Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nahl Sûresi, 122. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nahl Sûresi, 122. Ayet

    وَاٰتَيْنَاهُ فِي الدُّنْيَا حَسَنَةًۜ وَاِنَّهُ فِي الْاٰخِرَةِ لَمِنَ الصَّالِح۪ينَۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veâteynâhu fî-ddunyâ hasene(ten)(s) ve-innehu fî-l-âḣirati lemine-ssâlihîn(e)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Biz İbrahim’e bu dünyada iyilik verdik; kuşkusuz o, âhirette de sâlihlerden olacaktır."

      Biz İbrahim’e bu dünyada iyilik verdik. Bazıları: Güzel övgü verdik demiştir. Bazıları dünyada iyilik verdik, çünkü bütün din mensuplar Allah’ı veli ediniyorlar ve ondan razı oluyorlar. Bu dünyada iyilik verdik meâlindeki beyanın, Allah ona ne verdi ise mutlaka hasene olarak verdi anlamına gelmesi muhtemeldir. Nitekim bu husus ey Rabbimiz dünyada bize iyilik ver meâlindeki İlâhî beyanda belirtildiği gibi, dünyada bize her ne verdiysen onların hepsini iyilik olarak ver demektir. Çünkü iyilik anlamındaki “hasene” sözü tek bir iyiliğin adıdır. Yahut yüce Allah’ın bize dünyada iyilik ver meâlindeki beyanın, ruhun bedenden alınması anında iyilik ver, yani ruhun bedenden alınmasının güzellikle olması mânasına gelmesi muhtemeldir.

      Âhirette de sâlihlerden olacaktır. Yani dünyada Allah’ın kula verdikleri âhirette verdiklerinden eksiltilmeyecektir. Bazılar da bize dünyada iyilik ver meâlindeki beyan hakkında nübüvvet ve risâlet, yani peygamberlik ver demişlerdir. Yahut şöyle de denilebilir: Allah kuluna vereceğini bildirdiği iyilik ve güzelliği açıklamadı, fakat “Allahım! İbrahim’e rahmet ettiğin gibi Muhammed’e de rahmet et.” duasında olduğu gibi, peygamberliği ona tahsis etti. İbrahim’de bir özellik ve lütuf vermiştir ki Allah onu başkasına değil sadece ona tahsis etti, birincisi de böyledir. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 3938

        #4
        Ve âteynâhü (وَءَاتَيْنَٰهُ)

        Kök: v + e-t-y + n-a + h-v

        "Ve" bağlacı, "vermek, ihsan etmek, ulaştırmak, getirmek" anlamlarındaki "e-t-y" kökünden if'al babında (îtâ) türeyen birinci çoğul (Biz) mazi (geçmiş zaman) fiil ve "ona" (hü) zamirinin birleşimidir. "Ve Biz ona verdik, ona bizzat ihsan ettik" anlamına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "e-t-y" kökünün asıl anlamının "bir şeyin, kastedilen hedefe hiçbir engele takılmadan, kolaylıkla ve doğal bir akışla varması, gelmesi" olduğunu açıklar. İf'al babındaki "îtâ" (vermek) eylemi, sıradan bir takas veya ödeme değil; verenin (Allah'ın), lütfunu o kişiye (İbrahim'e) hiçbir aracı koymadan, doğrudan ve engelsiz bir şekilde "bizzat ulaştırması" manasına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında Hz. İbrahim'e yönelik bu "âteynâ" (Biz verdik) fiilindeki ilahi cömertliği tahlil eder. Râgıb'a göre, dünyada insanın kendi çabasıyla elde ettiği şeyler (iktidar/mal) vardır, bir de Allah'ın doğrudan kendi fazlından (kudretinden) bir hediye/ikram olarak "verdiği" (îtâ) lütuflar vardır. İbrahim ateşe atıldığında veya vatanını terk ettiğinde elinde hiçbir şey kalmamıştı; ancak Allah o çaresizliğin içinden ona yepyeni ve sarsılmaz bir tevhidi mülk (peygamberlik ve manevi liderlik) "ihsan etmiştir".

