وَسَخَّرَ لَكُمُ الَّيْلَ وَالنَّهَارَۙ وَالشَّمْسَ وَالْقَمَرَۜ وَالنُّجُومُ مُسَخَّرَاتٌ بِاَمْرِه۪ۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِقَوْمٍ يَعْقِلُونَۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nahl Sûresi, 12. Ayet
Daralt
X
-
"O, geceyle gündüzü, ayla güneşi hizmetinize verdi; yıldızlar da O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Bunda aklını kullanan bir topluluk için önemli ibretler vardır."
O, geceyle gündüzü, ayla güneşi hizmetinize verdi. Anılan bu nimetlerin bizim emrimize verilmesinin açıklaması şöyledir: Allah bu nesneleri yarattı ve bunlarda yaratıklar için birçok menfaatler koydu, ister dilesin ister dilemesin, ister sevsin ister sevmesin, bu menfaatler yaratıklara ulaşır. Gündüzde yaratıklar için geçimi sağlama imkânları ve değişimler koydu, insanlar orada yaşarlar ve değişim içinde olurlar; geceyi de insanların rahatlayıp, dinlenecek ve huzur bulacakları zaman dilimi yapmıştır, öyle ki ister kabul etsinler ister karşı çıksınlar, gece ile gündüzden yararlanırlar. Bu gibi güneş, ay ve yıldızlarda; meyvelerin olgunlaşması, ekinin yetişmesi, hesap, yılların ve ayların bilinmesi, yol bulma ve yol yürüme gibi halkın kendi başlarına idrak etme gücü dâhilinde bulunmayan menfaatleri insanlar için yaratmıştır. Yaratıklar evrendeki nesneler istesin ya da istemesin onlardaki menfaatlerden yararlanırlar. İşte bunların, bizim emrimize âmâde kılmmasının açıklaması budur.
Bu nesnelerin emrimize verilmesinin anlamı şöyle olması muhtemeldir: Allah, bizim gücümüzde bu eşyayı kullanıp onlardan yararlanmak ve ihtiyaç duyduğumuzda onları kullanmaya bizi muktedir kılan çözüm imkânları yarattı. Yaratıkların bizim emrimize verilmesinin şu anlama gelmesi muhtemeldir: İsteseler de istemeseler de biz onlardan yararlanırız. En doğrusunu Allah bilir.
O'nun emrine boyun eğmişlerdir. Bu beyanın iki şekilde yorumlanmaya ihtimali vardır. Yani yaratılmışlar Allah'ın emri ile yararlanıyorlar mânasına gelebilir. Emri ile anlamındaki kelime şuna da muhtemeldir: Yani onların insanların yararlanması sebebiyle aslında böyle olmaları demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Bunda aklını kullanan bir topluluk için önemli ibretler vardır. Birinci âyette düşünen topluluk için buyurdu. Azîz ve Celîl olan Allah, tefekkürü, beş duyu organı ile bilinmeyenleri idrak etmeye bir vasıta yaptı; çünkü aklın, bilinmeyenleri idrak etmesi için beş duyu organından başka bir yolu yoktur. Zira açık beş duyu organı bulunmadan aklın bir şeyi idrak etmesi söz konusu değildir. Dolayısıyla yüce Allah duyu organlarını, bilinmeyenleri aklın idrak etmesi için bir basamak yapmıştır. Allah Teâlâ birinci âyette düşünen bir kavim için meâlindeki ifadeyi, ikinci âyette akleden bir kavim için ifadesini, üçüncü âyette öğüt alan bir kavim için, dördüncü âyette belki şükredersiniz beyanını zikretti. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bu ifadeyi merhale merhale tekrarladı, çünkü bunlar, hakkında düşünmekle anlaşılır ve bilinirler. Hem insan bilme, akletme ve anlamadan sonra öğüt alır, öğüt alınca da Allah'ın nimetlerine karşı şükreder.
