وَيَجْعَلُونَ لِلّٰهِ مَا يَكْرَهُونَ وَتَصِفُ اَلْسِنَتُهُمُ الْكَذِبَ اَنَّ لَهُمُ الْحُسْنٰىۜ لَا جَرَمَ اَنَّ لَهُمُ النَّارَ وَاَنَّهُمْ مُفْرَطُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 62. Ayet
Daralt
X
-
"Hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nispet ediyorlar. Öte yandan en güzel sonucun kendileri için olacağı yolunda dillerinden yalan dökülüyor. Kaçınılmaz olarak onlara ancak ateş vardır ve onlar oraya sürüleceklerdir!"
Hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nispet ediyorlar. Kızları olmasını istememek gibi, bazı şeylerin kendilerine ait olmasını müşrikler hoş karşılamıyorlar; kızlar Allah’a aittir diyorlar ve kızları kendilerine nispet etmeyi çirkin görüyorlar; kullarından bazılarını ise Allah’a ortak koşuyorlardı. Oysa onlar köleler ve cariye gibi insanların kendilerine denk olmasından hoşlanmıyorlardı. Tıpkı şu iâhî beyanda belirtildiği gibi: “Allah size kendinizden bir örnek veriyor”. Aziz ve Celîl olan Allah müşriklerin sefihliklerinden ve boş söz söylemelerinden haber veriyor, Allah’a hakkında söyledikleri çocuk isnat etmek ve ortak nispet etmek gibi büyük günah olan sözlerden dolayı onların kökünü kazıyıp helâk etmemek suretiyle onlara karşı sabır, yumuşaklık ve teenni ile muamele ettiğini bildiriyor. Bilmeliyiz ki, Allah onlardan gafil bulunduğu için yahut sehven onları ihmal etmiş değildir, belki hilminden dolayı kendilerine mühlet vermiştir. Allah’ın zatı hakkında halk da böylece sabırlı ve halim davransın ve cezalandırmada acele etmesin. Çünkü eğer Allah onları yok etmek istese, o sözleri söyledikleri saatte onları helâk eder ve yaşamak için kendilerine mühlet vermezdi. Fakat O, bunu bir güne erteledi. Yüce Allah’ın şu beyanında bu anlam mevcuttur: “Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!”
“Ve yecalûne” (وَيَجْعَلُونَ) sözünün yani kendileri için hoş karşılamadıkları hususları Allah’ın velilerine nispet ediyorlar. Çünkü onlar şöyle diyorlardı: En güzel karşılık âhirette onlar içindir, o da cennettir Onlara göre müminler için de “Ama, dönüp Rabbime varacak olsam bile, O’nun huzurunda benim için güzel şeyler bulunduğundan eminim” meâlindeki âyete göre ateş vardır.
Dillerinden yalan dökülüyor. Ebû Bekir el-Esam, onların şöyle dediklerini anlatmıştır: Biz Allah’ın dini üzerindeyiz, biz gerçek yoldayız. En güzel karşılık bizimdir diyorlar, bununla da güzel işler yaptıklarını ve benimsedikleri dini kastediyorlar. Bazıları şöyle demiştir: Onlar için en güzel karşılık vardır. Bundan erkek çocuklarını kastediyorlar. Çünkü onlar kızları Allah’a nispet ediyorlar, erkekleri de kendilerine nispet ediyorlardı. Onların zikrettikleri en güzel sonuç işte budur. Bazıları da şöyle demiştir: Onlar için en güzel karşılık vardır. Yani cennet vardır. Nitekim tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Andolsun ki, eğer Rabbime döndürülsem.. Sonra Allah sözlerinde yalancı olduklarını açıkladı ve şöyle buyurdu:
Kaçınılmaz olarak onlara ancak ateş vardır. Onlar için sandıklan gibi en güzel akıbet yoktur, fakat onlar için ateş vardır. Biz daha önce “lâ cerame” (لَا جَرَمَ) kelimesini açıklamıştık. Kâfirler birkaç fırka idi. Bir kısmı, dünya nimetlerinde ortak oldukları gibi, âhiret nimetlerinde de müminlere ortak olmayı iddia edenlerdi. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Yoksa kötülüğe gömülüp kalanlara, hayatlarını ve ölümlerini, eşit olarak iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlarmki gibi mi yapacağımızı zannediyorlar?” Onların bir kısmı, dünyada olduğu gibi, âhiretin de kendilerine ait olduğunu iddia etmektedir. Dolayısıyla, hoşlanmadıkları şeyleri Allah’a nispet edenlerin en güzel akıbetin kendilerine ait olduğunu iddia edenler olması caizdir, o akıbet de kendilerine ait olduğunu ileri sürdükleri cennettir.
