Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 64. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 64. Ayet

    اَلَٓا اِنَّ لِلّٰهِ مَا فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ قَدْ يَعْلَمُ مَٓا اَنْتُمْ عَلَيْهِۜ وَيَوْمَ يُرْجَعُونَ اِلَيْهِ فَيُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ وَاللّٰهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَل۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Elâ inne li(A)llâhi mâ fî-ssemâvâti vel-ard(i)(s) kad ya’lemu mâ entum ‘aleyhi veyevme yurce’ûne ileyhi feyunebbi-uhum bimâ ‘amilû(k) va(A)llâhu bikulli şey-in ‘alîm(un)

    Yorum

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Evet, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah’a aittir. O şu andaki durumunuzu da, O’na götürüldükleri zamandaki durumu da iyi bilir. O zaman kendilerine de yapıp ettiklerini bir bir haber verecektir. Allah her şeyi bilmektedir.”

      Evet, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah'a aittir. Burada Evet, göklerde ve yerde olan her şey şüphesiz Allah'a aittir meâlindeki beyanla bağlantılı olmaya elverişli bir durum yoktur. Olsa olsa “Kim ona çocuk ve ortak kılıyor?!” meâlindeki sözün yahut “Bu adam, içinizde üstün olmak isteyen, sadece sizin gibi sıradan bir insandır” anlamındaki âyetin bağlantısı (sıla) olabilir. Allah şöyle dem iş oluyor: Gökler ve yer kendisine ait olan zatın çocuk ya da ortağa ihtiyaç duyması mümkün değildir. Yahut gökler ve yerin mülkü kendisine ait olan peygamberlik için ister beşer olsun ister melek kendi dilediğini seçer, bu konuda hiç kimsenin sözü olamaz. En doğrusunu Allah bilir.

      O şu andaki durumunuzu da... iyi bilir. Bu Allah’ın bir tehdididir (vaîd) ve her an sakınmaları için O’nun kendilerini murakabe etmekte olduğunu, her türlü hallerinde onlardan haberdar olduğunu bildirmektir. Çünkü üzerinde devamlı bir gözcü ve koruyucu olduğunu bilen kimse, bunu bilmeyen kimseden daha uyanık, daha dikkatli ve daha korungan olur. Yahut O sizin hallerinizi ve emrine muhalefet ettiğiniz durumları bilir olmasıdır. O sizi yarattı, size resûl gönderdi, bütün bunları cehil ya da gafletle değil bilerek yaptı. Yahut size gelecek azabı vâdedilen güne ertelerken bunu bir yanılgı ya da gafletle değil bilerek yaptı. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Sakın, Allah’ı zâlimlerin yaptıklarından habersiz sanma!”. Buna göre O şu andaki durumunuzu da, O’na götürüldükleri zamandaki durumu da iyi bilir. O zaman kendilerine de yapıp ettiklerini bir bir haber verecektir. Allah her şeyi bilmektedir. Yani bunu onlara bildirmeyi kendilerine dönecekleri güne erteliyor. O anda işlediklerini onlara haber verecektir. Ve Allah her şeyi bilendir.

      Ebû Avsece şöyle dedi: “Yetesellelûn” (يَتَسَلَّلُونَ) yani gizlenerek sıvışıyorlar. Şöyle denir: “İnselle’r-racül” (اِنْسَلَّ الرَّجُلُ) insanlardan sıvıştı, yani onlardan haberleri olmadan ayrıldı. “Tesellül” (التَّسَلُّلُ), yani [gizlenme durumu olduğunda] toplumdan sıvışma anlamındadır. “Livâzen” (لِوَاذًا) ise “Lâze minnî”, yani “Benden gizlendi ve saklandı” demektir. “Lâze bî” (لَاذَ بِي) denir, “Beni siper edindi” demektir. İbn Kuteybe şöyle dedi: Aranızdan gizlice sıvışıp gidenleri. Yani arkadaşını sıvışmasında kendisine siper edinip çıkanları. “Lâze fulan bi fiılân” (لَاذَ فُلَانٌ بِفُلَانٍ), yani falan filancayı kendisine siper edindi” demektir. “Livâz” (لِوَاذ) kelimesi mastardır.

      Yorum

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Elâ (أَلَا)

        Kelimenin kökü hemze-lam-elif (أ ل ا) harfleridir. Etimolojik olarak dikkat çekmek, uyarmak, gafletten uyandırmak ve söze başlarken muhatabın zihnini hazırlamak için kullanılan bir tenbih (uyarı) edatıdır.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu edatın, muhatabın zihnini sarsmak ve ardından gelecek sözün azametine onu odaklamak için kullanıldığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde bu edatın uyku veya gaflet halinde olanı sarsarak uyandırmak işlevine sahip olduğunu tahlil eder. Surenin en son ayetinin bu nidâ ile başlaması, baştan beri inşa edilen tüm ahlaki ve hukuki nizamın ardındaki o devasa ilahi gerçeğe (Allah'ın mutlak mülküne) karşı muhatabın ontolojik bir uyanışa (tenbih) davet edilmesidir.