        Fî'd-dünyâ (فِى ٱلدُّنْيَا)

        Kök: f-y + d-n-v

        "-De/-da, içinde" anlamlarındaki "fî" harf-i cerri ile "daha yakın, en yakın, daha aşağı, ilk akla gelen" anlamlarındaki "ednâ" ism-i tafdilinin dişil (müennes) formu olan ismin birleşimidir. "Şu en yakın ve aşağı yurtta, dünya hayatının içinde" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "d-n-v" kökünün "bu'd'un (uzaklığın ve yüksekliğin) tam zıddı olarak; bir şeyin mesafe, zaman veya mertebe bakımından son derece kısıtlı, en aşağıda ve hemen elin uzanabileceği kadar yakın bir konumda bulunması" manasına geldiğini yineler.

        Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ekseninde Hz. İbrahim ile "dünya" kelimesi arasındaki o felsefi zıtlığı tahlil eder. Cündioğlu'na göre dünya (d-n-v), ontolojik olarak insanın asıl yurdu değil, "en aşağı ve fani" olan düşüş mekanıdır. İbrahim bütün o putları kırarak ve ateşe yürüyerek "dünyayı" (o geçici menfaatleri) elinin tersiyle itmiş bir peygamberdir. Allah, dünyayı reddeden ve sadece ebediyeti (ahireti/tevhidi) isteyen o Halil'ine (dostuna); bizzat reddettiği o "aşağı yurdun (dünyanın) içinde bile" eşsiz bir lütuf vererek, dünyayı onun ayağına serer. Dünyayı terk eden, dünyaya varis kılınmıştır.

        Haseneten (حَسَنَةً)

        Kök: h-s-n

        Sözlükte "güzellik, iyilik, estetik ve ahlaki kusursuzluk, hoşluk, lütuf" anlamlarındaki kökten türeyen isim/masdardır. Âteynâhü fiilinin ikinci mef'ulüdür (nesnesidir) ve mansub okunur. "(Dünyada ona) mutlak bir iyilik/güzellik (verdik)" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "kubh'un (çirkinliğin, iticiliğin, kötülüğün) tam zıddı olarak; göze, kulağa, akla ve fıtrata hoş gelen, insanı sevindiren ve ahlaki bir pürüz barındırmayan her türlü estetik ve manevi bütünlük" manasına geldiğini açıklar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sahasında "hasene" kavramının Cahiliye toplumundaki dönüşümünü tahlil eder. Izutsu'ya göre müşrikler için "hasene" (güzellik), sadece fiziksel bir güç, kabile asabiyeti veya dünyevi zenginlikti. Kur'an, Hz. İbrahim'e verilen "hasene" ile bu kavramı maddiyattan çıkarıp teolojik bir zirveye oturtur. Hasene; mal/mülk değil, mutlak bir ahlaki bütünlük, Allah'ın dostluğu (halîlullah makamı) ve sarsılmaz bir vicdani huzurdur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi sosyolojisi ve vahyin tarihsel referansları bağlamında İbrahim'e dünyada verilen bu "hasenenin" (iyiliğin/güzelliğin) somut karşılığını inceler. Öztürk'e göre İbrahim'in dünyadaki en büyük "hasenesi", sadece peygamber olması değildir; kendisinden sonra gelecek olan bütün büyük dinlerin (Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam) mensupları tarafından kıyamete kadar "ortak ata" olarak kabul edilmesi, sevilmesi ve her dilde saygıyla (lisan-ı sıdk ile) anılmasıdır. Müşrikler bile Kâbe'yi korudukları için onun adıyla (hasenesiyle) övünüyorlardı. Allah, İbrahim'in o dik duruşunu (hanifliğini), tarihin en büyük ve en kalıcı "saygınlığına" (haseneten) dönüştürmüştür.

        Ve innehû (وَإِنَّهُۥ)

        Kök: v + i-n-n + h-v

        "Ve" bağlacı, cümleye mutlak kesinlik ve şüphe götürmezlik katan tekid edatı "inne" ve "o" (hû) zamirinin birleşimidir. "Ve şüphesiz ki o, muhakkak ki o (İbrahim)" anlamına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "inne" (muhakkak ki) edatının dünyadaki ödül ile ahiretteki makam arasında sarsılmaz bir gramatikal ve teolojik köprü kurduğunu belirtir. Dünyada verilen o "hasene" (güzellik) geçici bir ödül veya illüzyon değildir; o ödülün asıl sarsılmaz, kalıcı ve kesin (inne) yüzü şimdi ahiret sahnesinde tescillenecektir.