Onlar oraya sürüleceklerdir. “Mufratûn” (مُفْرَطُونَ) kelimesi “feraf’tan (فرط) alınmadır. O da geçmek veya öne geçmektir. Sanki âyet onların reisleri hakkındadır. Allah, cehenneme giderken onların, arkadaşlarını geçeceklerini haber vermiştir. O “Öncekiler de sonrakilere derler ki:” Önde olanlar uyulanlardır, arkadakiler de reislere uyanlardır. Bazıları “mufratûn'a (مُفْرَطُونَ) şu anlamı vermiştir: Tâbilerinin önünde cehenneme acele sokulacaklardır. Bazıları da “mufratûn” (مُفْرَطُونَ) kelimesi hakkında şunu söylemişlerdir; Cehennem ateşine terkedilmiş, unutulmuşlardır. Bazıları da “mufratûn” (مُفْرَطُونَ) hakkında şöyle demiştir: Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmışlardır. Fakat bu iki görüş âyetin tevili değildir. Çünkü cehennem ateşinde olan herkes unutulmuş, terkedilmiş, Allah’ın rahmetinden zaten uzaklaştırılmıştır. Bazıları da onlar cehennem ateşine sokulacaklardır demiştir. Bunun da sebebi belirttiğimiz husustur.
Yorum
-
Ve yec'alûne (وَيَجْعَلُونَ)
Kök: c-a-l
"Ve" bağlacı ile "kılmak, yapmak, isnat etmek, tayin etmek, bir pay ayırmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin birleşimidir. "Ve kılıyorlar, isnat ediyorlar, atfediyorlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "c-a-l" kökünün "yoktan var etmekten (halk) ziyade, var olan bir şeye hukuki, pratik veya zihni olarak yeni bir statü ve durum tayin etmek" manasının bulunduğunu açıklar.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında buradaki "ce'l" eyleminin fiziksel bir üretim değil, tamamen zihinsel ve kurgusal bir "isnat" (atfetme) eylemi olduğunu belirtir. Müşrikler, kendi muhayyilelerinde ürettikleri asılsız bir teolojiyi eyleme dökerek, kendi hoşlanmadıkları şeyleri (kız çocuklarını) Allah'a "isnat etme" cüretini göstermektedirler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Mekke dönemi müşriklerinin sosyolojik ve teolojik pratiklerini bu fiil üzerinden tahlil eder. Öztürk'e göre "yec'alûne" (kılıyorlar/isnat ediyorlar) eylemi, Kureyş toplumunun melekleri Allah'ın kızları olarak kabul etme şeklindeki o pagan inancının eylemsel boyutudur. Kendilerine yakıştıramadıkları bir varlık kategorisini, sözde yücelttikleri Tanrı'ya atfetmeleri, şirkin kendi içindeki o devasa mantıksal çöküşünü resmeder.
Lillâhi (لِلَّهِ)
Kök: l + e-l-h
"İçin, -e/-a, ait" anlamlarına gelen tahsis/mülkiyet edatı "lâm" (li) ile Yaratıcının özel isminin (Allah) birleşimidir. "Allah'a, Allah için" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında (nahiv) buradaki "lâm" edatının tahsis bildirdiğini belirtir. Suyuti'ye göre müşrikler, yeryüzündeki en değersiz buldukları şeyi, mutlak kemal ve tenzih makamı olan "Allah'a" tahsis etme küstahlığını göstererek uluhiyet inancını (tevhid) temelden tahrip etmektedirler.