İşte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır. Sözü edilenlerde Allah'ın birliğine işaret vardır, Allahın bütün işleri yönettiğine, bilgisine ve hikmetine, yaratılmışların diriltileceğine delil, yüce Allah'ın kudret ve sultasına işaret vardır. Çünkü gece ile gündüz, zâlimlerin, diktatör ve firavunlar üzerine gelip giderler ve ister istemez onların ömürlerini tüketirler, işte bu Allah'ın hükümranlığının ve kudretinin belgesidir. Bilinmelidir ki, hükümranlık ve kudret onların değil, Allahındır. Gece ile gündüzün oluşmasında öldükten sonra dirilmeye de işaret vardır, çünkü gece geldiği zaman gündüz gider, öyle ki ondan bir iz kalmaz, sonra ilkinden iz kalmadıktan sonra onun benzerini yaratır. İzleri kaybolup yok olduktan sonra gece ve gündüzü yaratmaya kadir olan Allah, bunlardan hiç iz geride kalmayacak hale geldikten sonra onları yeniden yaratmaya elbette kadirdir. Güneş ile ay, yıldızlar ve sözü edilen nesneler de böyledir. Bunların hepsi tek bir yolda, tek bir takdir ile bir farklılık ve fazlalık, takdim ve tehir olmaksızın bir uyum içinde hepsi tek bir yolda tek bir düzende, tek bir ölçüde farklılık ve ihtilaf olmaksızın cereyan edince bu durum, bunların tek bir varlığın yönetiminde bulunduğuna, rastgele vaki olmadığına, hepsini yönetenin bir olduğuna işaret etmektedir. Bu, aynı zamanda kendi kendine değil, kendisinin dışında başka varlığın düzenlemesiyle yürüdüğünü, bir ilme ve hikmete göre böyle cereyan ettiğini gösterir. Dolayısıyla bu durum peygamberliğin lüzumlu olduğuna ve risâleti lütfetmesi sebebiyle Allah'a ibadet etmenin de gerekli olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir ya, yüce Allah'm işte bunda düşünen bir topluluk için büyük ibret vardır meâlindeki sözünün mânası budur.
Yorum
-
Ve sehhara (وَسَخَّرَ)
Kök: s-h-r
Sözlükte "boyun eğdirmek, itaat ettirmek, birini veya bir şeyi karşılıksız olarak zorla bir işte çalıştırmak" anlamlarına gelir. Ayetin kozmolojik bağlamında Allah'ın; geceyi, gündüzü ve devasa gök cisimlerini, insanın varoluşunu destekleyecek hassas bir nizam içinde hizmete sunmasını (teshîr) ifade eder.
İbn Fâris, Mekâyîsü'l-Luga adlı eserinde "s-h-r" kökünün temelinde "bir varlığı kendi iradesi dışında, bir başkasının emrine ve hizmetine amade kılmak" manasının bulunduğunu belirtir. Bu bağlamda gök cisimlerinin yörüngelerindeki kusursuz hareketleri kendi otonom (bağımsız) iradelerinin bir sonucu değil, mutlak bir kudretin onları zorunlu bir yasalılığa tabi tutmasının neticesidir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât'ında teshîr kavramını "bir varlığı önceden belirlenmiş özel bir hedefe doğru sevk etmek ve yönlendirmek" olarak tanımlar. Râgıb'a göre Allah'ın güneşi veya geceyi teshîr etmesi, onların ontolojik kapasitelerini (ışık, ısı, karanlık, dinlenme) insanın yeryüzündeki yaşam döngüsüne en faydalı olacak şekilde (teleolojik bir tasarımla) programlamasıdır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontoloji tasavvurunda "teshîr" kavramının devrimsel bir rol oynadığını belirtir. Izutsu'ya göre İslam öncesi paganist (animist/politeist) Arap zihninde güneş, ay ve yıldızlar kaderi belirleyen, korkulan ve tapınılan şuurlu tanrılardı. Kur'an, bu "sehhara" fiilini kullanarak gök cisimlerini tanrılık tahtından indirir; onları sadece Allah'ın emrine boyun eğen ve insanın hizmetine tahsis edilmiş "cansız mekanizmalar/araçlar" seviyesine çekerek doğayı efsanelerden arındırır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki doğa teolojisini incelerken teshîr fiilinin, insanın evrendeki halifelik (merkezi) konumunu pekiştirdiğini belirtir. Göklerin ve yerin insanın hizmetine (teshîr) verilmesi, insanın doğaya ontolojik bir üstünlük kurmasını değil, bu muazzam hizmet karşısında Yaratıcı'ya karşı derin bir sorumluluk hissetmesini talep eden teolojik bir argümandır.
