فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَاسْتَغْفِرْهُۜ اِنَّهُ كَانَ تَوَّاباً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nasr Sûresi, 3. Ayet
Daralt
X
-
"Artık Rabb’inin şanını hamdü sena ile yücelt ve O’ndan mağfiret dile! Zaten O, daima kendisine dönüş yapanları kabul edendir."
Tesbih, Tahmid, Tasliye ve Tövbe
Cenâb-ı Hakk’ın “Fe sebbih bi-hamdi Rabbik” (فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ) beyanını bazı müfessirler "Rabb’inin emriyle namaz kıl!” diye yorumlamıştır. Meselenin aslı -daha önce söz konusu ettiğimiz üzere- şöyledir: Tesbih, tenzih demektir, yani bütün yaratılmışlık özelliklerinden O’nu yüce kılmak ve şanına yakışanlarla O’nu nitelemek. Sanki şöyle buyurmaktadır: Zat-ı ilâhîyyeyi övgüde bulunarak yaratılmışlık özelliklerinden beri kıl, O’nu yüce sıfatlarla nitele, Allah’ın öğrettiği güzel isimlerle isimlendir. “Fe sebbih bi-hamdi Rabbik” kavlinin mânası “Sübhânallâhi ve bi-hamdih” diye tesbih et şeklinde de olabilir.
Nitekim Hz. Peygamberin dua ve niyazlarında “Sübhânallâhi ve bi-hamdihî ve estağfirullâhe ve etûbu ileyh” (سُبْحَانَ اللهِ وَبِحَمْدِهِ وَأَسْتَغْفِرُ اللهَ وَأَتُوبُ إِلَيْهِ) şeklindeki tesbihi çokça tekrar ettiği nakledilmiştir. Bunun hikmeti şu olmalıdır ki “sübhanallah” yaygın bir tesbih türü olup Cenâb-ı Hakk’ın lâyık bulunduğu bütün övgüleri, yücelik, azamet ve aşkınlıkla nitelenmesini, bütün kusur ve âfetlerden, ayrıca yaratılmışlık özelliklerinden münezzeh oluşunu kapsar. Yüce Allah’ın bu geniş kapsamlı tesbih ve tahmîdi müminlere bildirmesinin hikmeti, onların, lâyık olduğu bütün övgülerle O’nun zatını nitelemekten aciz olduklarını bilmesidir.
Bunun gibi “el-Hamdülillâh” (اَلْحَمْدُ للهِ) (tahmîd) duası da Allah’ın insanlara lütfettiği bütün nimetlerin şükrünü içeren bir ifadedir. Bunu kullarına bildirmesinin sebebi de kendilerine birbiri ardınca ihsan ettiği nimetlerin şükrünü yerine getirmeye güçlerinin kâfi gelmeyeceğine vâkıf olmasıdır.
“Allâhümme salli alâ Muhammed ve alâ âli Muhammed” (اَللَّهُمَّ صَلِّ عَلَى مُحَمَّدٍ وَعَلَى آلِ مُحَمَّدٍ) (tasliye) duası da aynı yoruma tabidir. Bilindiği üzere Allah Teâlâ “Ey iman edenler! Peygambere salavat getirin ve tam bir samimiyetle selâm verin” buyruğuyla müminlere, Resûlullah'a salavat getirmelerini emretmiştir. Ne var ki bunun tam olarak üstesinden gelmenin gücünü kendilerine vermediğinden "Allâhümme salli alâ Muhammed” demeleri emredilmiştir, tâ ki bu işi bizzat O'nun zatı icra etsin. En doğrusunu Allah bilir.
Cenâb-ı Hakk'ın “ve'stağfirhu” kavline gelince, Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Allah Teâlâ'nın bu kelâmı, Hz. Peygamber'in eksik ve hatasının bulunduğunu gösterir, bu sebeple de af dilemesi emredilmiştir. Bu, saygısız bir ifadeden ibarettir, çünkü Resûlullah (s.a.) herhangi bir konuda umursamazlık veya görevini eksik ifa etmekle asla nitelenemez. Şu var ki Allah herkese her saniye ve her an o kadar çok nimet lütfetmiştir ki kişi ne kadar emek sarf etse ve ne kadar uzun yaşasa bunlardan birinin bile şükrünü eda etmeye güç ve takat getiremez. Bu sebeple Cenâb-ı Hak resûlüne mağfiret talep etmesini emretmiştir, mümkündür ki nimetlerinin şükrünü yerine getirmekten geri kaldığı bir husus bulunmuş olsun, ya da onun istiğfarı kendisi için değil ümmetine yönelik bulunsun.