Mâ (مَا)
Kök: m-a
"O şeyi ki, her ne ki" anlamlarına gelen ism-i mevsuldür (ilgi zamiri). Müşriklerin Allah'a isnat ettikleri o kategorinin (kız çocuklarının veya hoşlanmadıkları diğer şeylerin) tamamını kapsayan gramatikal bir çatı edattır.
Yekrahûne (يَكْرَهُونَ)
Kök: k-r-h
Sözlükte "hoşlanmamak, tiksinmek, kerih görmek, nefret etmek, istemeyerek/zorla yapmak" anlamlarındaki kökten türeyen çoğul muzari fiildir. "Nefret ettikleri, hoşlanmadıkları (şeyleri)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-r-h" kökünün temelinde "insan nefsinin, aklının veya fıtratının bir şeyi şiddetle reddetmesi, ona karşı zorluk ve iticilik hissetmesi" manasının bulunduğunu açıklar. Sevginin ve rızanın tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "kerahet" kavramını, insanın tabiatına aykırı gelen veya ona utanç/zorluk veren şeyden yüz çevirmesi olarak tanımlar. Müşrikler, toplum içinde zayıflık ve utanç (sû') vesilesi saydıkları kız çocuklarından tabiatları gereği "nefret ediyor" (yekrahûne) ve onları diri diri toprağa gömüyorlardı.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik sözlüğünde bu fiilin (yekrahûne) bedevi psikolojisindeki yerine dikkat çeker. Izutsu'ya göre bedevi toplumunda güç, savaşmak ve ganimet elde etmek her şeydi; kız çocukları ise savaşamayan "ekonomik bir yük" olarak görüldüğü için onlardan şiddetle "nefret ediliyordu". Ayetin vurduğu asıl teolojik darbe buradadır: Cahiliye insanı, kendisi için bir leke ve "nefret objesi" (yekrahûne) olarak gördüğü zayıf cinsi, mutlak güç sahibi olan Allah'a yakıştırmaktadır. Kendi çöplüğe attığını, Tanrı'nın tahtına isnat eden bu zihniyet, narsisizmin ve ikiyüzlülüğün ontolojik zirvesidir.
Ve tasıfu (وَتَصِفُ)
Kök: v + v-s-f
"Ve" bağlacı ile "nitelendirmek, vasfetmek, özelliklerini anlatmak, tasvir etmek, uydurup söylemek" anlamlarındaki kökten türeyen müennes (dişil) muzari fiildir. "Ve vasfeder, ve uydurur/söyler" anlamına gelir.
İbn Fâris, "v-s-f" kökünün "bir şeyi özellikleriyle süsleyerek anlatmak, bir nesneye kelimelerle bir nitelik giydirmek" manasına geldiğini belirtir. Ancak ayetteki kullanımı, gerçekliği olmayan sahte bir elbiseyi kelimelerle (vasıfla) hakikatmiş gibi sunmaktır.
Dücane Cündioğlu, varlık ve dil felsefesi ekseninde "vasfetme" eylemini tahlil eder. Cündioğlu'na göre müşrikler, hakikatte (ontolojik olarak) hiçbir varoluşsal temeli olmayan bir yalanı, sırf dillerinin ucundaki "vasıflandırmalarla" (kelime oyunlarıyla) gerçekmiş gibi inşa etmeye çalışırlar. Şirk, çoğu zaman hakikate dayanmayan, sadece kelimelerden (vasıftan) ibaret sahte bir dil oyunudur.