Lekümü (لَكُمُ)
Kök: l + k-m
"İçin/amacıyla" anlamındaki "lâm" (li/le) harf-i cerri ile "siz/size" anlamına gelen "küm" muhatap zamirinin birleşimidir. "Sizin (faydanız) için" demektir.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an dilbilgisinde buradaki "lâm" edatının "lâm-ı ecel" (sebep/gaye bildiren lam) veya "lâm-ı intifâ" (faydalanma lamı) olduğunu ifade eder. Suyuti'ye göre ayet, galaksilerin ve devasa gezegenlerin yörüngesindeki bu kozmik hareketliliğin nihai ve ontolojik amacının doğrudan doğruya insanın yeryüzündeki yaşantısını mümkün kılmak olduğunu gramatikal bir kesinlikle sabitler.
el-Leyle (ٱلَّيْلَ)
Kök: l-y-l
Sözlükte "gece, karanlık, gün batımından gün doğumuna kadar geçen zaman dilimi" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, "l-y-l" kökünün temelinde "bir şeyin üzerini örtmek, gizlemek ve karanlığa boğmak" anlamının bulunduğunu belirtir. Gecenin bir örtü (libâs) gibi dünyayı sarması bu kök anlamından beslenir.
Râgıb el-İsfahânî, gecenin sadece astronomik bir karanlık olmadığını; insanın, hayvanların ve bitkilerin gündüzün yıpratıcı hareketliliğinden sonra sükunete, dinlenmeye ve yenilenmeye çekildiği zorunlu bir fizyolojik ve psikolojik "duraklama" evresi olduğunu söyler. Bu dinlenme potansiyeli insanın hizmetine sunulmuş büyük bir nimettir.
Ve'n-nehâra (وَٱلنَّهَارَ)
Kök: n-h-r
Sözlükte "gündüz, ışık, aydınlık, gün doğumundan gün batımına kadar geçen süre" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, "n-h-r" kökünün "genişlemek, yarılmak, suyun veya ışığın akıp yayılması" anlamına geldiğini belirtir. Nehir kelimesi suyun yayılarak akmasından; nehar (gündüz) kelimesi de güneş ışığının ufku yararak yeryüzüne akıp genişlemesinden dolayı bu kökten türemiştir.
Râgıb el-İsfahânî, gündüzün, karanlığın aksine görünürlüğün (ibsar) ve hareketliliğin mekanı olduğunu belirtir. İnsanın yaşamını sürdürebilmesi, rızkını araması (maîşet) ve medeniyet inşa etmesi ancak gündüzün aydınlatıcı ve hareketlendirici doğası (teshîri) ile mümkündür.
Ve'ş-şemse (وَٱلشَّمْسَ)
Kök: ş-m-s
Sözlükte dünyayı ısıtan ve aydınlatan ana yıldız olan "güneş" anlamına gelir.
İbn Fâris, kelimenin kökünün de doğrudan dünyayı aydınlatan bu büyük yıldıza isim olarak verildiğini belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı eserinde kelimenin Sami dillerindeki (özellikle İbranice "şemeş", Süryanice "şemşâ") ortak arka planını inceler. Jeffery'e göre antik Ortadoğu panteonunda güneş, en büyük tanrılardan (Şamaş) biri olarak kabul ediliyordu. Kur'an, bu kelimeyi kullanarak onun ilahi bir varlık olmadığını, bilakis Allah'ın emrine boyun eğen ve insanlık için çalışan memur (müsehhar) bir gök cismi olduğunu deklare eder.