        Fî'l-âhırati (فِى ٱلْءَاخِرَةِ)

        Kök: f-y + e-h-r

        "-De/-da, içinde" anlamlarındaki "fî" zarfı/harf-i cerri ile "son, sonraki, geride olan, nihai durak, öteki âlem" anlamlarına gelen "âhir" kelimesinin dişil (müennes) formunun birleşimidir. "Ahirette, o sonsuz öteki âlemde, işin mutlak sonunda" anlamına gelir.

        İbn Fâris, "e-h-r" kökünün "evvel'in (ilkin ve başlangıcın) tam zıddı olarak; geriye bırakılan, en sona saklanan ve varılacak olan o sarsılmaz ve ebedi son nokta" manasına geldiğini açıklar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ilminde "dünya" (fî'd-dünyâ) ve "ahiret" (fî'l-âhırati) arasındaki ontolojik diyalektiği İbrahim profili üzerinden tahlil eder. Ansiklopediye göre, genellikle dünyada zenginlik (metâ) elde edenlerin ahirette hüsrana (azaba) uğrayacağı Kur'an'da sıkça vurgulanır (önceki ayetlerdeki nankör şehir gibi). Ancak Hz. İbrahim, dünya lütuflarını kibre dönüştürmeyen (şâkiran), onları Allah yolunda kullanan (kânit/hanif) kusursuz bir örnektir. Bu yüzden Allah, onun o mutlak teslimiyetini hem dünyada hem de "ahirette" aynı yüksek standartta ödüllendirerek tevhidi dengeyi kurar. İbrahim, iki yurdun da kazananıdır.

        Le mine's-sâlihîn (لَمِنَ ٱلصَّٰلِحِينَ)

        Kök: l + m-n + s-l-h

        Pekiştirme ve yemin bildiren "lâm" (le) edatı, "-den/-dan, o topluluğun içinden" anlamındaki "min" harf-i cerri ve "düzelenler, iyi ve faydalı olanlar, çürümekten/bozulmaktan kurtulanlar, barış/düzen kuranlar" anlamlarındaki "s-l-h" kökünden türeyen ism-i fâilin çoğulunun birleşimidir. Cümlenin asıl haberidir (yargısıdır). "Elbette (ve hiç şüphesiz) o salihlerin/iyilerin içindedir, o erdemlilerdendir" anlamına gelir ve ayeti o mutlak varoluşsal mühürle noktalar.

        İbn Fâris, "s-l-h" kökünün "fesadın (çürümenin, kokuşmanın, bozulmanın ve yıkımın) tam zıddı olarak; bir şeyin aslına uygun, sapasağlam, sağlıklı, dürüst ve ontolojik olarak işe yarar (pürüzsüz) bir kıvamda kalması" manasına geldiğini açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, "salih" kavramının ahiret makamındaki felsefi değerini tahlil eder. Râgıb'a göre salih olmak, sadece dünyada kimseye zararı dokunmamak değildir. Salih olmak (s-l-h); insanın kendi nefsindeki, düşüncelerindeki ve inancındaki bütün çürükleri (fesadı/şirki) temizleyip, ruhunu ilahi hakikatle "tamir etmiş, bütünleştirmiş ve ebediyete çürümeden/bozulmadan taşınacak o pürüzsüz (sağlam) fıtrata" kavuşmuş olmasıdır. İbrahim'in ahirette salihlerden olması, onun ruhunun mutlak bir arınmışlıkla ebediyete demir atmasıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi ekseninde ayetin bu kapanış sıfatındaki (sâlihîn) teolojik adaleti tahlil eder. Kılıç'a göre, İbrahim dünyada putları kırarak, Babil'in o kokuşmuş putperest (fasit) düzenine isyan etmiş ve yeryüzünü tevhid ile "ıslah etmişti" (düzeltmişti). Allah, dünyada fesada karşı savaşan ve fıtratı tamir eden (ıslah) bu elçisini; ahiret yurdunda, o sonsuzluk mahkemesinde "salihlerin" (bütün peygamberlerin ve çürümeyen erdemlilerin) o muazzam ve aydınlık zümresine (le mine's-sâlihîn) dahil ederek, onun dünyadaki o muazzam mücadelesine mutlak, ebedi ve sarsılmaz bir varoluşsal taç giydirmiştir. Dünyadaki hasene, ahiretteki salihliğin aynasıdır.

        Yorum

        İşleniyor...
        X