Elsinetühümü (أَلْسِنَتُهُمُ)
Kök: l-s-n + h-m
Sözlükte "dil, konuşma organı, lisan, dil yetisi" anlamlarına gelen "lisân" kelimesinin çoğulu (elsine) ile "onların" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. Tasıfu fiilinin failidir (öznesidir). "Onların dilleri (vasfeder/uydurur)" anlamına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "lisan" kelimesinin insanın içindeki inancı veya aklı yansıtması gerektiğini; ancak müşriklerde bu organın akıldan ve kalpten koparak, kendi başına mekanik bir şekilde yalan üreten bir alete dönüştüğünü belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'ın edebi estetiğinde (nazmında) buradaki "Mecaz-ı Mürsel" (Ad Aktarması) sanatına dikkat çeker. Bintü'ş-Şâtı'ya göre Kur'an, "Onlar yalan uyduruyor" demek yerine; eylemi doğrudan doğruya "Onların dilleri yalan uyduruyor" (tasıfu elsinetühüm) şeklinde kullanır. Bunun edebi sebebi şudur: Müşriklerin söyledikleri bu söz (meleklerin Allah'ın kızları olduğu veya kendilerinin cennete gideceği yalanı) o kadar temelsiz, o kadar akıl dışıdır ki; bu inanç onların kalplerine veya akıllarına inmemiştir bile. O yalan, sadece "dillerinin ucunda" pelesenk olmuş yüzeysel, köksüz ve felsefi derinliği olmayan mekanik bir sestir.
El-Kezibe (ٱلْكَذِبَ)
Kök: k-z-b
Sözlükte "yalan, gerçeğe aykırı söz, asılsız iddia, hakikatin zıddı" anlamlarına gelen isim/masdardır. Tasıfu fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak mansub okunur. "Yalanı (dilleri vasfeder)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "k-z-b" kökünün "doğrunun (sıdk) ve hakikatin mutlak olarak zıddı, bir şeyin aslına uygun olmaması ve gerçeğin saptırılması" manasına geldiğini açıklar.
Gabriel Said Reynolds, Geç Antik Çağ bağlamında Kur'an'ın polemik dilini incelerken "kizb" (yalan) kavramının teolojik işlevini tahlil eder. Reynolds'a göre buradaki yalan, sıradan bir günlük yalan değil; müşriklerin kendilerini Tanrı'nın sevgili kulları sanmaları, melekleri aracı (şefaatçi) kılmaları ve kendilerini kurtulmuş bir seçkinler sınıfı olarak görmeleri şeklindeki o devasa "kurtuluş (soteryolojik) yalanıdır". Onlar, kendi elleriyle putlar yapıp, dilleriyle de bu sahte dinin (yalanın) teolojisini yazmaktadırlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak felsefesinde "yalan" (kizb) kavramının, hakkın (ontolojik gerçeğin) üzerini örtmek olduğunu belirtir. Müşrik, evrenin gerçeğiyle (Tevhid) yüzleşmek yerine, kendi dilinin ürettiği tatlı bir "yalana" (Kezib) sığınarak o illüzyonun içinde yaşamayı tercih eden kibirli bir aklı temsil eder.
Enne (أَنَّ)
Kök: e-n-n (edat)
Kendisinden sonraki cümleyi masdar (isim) formuna sokan ve cümleye kesinlik katan tekid edatıdır. "Şüphesiz ki, muhakkak ki, ...olduğunu" anlamlarına gelir. Yalanın içeriğini açıklamaya başlar.
Lehümü (لَهُمُ)
Kök: l + h-m
"İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" (le) edatı ile "onlar" anlamındaki "hüm" zamirinin birleşimidir. "Kendileri içindir, kendilerine aittir" anlamına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, "lehüm" ibaresinin cümlenin başında (öne alınarak/takdim) kullanılmasının, müşriklerin o hastalıklı narsisizmini (bencilliğini) ifşa ettiğini belirtir. Onlar en kötü şeyleri (kızları) Allah'a isnat ederken; "En güzel şeyler sadece ve sadece bizim içindir / bize aittir" diyerek kendilerini evrenin merkezine (tekelci bir kibre) oturtmaktadırlar.
El-Husnâ (ٱلْحُسْنَىٰ)
Kök: h-s-n
Sözlükte "en güzel olan, en iyi sonuç, güzellik, iyilik, cennet, mükâfat" anlamlarına gelen ism-i tafdilin (üstünlük derecesi) müennes (dişil) formudur. "En güzel olan, en iyi akıbet (bizimdir)" anlamına gelir.