Angelika Neuwirth, Mekke dönemi surelerinde güneş motifinin kullanımını yapısal olarak analiz ederken; güneşin tapınılan bir nesneden (mitoloji), Allah'ın kudretini ve evrendeki zaman ölçüsünü gösteren bir delile (ayet) dönüştürüldüğünü kaydeder. Evrensel ısı ve ışık kaynağının insanın hizmetine sunulması, en büyük kozmolojik nimettir.
Ve'l-kamera (وَٱلْقَمَرَ)
Kök: k-m-r
Sözlükte dünyanın uydusu olan "ay" anlamına gelir. Özellikle gecenin ilk günlerinden dolunay evresine kadar olan süreçteki haline bu isim verilir.
İbn Fâris, "k-m-r" kökünün temelinde "beyazlık, aydınlık ve saf ışık" manalarının bulunduğunu belirtir. Ay'ın karanlık gecede yeryüzünü beyaz ve latif bir ışıkla aydınlatmasından ötürü bu isimle anıldığını söyler.
Patricia Crone, İslam öncesi Arabistan'daki inanç sistemlerini tarihsel olarak incelerken "ay" kültünün (özellikle Güney Arabistan'da) çok yaygın bir pagan inancı olduğunu vurgular. Crone'a göre Kur'an'ın ayı, güneşi ve yıldızları aynı ayette peş peşe "hizmetkârlar/boyun eğdirilmişler" (teshîr) statüsünde sayması, bölgedeki ay tanrısı (Sin, Hubel vb. ile ilişkilendirilen) tapınımlarına karşı geliştirilmiş radikal ve yıkıcı bir teolojik polemiktir.
Ve'n-nücûmu (وَٱلنُّجُومُ)
Kök: n-c-m
Sözlükte "belirmek, ortaya çıkmak, doğmak" anlamlarındaki kökten türeyen ve "yıldızlar" manasına gelen "necm" kelimesinin çoğuludur.
İbn Fâris, "n-c-m" kökünün temel anlamının "görünmezken bir anda belirmek, ufukta veya düzlükte ortaya çıkıp yükselmek" olduğunu açıklar. Yıldızlara bu ismin verilmesi, karanlık çöktüğünde gökyüzünde birer birer belirmelerinden kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, yıldızların kozmolojik işlevine dikkat çeker. Râgıb'a göre yıldızlar, gece karanlığında gökyüzünü süslemelerinin yanı sıra, insanın karada ve denizde yönünü bulmasını (kılavuzluk) sağlayan astronomik işaretçilerdir. Bu kılavuzluk vasfı, onların insanın hizmetine sunulmuş (müsehhar) faydalı araçlar olduğunu kanıtlar.
Müsehharâtün (مُسَخَّرَٰتٌۢ)
Kök: s-h-r
Sözlükte "boyun eğdirilmiş, zorunlu olarak hizmete koşulmuş, emre amade kılınmış" anlamlarındaki ism-i mef'ûlün (edilgen ortaç) dişil/çoğul formudur.
Celaleddin el-Suyuti, Kur'an sentaksını (nahiv) tahlil ederken buradaki muazzam dilsel geçişe (iltifat/değişim) dikkat çeker. Önceki kelimeler (gece, gündüz, güneş, ay) fiil cümlesinin nesnesi (mef'ulü) olarak üstün (mansub) harekeyle gelirken; yıldızlar (ve'n-nücûmu müsehharâtün) ayrı bir isim cümlesi olarak ötreli (merfu) formda gelmiştir. Suyuti'ye göre bu gramatikal kopuş, yıldızların otonom hiçbir gücü olmadığını ve varoluşlarının her anında mutlak ve statik bir edilgenlik (hizmetkârlık) içinde bulunduklarını gösteren çok güçlü bir vurgudur.
Dücane Cündioğlu, varlık felsefesi ve estetik bağlamında bu kelimenin önemini vurgular. Cündioğlu'na göre devasa galaksilerin ve yıldızların "müsehhar" (edilgen) bir sıfatla nitelenmesi, doğanın yaratıcısı karşısındaki mutlak teslimiyetini gösterir. İnsan dışındaki tüm kozmos, itiraz etmeksizin belirlenen yörüngede dönerek fıtri (doğal) bir itaat sergiler. Ayet, bu devasa itaat tablosunu insanın gözü önüne koyarak ona varoluşsal bir hizalanma çağrısı yapar.
