçici ufak tefek ahlaki sürçmeleri ve anlık hataları ifade ettiğini açıklar. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin istisna edatıyla (illâ el-lemem) birlikte kullanılmasını değerlendirerek; l-m-m kökünün içerdiği o "hafiflik ve geçicilik" imgesinin, Kur'an'ın insan fıtratına ne kadar gerçekçi yaklaştığını gösterdiğini, insanın mutlak kusursuz melekler gibi olamayacağını, büyük günahlardan kaçındığı sürece bu tür "etimolojik sıyrıkların ve hafif dokunuşların" ilahi rahmet dairesinde affedileceğini muazzam bir umut teolojisiyle sunduğunu belirtir.
vâsiu (وَاسِعُ)
Arapça v-s-a kökünden türeyen bu ism-i fâil, etimolojik olarak "geniş olan, içine alan, kapasitesi hudutsuz olan, ihata eden" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde darlığın ve kısıtlanmışlığın (dîk) tam zıddı olan mekânsal, zihinsel veya ontolojik bir genişlik ve kapsayıcılık anlamının bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "vüs'at" kavramının bir kabın veya sınırın, içine giren her şeyi alabilme gücü olduğunu; ayette doğrudan Yüce Yaratıcı'nın sıfatı olarak kullanıldığında, Allah'ın rahmetinin ve afla muamelesinin yaratılmışların tüm kusurlarını içine alabilecek kadar engin, sınırsız ve kuşatıcı olduğunu etimolojik olarak kanıtladığını açıklar.
el-mağfirati (الْمَغْفِرَةِ)
Arapça ğ-f-r kökünden türeyen bu kelime, etimolojik olarak "örtmek, gizlemek, kusuru saklamak ve korumak" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyin üzerini örtüp onu kirden, kusurdan veya tehlikeden muhafaza etmek anlamının yattığını; başı kılıç darbelerinden koruyan demir başlığa (miğfer) bu etimolojik özelliğinden dolayı aynı kökten isim verildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "mağfiret" kavramının Allah'ın kulunun işlediği günahın üzerini ilahi bir lütufla örtmesi ve o kulu bu günahın sebep olacağı uhrevi azaptan (miğfer gibi) koruması anlamına geldiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayet içerisindeki "vâsi" sıfatıyla tamlama (vâsiu'l-mağfire) şeklinde kullanılmasını değerlendirerek; insanın ufak tefek sürçmeleri (lemem) karşısında Allah'ın günahları örtme (ğofran) kapasitesinin ontolojik olarak sonsuz derecede büyük ve geniş olduğunu, bu etimolojik vurgunun insandaki umutsuzluğu ve ruhsal çöküntüyü tamamen sildiğini ifade eder.
a'lemu (أَعْلَمُ)
Arapça a-l-m kökünden türeyen bu kelime, ism-i tafdil (üstünlük bildiren sıfat) kalıbında olup etimolojik olarak "en iyi bilen, her şeye vakıf olan, ilmi her şeyi kuşatan" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde nesnelerin mahiyetine dair zihinde sarsılmaz bir iz ve alamet bırakan kesin bir bilginin bulunduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, Allah'a nispet edildiğinde "a'lem" sıfatının mutlak, kuşatıcı ve hiçbir şekilde yanılma payı olmayan bir idrak seviyesini anlattığını açıklar. Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin ayet içerisindeki uyarıcı ve dengeleyici rolüne dikkat çekerek; insanın kendi nefsini temize çıkarma (kibir) eğilimine karşı, Yüce Yaratıcı'nın insanın geçmişini, zaaflarını ve iç yüzünü "en iyi bilen" mutlak otorite olduğu gerçeğini etimolojik bir kesinlikle hatırlattığını ifade eder.
enşe'ekum (أَنشَأَكُم)
Arapça n-ş-e kökünden türeyen ve if'al babında, mazi (geçmiş zaman) kalıbında sonuna çoğul nesne zamiri (kum) eklenen bu fiil, etimolojik olarak "sizi icat etti, peyderpey inşa etti, ortaya çıkardı ve var edip büyüttü" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi yokluktan varlık sahnesine çıkarmak, temelini atıp onu aşama aşama yükseltmek ve inşa etmek anlamının yattığını belirtir; bulutların yerden yavaş yavaş yükselip belirmesi (neş'et) eyleminin de bu kökten geldiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "inşâ" eyleminin anlık sihirli bir var edişten ziyade, hikmetle, yavaş yavaş ve tedrici bir yaratılış sürecini etimolojik olarak içerdiğini; ayette topraktan yaratılış aşamasına (neş'et-i ûlâ) atıf yaparak insanın ontolojik kökenindeki o kademeli ve zayıf başlangıcı resmettiğini açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin retorik işlevini değerlendirerek; insanın kibre kapılmaması için ona etimolojik olarak "inşa edildiği" o ilk basit malzemeyi (toprağı) ve mutlak Yaratıcı'nın sanatkarlığını hatırlattığını belirtir.