İbn Fâris, "h-s-n" kökünün "göze, akla ve kalbe hoş gelen, çirkinliğin (sû') tam zıddı olan mükemmellik ve güzellik" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "husnâ" kelimesinin insanın dünyevi arzularını da, uhrevi kurtuluşunu (cenneti) de içine alan en tepe nokta olduğunu söyler. Müşrikler, yeryüzünde türlü haksızlıklar yapsalar da, şirke batsalar da "Bizim ahiretimiz de (eğer varsa) dünyamız gibi 'en güzel' (husnâ) olacaktır" şeklindeki ahmakça bir kuruntuya kapılmışlardır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın varoluşsal psikolojisi bağlamında bu kavramın müşrik kibrini nasıl deşifre ettiğine dikkat çeker. Kılıç'a göre, hakikati reddeden elitist akıl (Mekke aristokrasisi); dünyadaki zenginliğinin ve gücünün Allah'ın onlara olan özel sevgisinin bir kanıtı olduğuna inanıyordu. "Kötülük yapsak bile, en iyi sonuç (husnâ) yine bize aittir" şeklindeki bu hezeyan, sorumluluk (hesap) duygusunu tamamen iptal eden, narsisizmin sınır tanımayan en karanlık ve kendini kandıran yüzüdür.
Lâ cerame (لَا جَرَمَ)
Kök: l-a + c-r-m
Olumsuzluk edatı (lâ) ile "kesmek, koparmak, suç işlemek" anlamlarındaki "c-r-m" kökünden türeyen mazi fiilin birleşimiyle oluşan, ancak Kur'an belagatında kalıplaşmış bir yemin/kesinlik deyimidir. "Şüphesiz, inkar edilemez ki, hiç kaçarı yok, elbette" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, "c-r-m" kökünün asıl anlamının "bir şeyi ağaçtan veya dalından kesin bir şekilde koparıp kesmek" olduğunu açıklar. "Lâ cerame" tabiri, "bu konuda hiçbir itiraza, şüpheye veya tartışmaya mahal (kesintiye) yer yoktur, bu hakikat koparılamaz" demektir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksında bu ifadenin gramatikal işlevini tahlil eder. Suyuti'ye göre "lâ cerame", müşriklerin kendi dilleriyle uydurdukları o "En iyi sonuç bizimdir" (husnâ) yalanını anında iptal eden, onların o pembe hülyalarını giyotin gibi kesip atan ve cümlenin devamındaki mutlak ilahi yargıyı (cehennemi) tartışmasız (Hakkan/Şüphesiz) bir kesinlikle sabitleyen muazzam bir belagat (yemin) aracıdır.
Angelika Neuwirth, Mekke metinlerindeki polemik kurguda bu ifadenin eskatolojik (ahiret ve yargı) bir "kesinlik markeri" olduğuna dikkat çeker. Neuwirth'e göre müşriklerin temelsiz sözlerine karşı Kur'an, "lâ cerame" diyerek ilahi mahkemenin o şaşmaz ve tavizsiz kararını okuyucunun/dinleyicinin yüzüne mutlak bir ağırlıkla çarpar. İtiraz kapıları tamamen kapatılmıştır.
Enne (أَنَّ)
Kök: e-n-n (edat)
"Şüphesiz ki, muhakkak ki" anlamlarına gelen tekid (pekiştirme) edatıdır. "Lâ cerame" deyiminin ardından gelerek ilahi hükmü açıklamaya başlar.
Lehümün (لَهُمُ)
Kök: l + h-m
"İçin, -e/-a ait" anlamlarındaki "lâm" edatı ve "onlar" zamiridir. "Muhakkak ki onlar içindir, onlara aittir" anlamına gelir. Onların "En güzeli bizimdir" yalanına, aynı gramatikal kalıpla (lehüm) ayna tutularak cevap verilir.