Bi-emrihî (بِأَمْرِهِۦٓ)
Kök: e-m-r
"İle, vasıtasıyla" anlamındaki "bâ" edatı, "buyruk, yasa, nizam" anlamlarındaki "emr" kelimesi ve "O'nun" anlamındaki "hi" zamirinin birleşimidir. "O'nun (Allah'ın) emriyle/yasasıyla" anlamına gelir.
İbn Fâris, kökün asıl anlamının "bir şeyi var etmek, yönlendirmek ve hükmetmek" olduğunu belirtir. Kozmolojik bağlamda ilahi emir, sözlü bir buyruktan ziyade, varlığın işleyişini sağlayan temel doğa yasasını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, buradaki "emr"in Allah'ın tekvînî (yaratılışa ait) iradesi olduğunu belirtir. Gök cisimlerinin kendi zekaları veya tercihleri yoktur; onlar ancak Allah'ın varlık sahnesine koyduğu fizik yasalarına (O'nun emrine) uygun olarak yörüngelerinde kalırlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimeyi nedensellik bağlamında analiz eder. Öztürk'e göre gök cisimlerinin "kendi kendine" veya "kör tesadüflerle" hareket etmediğinin altı çizilerek, mekanik görünen doğa yasalarının (sünnetullah) aslında doğrudan ilahi bir emrin (yönetimin) anlık ve sürekli tecellisi olduğu ifade edilir.
İnne (إِنَّ)
Kök: i-n-n
Cümleye kesinlik kazandıran, "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" anlamlarına gelen tekid edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayet sonlarında veya sonuç bildiren ibarelerin başında gelen bu edatın, muhatabın zihnindeki her türlü inkar, tereddüt veya alışkanlıktan doğan "gaflet" perdesini yırtmak için kullanıldığını kaydeder.
Fî (فِى)
Kök: f-y
"-De/-da, içinde" anlamlarına gelen ve zarfiyyet (mekan/kapsam bildirme) işlevi gören harf-i cerdir.
Celaleddin el-Suyuti, "fî" edatının, işaret edilen kozmik eylemlerin sadece yüzeysel birer dış görünüş olmadığını; gök cisimlerinin yörüngelerinin, düzenlerinin ve insana hizmetlerinin bizzat kendi "içlerinde" (mahiyetlerinde) gizli olan o muazzam teolojik hikmete gramatikal bir işaret koyduğunu belirtir.
Zâlike (ذَٰلِكَ)
Kök: z-a + l-k
"Şu, o, işte bu" anlamlarına gelen ism-i işarettir. Gece, gündüz, güneş, ay ve yıldızların insanın hizmetine sunulması sisteminin tamamını tek bir odak olarak gösterir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'ın belağatında bu işaret zamirinin, devasa ve karmaşık astronomik gerçeklikleri bir araya toplayıp, insan aklının kolayca tefekkür edebileceği somut, tekil bir "deliller paketi" (zâlike) haline dönüştürdüğünü ifade eder.
Le-âyâtin (لَءَايَٰتٍ)
Kök: l + e-y-y
Pekiştirme görevi gören "Lâm" harfi ile "işaretler, ibretler, kesin kanıtlar" anlamlarındaki "âye" kelimesinin çoğulu olan "âyât"ın birleşimidir. "Elbette apaçık deliller/işaretler vardır" anlamına gelir.
İbn Fâris, "e-y-y" kökünün "bir şeyin hakikatini açıkça gösteren nişane, alamet" olduğunu belirtir. Burada çoğul (âyât) kullanılmasının sebebi, güneşin ısısının ayrı, ayın takvim hesabının ayrı, yıldızların kılavuzluğunun ayrı birer bağımsız delil (ayet) oluşturmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "ayet" kavramını "görünen fiziksel gerçeğe bakarak görünmeyen metafiziksel/ilahi gerçeği bulmayı sağlayan vasıta" olarak açıklar. Gök cisimlerinin hassas dengesi, onları yaratan Kudret'in ve Hikmet'in varlığına sayısız işaret levhası (âyât) sunar.
