Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nebe' Sûresi, 27. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nebe' Sûresi, 27. Ayet

    اِنَّهُمْ كَانُوا لَا يَرْجُونَ حِسَاباًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnnehum kânû lâ yercûne hisâbâ(n)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Doğrusu onlar hesaba çekileceklerini beklemiyorlardı."

      Kimi âlimler bunu, hesaptan korkuları yoktu diye yorumlamışlardır. Kimi de ona gerçek anlamda beklenti içinde olma ve umma anlamı vermiştir. Yani onlar sevap umuyor değillerdi. Eğer "recâ"ya "korkma" anlamı verirsen, o takdirde "onlar inanmadıkları için bir korku duymuyorlardı" mânası verirsin. Aynı şekilde "recâ"yı ummak anlamında alırsan o takdir de de "onlar, yalanladıkları için hesaba çekilmeyi ummuyorlardı" şeklinde bir mâna vermek gerekir.​

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kânû (كَانُوا)

        İbn Fâris, k-v-n kökünün temel anlamının bir şeyin var olması, vuku bulması ve bir hal üzere sabitlenmesi olduğunu belirtir. Bu kökün, bir nesnenin veya durumun gerçeklik kazanarak varlık sahasına çıkmasını ifade ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "kâne" fiilinin burada muhatapların geçmişteki süreklilik arz eden bir halini veya bir karakter özelliğini nitelediğini açıklar. Ona göre buradaki kullanım, inkar edenlerin sadece bir anlık değil, hayat tarzı haline gelmiş köklü bir tutumlarını ifade eder. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik dünyasında bu fiilin basit bir "idi" anlamından öte, bir "ontolojik statü" belirlediğini söyler. Müşriklerin hesap gününe dair beklentisizliğinin onların varoluşsal bir gerçeği haline geldiğini bu kelime üzerinden analiz eder. Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin burada geçmiş zaman kalıbında gelmesinin, bu tutumun artık bir "vakıa" (olgu) olarak tescillendiğini ve değişmez bir geçmişe dönüştüğünü gösterdiğini ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada bir sıfat-fiil gibi işlev görerek, inkarın o toplumun iliklerine işleyen tarihsel bir karakteristiği olduğunu belirttiğini vurgular.

        Yercûne (يَرْجُونَ)

        İbn Fâris, r-c-v kökünün temel olarak iki zıt anlamı (ezdâd) barındırdığını belirtir: Birincisi "ümit etmek", ikincisi ise "korkmak"tır. Bir şeyin gerçekleşmesini bekleyen kişinin hem o şeye karşı bir arzu (reca) hem de gerçekleşmeme ihtimaline karşı bir çekince (havf) duyduğunu ifade eder. Ayetteki anlamın, muhatapların bir hesap verme beklentisi veya endişesi içinde olmadıklarını simgelediğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramını "faydalı bir sonucun ortaya çıkmasını beklemek" olarak tanımlar. Ancak ayetteki "yercûne" ifadesinin, olumsuzluk edatıyla (lâ) birleşerek, azgınların bir hesap verileceği düşüncesini hiç akıllarına getirmediklerini, ne bunun ödülünü umduklarını ne de cezasından korktuklarını anlattığını açıklar. Toshihiko Izutsu, bu kelimenin Kur'an'ın "ahiret inancı" semantiğinde psikolojik bir eşik olduğunu belirtir; "recâ"nın sadece pasif bir beklenti değil, insanın davranışlarını yönlendiren bir "gelecek tasavvuru" olduğunu, müşriklerde ise bu tasavvurun tamamen yok olduğunu ifade eder. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelime seçimindeki edebi inceliğe dikkat çekerek, inkar edenlerin hesap gününü sadece reddetmekle kalmayıp, ona dair her türlü "beklenti ve ihtimali" zihinlerinden sildiklerini, bu kelimenin onların mutlak duyarsızlığını yansıttığını savunur. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada "beklemek, ummak, sakınmak" anlamlarının tamamını kapsadığını; azgınların dünya hayatını bir "hesap verme süreci" olarak görmedikleri için sorumsuzca davrandıklarını ifade eder. Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin geniş zaman (muzâri) kalıbında gelmesinin, bu "hesap sormama" ve "vurdumduymazlık" halinin onların sürekli ve değişmez bir huyu olduğunu gösterdiğini belirtir.

        Hisâben (حِسَابًا)

        İbn Fâris, h-s-b kökünün temel anlamının "saymak", "hesaplamak" ve "bir şeyin yeterli gelmesi" olduğunu belirtir. Bir şeyi tek tek sayıp miktarını belirlemeye "hisab" denilmesinin nedeni, o şeyin sınırlarının tam olarak ortaya konulmasıdır. Râgıb el-İsfahânî, "hisâb" kavramını "amellerin miktarını ve değerini belirlemek için yapılan döküm" olarak tanımlar. Ayette bu kelimenin "nekira" (belirsiz) gelmesinin, her türlü hesabı, en küçük ayrıntısına kadar yapılacak olan o büyük muhakemeyi kapsadığını ifade eder. Arthur Jeffery, kelimenin Aramice ve Süryanice "husbânâ" (hesap/düşünce) kelimeleriyle olan tarihsel paralelliklerine değinerek, kavramın Kur'an'da "ilahi adalet ve döküm" anlamında teknik bir terim haline geldiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, "hisâb" kelimesinin Kur'an'ın ahlaki sorumluluk (responsibility) yapısının çekirdeği olduğunu ifade eder; her eylemin bir kaydının tutulduğu ve bu kaydın bir "bilanço" (hisâb) olarak insanın karşısına çıkarılacağı fikrinin bu kelimeyle kristalize olduğunu söyler. Angelika Neuwirth, surenin başındaki "büyük haber" ile bu ayetteki "hesap" arasında bir bağ kurar; haberin içeriğinin aslında bu büyük "denetim ve yüzleşme" olduğunu, azgınların ise bu denetimi tamamen reddettiklerini belirtir. Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin burada "yeterli gelme" (hasb) anlamıyla da ilişkili olabileceğini, insanın dünyadaki tercihlerinin sonucunda ahirette "hak ettiği neyse ona tam olarak kavuşması" sürecini anlattığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin burada her bir davranışın mutlaka bir sonucunun olacağı gerçeğini, ancak müşriklerin bu nedensellik bağını (amel-ceza ilişkisini) kopardıkları için hesaba inanmadıklarını vurgular.

        Yorum

        İşleniyor...
        X