En-Nâra (ٱلنَّارَ)
Kök: n-v-r
Sözlükte "ateş, cehennem ateşi, aydınlatan ve yakan nesne" anlamlarına gelen isimdir. "Enne" edatının ismi olarak mansub (üstün) okunur. "Şüphesiz ateş (cehennem) onlarındır" anlamına gelir.
İbn Fâris, "n-v-r" kökünün "ışık yayan, karanlığı yırtan aydınlık (nur) ve aynı zamanda ısıtıp yakan alev (nar)" manasına geldiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ahiret ahvali ve cehennem bahsinde bu eşleşmenin önemini vurgular. Müşrikler kendi uydurdukları dinde lüksü ve cenneti (husnâ) kendilerine tahsis ederken; Mutlak Hakem olan Allah, adaletin terazisini kurar ve onların kendi elleriyle işledikleri cinayetlerin, iftiraların ve kibrin ontolojik karşılığı (cezası) olarak onlara "Ateşi" (en-nâra) tahsis eder. Şirkin dünyadaki kibri, ahiretteki ateşle eriyecektir.
Ve ennehüm (وَأَنَّهُم)
Kök: v + e-n-n + h-m
"Ve" bağlacı, tekid edatı "enne" ve "onlar" (hüm) zamirinin birleşimidir. "Ve şüphesiz ki onlar" anlamına gelir. Ateşin içindeki durumlarını açıklamaya başlar.
Müfratûn (مُّفْرَطُونَ)
Kök: f-r-t
Sözlükte "haddi aşanlar, aşırı gidenler, unutulanlar, terk edilenler, (ateşe) itilenler/sürülenler" anlamlarındaki kökten if'al babında (ifrât) türeyen ism-i mef'ul (edilgen ortaç) çoğuludur. "Şüphesiz onlar (ateşin içinde) unutulup terk edileceklerdir / veya ateşe en önde sürüleceklerdir" anlamına gelir.
İbn Fâris, "f-r-t" kökünün asıl anlamının "bir şeyde sınırı geçmek, ileride olmak, haddi aşmak ve aynı zamanda öne sürüp geride bırakmak" olduğunu açıklar. İfrat (aşırılık) ve tefrit (geride kalma) kavramları bu kökten gelir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında "müfratûn" kelimesinin bu ayette iki eşsiz anlamsal derinliğe (vecihe) sahip olduğunu belirtir. Birinci manaya göre: "Onlar ilahi rahmetten tamamen mahrum bırakılarak cehennemde unutulmuş, terk edilmiş ve gözden çıkarılmış kimselerdir." İkinci manaya göre ise: "Onlar dünyada küfür ve kibirde (ifratta) en önde gittikleri gibi, ahirette de cehenneme atılmak için en öne sürülenler, cehenneme aceleyle sevk edilenler olacaklardır." Her iki okuma da onların mutlak çaresizliğini resmeder.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserine atıfla Arapçadaki kök yapısını incelerken, bu kelimenin eskatolojik (ahiret) bağlamda "cezalandırılmak üzere önden gönderilenler" veya "cehennemde yüzüstü bırakılanlar" olarak Kur'ani bir cezalandırma terminolojisi ürettiğini gösterir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başıyla sonu arasındaki o kusursuz ahlaki neden-sonuç ilişkisine dikkat çeker. Aydar'a göre; onlar dünyadayken zayıf kız çocuklarını acımasızca toprağa gömüp onları ölüme terk etmişlerdi (tefrit). İkinci olarak, Allah'a iftira atarak teolojide haddi aşmışlardı (ifrat). Kur'an, onların yeryüzünde işledikleri bu "aşırılık ve terk etme" suçunu alır; ahirette kendi cezalarına dönüştürür. Onlar da tıpkı terk ettikleri o kız çocukları gibi, cehennem ateşinin içine atılacak, çığlıklarına kimse aldırış etmeyecek ve orada ebediyen "terk edilecek / unutulacaklardır" (müfratûn). Zalim, kendi işlediği günahın ontolojik doğasıyla cezalandırılır.
Yorum
Yorum