Angelika Neuwirth, Mekke surelerindeki ontolojik dili tahlil ederken; Kur'an'ın "mucize" arayan müşriklere karşı, tabiatın düzenli işleyişini (gök cisimlerini) en büyük mucize (âyât) olarak sunduğunu tespit eder. Evrenin düzeni başlı başına okunması gereken bir vahiydir.
Li-kavmin (لِّقَوْمٍ)
Kök: l + k-v-m
"İçin" anlamındaki lâm (li) edatı ile "topluluk, insanlar" anlamındaki "kavm" kelimesinin birleşimidir. "Bir topluluk için" demektir.
İbn Fâris, "k-v-m" kökünün temelinde "bir amaç uğrunda ayağa kalkmak, birlikte durmak" anlamı olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bu kelimenin belirsiz (nekra) bir formda kullanılmasının, ayetleri okuma yetisinin belli bir ırka veya zümreye değil, sadece eylemi gerçekleştiren (akleden) her türlü entelektüel veya uyanık topluluğa ait evrensel bir lütuf olduğunu gösterdiğini ifade eder.
Ya'kılûn (يَعْقِلُونَ)
Kök: a-k-l
Sözlükte "bağlamak, alıkoymak, engellemek, sebep-sonuç ilişkisi kurarak kavramak" anlamlarındaki kökten türeyen muzari fiildir. "Aklederler, akıllarını kullanırlar" anlamına gelir.
İbn Fâris, "a-k-l" kökünün asıl anlamının "bir şeyi bağlamak ve sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir. Bedevinin devesini kaçmaması için ipe bağlamasına (ikl) denir. Aklın bu kökten türemesinin sebebi, insanı tıpkı bir ip gibi taşkınlıklardan, asılsız inançlardan, heva ve heveslerden (sapkınlıklardan) "bağlayarak" onu hakikate sabitlemesidir.
Râgıb el-İsfahânî, aklı "doğru ile yanlışı, yararlı ile zararlıyı ayırt eden nur" olarak tanımlar. Râgıb'a göre "ya'kılûn" eylemi; devasa yıldızların ve güneşin kendi başına hareket etmediğini, mutlak bir yaratıcının yasasıyla boyun eğdirildiğini (teshîr) idrak edip, sahte tanrılara tapmaktan (şirkten) kendini alıkoyma işlemidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlak ve epistemoloji sistemini analiz ederken, "akıl" kavramının cahiliye dönemindeki bedevi karşılığı olan "hilm" (duygusal kontrol/ağırbaşlılık) konseptinden, Kur'an ile birlikte yepyeni, entelektüel ve teolojik bir anlama (tefekkür gücüne) evrildiğini belirtir. Izutsu'ya göre "akledenler", kozmik düzenin arkasındaki Bir'i okuyabilen epistemolojik öznelerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, Kur'an kelimelerinin psikolojik temellerini incelerken, akletme eyleminin pasif bir bilme durumu olmadığını belirtir. Kılıç'a göre, evrendeki bu muazzam işleyişe (ay, güneş, gece, gündüz) bakıp sadece fiziksel bir gözlem yapmak yeterli değildir; aklı çalıştırmak (ya'kılûn), bu ampirik verilerden yola çıkarak varoluşsal bir hayrete ve teslimiyete ulaşma dinamiğidir.
Dücane Cündioğlu, önceki ayette geçen "yetefekkerûn" (düşünenler) kelimesi ile bu ayetteki "ya'kılûn" (akledenler) kelimesi arasındaki varoluşsal geçişe dikkat çeker. Cündioğlu'na göre düşünmek (tefekkür) eşyanın detaylarına inip onu çözümlerken; akletmek (akl), elde edilen o parçalı bilgileri tevhidi bir bilinçle birbirine "bağlama" (a-k-l) ve nihai bir karara, ahlaki bir duruşa (sabitliğe) dönüştürme eylemidir. Kozmosun hareketliliğini idrak etmek tefekkür, onu Yaratan'ın önünde secdeye varmak ise akıldır.
Yorum
Yorum