Biri şöyle bir soru sorulabilir: Allah Teâlâ Hz. Peygamber'in geçmiş ve gelecek günahlarını affettiğini beyan ettiği halde bu sûrede istiğfarda bulunmasını emredişinin hikmeti nedir?
Bu soruya iki şekilde cevap verilebilir. Birincisi, ümmet için istiğfarda bulunmasını emretmesi mümkündür; tıpkı “Hem kendinin hem de mümin erkek ve kadınların günahı için bağışlanma talep et”⁷ meâlindeki âyette belirtildiği gibi. İkincisi de Allah Teâlâ'nın geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlamasını sürekli istiğfarda bulunması şartına bağlaması da düşünülebilir.
Zaten O, tövbeleri kabul edendir. Yani ezelden beri tövbeleri kabul eder (Tevvâb), yoksa Mütezile'nin iddia ettiği üzere sonradan edindiği bir durumdan dolayı Tevvâb olmuş değildir. [Onlar şöyle der: İnsanlar günah işleyip de tövbe ettikleri zaman işte o anda onların tövbelerini kabul eder. Ondan önce ise O Tevvâb değildi.] Tevvâb kelimesi “çokluk” (mübalağa kipi) mânası taşır, “Tövbe üstüne tövbeyi kabul eder” demektir. Yani mümin tövbe etse, ardından günah işleyip âsi olsa, tekrar tövbe etse, bunu üçüncü defa ve daha fazla tekrar etse bile Cenâb-ı Hak bütün tövbelerini kabul eder. İkincisi tevvâb demek “raccâ'” (رَجَّاعٌ), yani döndüren demektir. Günahkârları mâsiyetlerden dönüş yapmaları için geri çeviren, başka bir deyişle onları tövbe etmeye muvaffak kılan O'dur.
Âyet-i kerîmede “tevvâben” (تَوَّابًا) demiş, “gaffâran” (غَفَّارًا) dememiştir, halbuki kelâmın böylesinde “innehû kâne gaffâran” (إِنَّهُ كَانَ غَفَّارًا) denilmesi, konumun gereğiydi. Nitekim diğer bir âyette “Rabb’inizden bağışlanma dileyin, çünkü O, çok bağışlayandır” buyurmuştur. Ne var ki bize göre burada âyetin içeriği şöyle düşünülmelidir: İstiğfardan maksat “estağfirullah” demek değildir. Amaç kişinin Allaha dönüş yapması ve tövbe yoluyla Ondan bağışlanmasını istemesidir, çünkü O, tövbeleri kabul edendir. Âyette lafızda görünmeyen bir ibarenin bulunduğunu söylemek de mümkündür, bir bakıma Allah şöyle demiştir: “Allah’tan bağışlanmanı iste ve O’na tövbe et, zira o, tövbeleri kabul edendir”. Âyet-i kerîmenin bu son kısmında görüldüğü gibi talep cümlesinde istiğfar kavramının zikredilmesiyle (vestağfirhu) cevabında (innehû kâne gaffâran) tekrar edilmesinden müstağni kalınması mümkündür. Nitekim bu fikir şöyle de ifade edilebilir: Cevap cümlesinde tövbe kavramının zikredilmesiyle talep cümlesinde tekrar edilmesinden müstağni kalınmıştır. Bu tür ifade değişiklikleri söz söyleme sanatında olagelen şeylerdir.
Din -ister hak ister bâtıl olsun- “insanın benimsediği inanç ve davranışlar bütünü” demektir. Bu esasa bağlı olarak Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem kendi benimsediği dini kendisine, kâfirlerin benimsediğini de kâfirlere nispet etmiş ve “Sizin dininiz size, benim dinim de bana” demiştir. Dinin “Allah’ın dinine gruplar halinde girerler” meâlindeki âyette olduğu gibi, Allah’a izâfe edilmesi halinde ise insanlara emredip çağırdığı din bahis konusu olur. Bu sebeple de Nasr sûresindeki dinin nispeti Allah’a yönelik olmuştur. En doğrusunu Allah bilir.