ecinnetun (أَجِنَّةٌ)
Arapça c-n-n kökünden türeyen ve "cenin" kelimesinin çoğulu olan bu sözcük, etimolojik olarak "karanlıkta kalanlar, gözden saklı olanlar, örtülenler ve ana rahmindeki yavrular" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi duyulardan saklamak, üzerini örtmek ve gizlemek anlamının bulunduğunu; anne karnındaki bebeğe (cenin) bu ismin verilmesinin nedeninin, onun rahim zarlarıyla ve karanlıklarla dış dünyadan tamamen örtülmüş/saklanmış olmasından kaynaklandığını belirtir (cin ve cennet kelimeleri de aynı örtünme kökünden gelir). Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kök yapısını incelerken, bu kökün kadim Ortadoğu dillerinde dışarıya kapalı, korunaklı ve gizemli karanlık alanları tasvir eden ortak bir kelime dağarcığına ait olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin ontolojik yüzleşme bağlamını analiz ederek; insanın "kendi kendini temize çıkarma" iddiasına karşı, onun en zayıf, karanlıklar içinde çaresiz, isimsiz ve tamamen ilahi kudrete muhtaç olduğu o saklı dönemi (ceninlik evresini) yüzüne çarptığını, c-n-n kökünün o aciz "örtülmüşlük" hissiyle insan kibrini etimolojik bir darbeyle yıktığını vurgular.
tuzekkû (تُزَكُّوا)
Arapça z-k-v kökünden türeyen, tef'il babında muzari kalıbında olup başında nehiy (yasaklama) edatı (lâ) bulunan bu fiil, etimolojik olarak "temize çıkarmak, kusursuz ilan etmek, övmek, tezkiye etmek" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde temizlik (taharet) ve nemâ (çoğalma, bereket, büyüme) anlamlarının yattığını; kişinin kendini "tezkiye etmesinin", nefsini tüm günahlardan arınmış, saf ve kusursuz sayarak kendini övmesi manasına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "tezkiye" eyleminin normal şartlarda nefsi kötülüklerden arındırmak anlamında övülen bir çaba (ahlaki eylem) iken, ayette insanın kendi kendine manevi bir otorite ve temizlik belgesi vermesi anlamında şiddetle yasaklandığını (lâ tuzekkû enFusekum) etimolojik olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde bu fiilin taşıdığı psiko-sosyal değere dikkat çeker; insanın kendi kendini hatasız ilan etmesinin (self-justification), ilahi otoriteyi hiçe sayan paganist bir kibrin yansıması olduğunu, insanın fıtratındaki toprak ve cenin gibi aciz etimolojik kökenleri unutup kendine "kusursuzluk" atfetmesinin ontolojik bir çelişki olduğunu vurgular.
ittekâ (اتَّقَىٰ)
Arapça v-k-y kökünden türeyen ve iftial babında mazi (geçmiş zaman) kalıbında olan bu fiil, etimolojik olarak "korundu, sakındı, kendisine zarar verecek şeyle arasına kalkan koydu" anlamlarına gelir. İbn Fâris, bu kökün temelinde bir şeyi tehlikeden, dışarıdan gelecek acıdan veya zarardan muhafaza etmek (vikaye) anlamının bulunduğunu belirtir; takva/ittika kavramının, kulun ilahi azap ile kendi arasına sarsılmaz bir ahlaki disiplin koyarak kendini koruması eylemini etimolojik olarak ifade ettiğini kaydeder. Râgıb el-İsfahânî, "takva" kavramının dini terminolojide nefsi günahlardan korumak ve kalbi sarsılmaz bir ilahi denetim (murakabe) bilinciyle donatmak olduğunu açıklar. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin nihai teolojik kapanışını değerlendirerek; gerçek arınmanın ve üstünlüğün (tezkiyenin) insanın kendi dalkavukça ve sözlü iddialarıyla değil, ancak fiili bir korunma (ittika) ve ilahi sınırlara riayet ile mümkün olabileceğini, kimin bu ahlaki kalkana sahip olduğunun ise kelimelerin süsüne değil insanın özüne bakan Allah tarafından bilindiğini (a'lemu bi-men ittekâ) etimolojik ve felsefi bir kesinlikle mühürlediğini ifade eder.
Yorum
Yorum