Yorum
-
Sebbih (سَبِّحْ)
İbn Fâris, "s-b-h" kökünün temelinde suda yüzmek veya havada hızla akıp gitmek anlamlarının yattığını, dini terminolojide ise bu hız ve akıcılık fikrinin Yaratıcı'yı her türlü eksiklikten ve noksanlıktan hızla tenzih etme, uzak tutma eylemine evrildiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin fiziksel dünyadaki hızlı hareket etme manasından yola çıkarak, bunu insanın Allah'a ibadet ve itaat yolunda şevkle, hızla ve hiçbir engele takılmadan ilerlemesi, aynı zamanda O'nun şanını yüceltmesi olarak detaylandırır.
Hamd (حَمْدِ)
İbn Fâris, "h-m-d" kökünün birini sahip olduğu güzel niteliklerden dolayı övmek ve yüceltmek anlamına geldiğini ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, bu kavramın yalnızca bir övgü (medh) veya sadece bir teşekkür (şükür) olmadığını; kişinin kendi iradesiyle yaptığı iyiliklerden ve sahip olduğu kemal sıfatlarından dolayı Allah'ı bilinçli bir tazimle övmesi olduğunu belirterek kavramın sınırlarını çizer. Toshihiko Izutsu, kelimeyi cahiliye dönemindeki kabilevi övünme ve dünyevi takdir bağlamından ayırarak, Kur'an'ın anlamsal evreninde kulun Yaratıcı'nın mutlak lütfu ve rububiyeti karşısında hissettiği ontolojik minnettarlığın en üst düzey ifadesi olarak analiz eder.
Rabb (رَبِّ)
İbn Fâris, "r-b-b" kökünün bir şeyi ıslah etmek, ona sahip olmak, korumak ve besleyip büyütmek gibi geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu söyler. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin özünde bir şeyi ilk halinden alıp yavaş yavaş, aşama aşama en mükemmel ve olgun haline ulaşıncaya kadar terbiye etmek ve geliştirmek anlamı taşıdığını; bu bağlamda mutlak ve tek gerçek terbiyedicinin Allah olduğunu vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenlerine inerek, Süryanice ve Aramicede ulu kişi, efendi veya öğretmen manalarında kullanılan "rabba" kelimesiyle akrabalığına dikkat çeker ve Kur'an'ın bu bölgesel terimi alıp Mutlak Yaratıcı ve Kainatın Efendisi anlamında yeniden formüle ettiğini belirtir. Toshihiko Izutsu, kelimenin İslam öncesi dönemde sadece bir mülkün veya kölenin sahibi manasında kullanıldığını, Kur'an nüzuluyla birlikte ise insanın tüm varoluşunu borçlu olduğu, hayatının her anına müdahil olan ve onu şefkatle yönlendiren Yüce Otorite manasına bürünerek muazzam bir anlamsal devrim geçirdiğini ifade eder.
İstağfir (اسْتَغْفِرْ)
İbn Fâris, bu emrin türediği "ğ-f-r" kökünün temel olarak bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek, kılıfla muhafaza etmek manalarına geldiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin bu fiziksel örtme eyleminden yola çıkarak, kulun işlediği hata ve günahların kirinden korunmayı, ilahi azap ve kınamadan ilahi lütfun kalkanı altına girerek muhafaza edilmeyi talep etmesi anlamına geldiğini açıklar.
Tevvâb (تَوَّابًا)
İbn Fâris, "t-v-b" kökünün asıl manasının geri dönmek ve rücu etmek olduğunu ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, kelimenin Allah'a nispet edildiğinde, kulun pişmanlıkla dönüşüne (tövbesine) karşılık olarak ilahi lütfun ve affın kula geri dönmesi anlamına geldiğini; yapısındaki mübalağa (abartı) formunun ise bu geri dönüşün, bağışlamanın ve şefkatle yönelişin kesintisiz, sınırsız ve son derece yoğun olduğunu gösterdiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetin tarihsel ve psikolojik bağlamındaki yerine dikkat çekerek, kazanılan büyük zaferin ve kitlelerin İslam'a girişinin insani bir gurura yol açmaması gerektiğini, peygamber dahil herkesin acziyet içinde sığınacağı yegane makamın, kullarına sonsuz bir merhametle yönelen ve hataları sürekli bağışlayan bu mutlak merci olduğunu vurgular.
Yorum
Yorum