        Es-Semâvâti (السَّمَاوَاتِ)

        Kelimenin kökü sin-mim-vav (س م و) harfleridir. Yükseklik, yücelik, üstte olan ve gökyüzü anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "alçaklığın (süfül) zıddı olan her türlü üstünlük ve yükseklik" manasını taşıdığını ifade eder.

        Angelika Neuwirth, surenin 35. ayetinde Allah'ın "göklerin ve yerin Nûru" olarak tasvir edilmesinin ardından, bu kapanış ayetinde göklerin (semâvât) doğrudan O'nun "mülkü" (lillâhi mâ fîs semâvâti) olarak ilan edilmesini kozmolojik bir mühürleme olarak analiz eder. Bu ifade, surenin başından beri kurulan ev içi mahremiyet, iffet ve toplumsal yasa ağının salt bir beşeri icat değil, bu devasa kozmik egemenliğin yeryüzündeki hukuki izdüşümü olduğunu ilan eder.

        El-Ardı (وَالْأَرْضِ)

        Kelimenin kökü hemze-ra-dad (أ ر ض) harfleridir. Yer, zemin, üzerinde yaşanılan mekan ve toprak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "ayağın bastığı yer, alçaklık ve uzamsal genişlik" ifade ettiğini belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, gök ve yer ikilisinin (semâvât ve arz) birlikte zikredilmesini, insanın kaçabileceği veya bağımsızlık ilan edebileceği hiçbir varoluşsal boşluk bırakmayan mutlak bir uzamsal kuşatma (ihata) olarak tahlil eder. Yeryüzünde nifak çıkaranların veya kamusal alandan gizlice sıvışanların (tesellül edenlerin) bu zemin üzerinde Allah'ın mülkünden ve denetiminden kaçmaları ontolojik olarak imkansızdır.

        Ya'lemu (يَعْلَمُ)

        Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Bilmek, idrak etmek, bir şeyin hakikatine ve özüne şüpheye yer bırakmayacak şekilde vakıf olmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyi diğerlerinden ayıran belirgin alamet ve izi bütünüyle kavramak" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramını bir varlığın tam olarak ne ise o şekilde, tüm yönleriyle idrak edilmesi olarak tanımlar.

        Dücane Cündioğlu, "Sizin üzerinde bulunduğunuz durumu bilir" (kad ya'lemu mâ entum aleyh) cümlesindeki "ya'lemu" (bilir) fiilini epistemolojik bir yüzleşme olarak okur. İnsanın kendi iç dünyasında (kalbinde) kurguladığı nifakı, samimiyeti, itaati veya isyanı; insanın bizzat kendisinden bile daha net bir biçimde okuyan aşkın (müteâl) bir biliş hali söz konusudur. İnsan dışarıya karşı sahte bir durum (şe'n) üreterek kendini kandırabilir, ama o nüfuz edici ilahi bakışı aldatamaz.

        Yurceûne (يُرْجَعُونَ)

        Kelimenin kökü ra-cim-ayn (ر ج ع) harfleridir. Geri dönmek, bir şeyin ilk başladığı yere veya aslına rücu etmesi, iade edilmek anlamlarına gelir. Edilgen (meçhul) muzari fiil yapısındadır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin koptuğu veya ayrıldığı ilk merkezine geri götürülmesi" manasını taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde bu kelimeyi eskatolojik (ahiret bilimiyle ilgili) bir ontolojik dönüş olarak inceler. Fiilin edilgen formda (yurceûne / döndürülürler) kullanılması, bu nihai dönüşün insanın kendi iradesiyle çıktığı gönüllü bir yolculuk değil, ilahi yasanın kaçınılmaz bir zorunluluğu (icbar) olduğunu gösterir. Dünyadaki otonomi (kendibaşınalık) vehmi burada kesin olarak çöker.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi ve teolojik zeminine dikkat çeker. Döndürülme eylemi, hukuki bir hesaplaşma ve mutlak adaletin tesisi için, her bir bireyin hiçbir bahane üretemeden mutlak otoritenin divanına (huzuruna) mecburi sevkini ifade eder.

        Yunebbiuhum (فَيُنَبِّئُهُمْ)

        Kelimenin kökü nun-be-hemze (ن ب أ) harfleridir. Önemli bir haberi bildirmek, sarsıcı bir gerçeği açığa çıkarmak ve haber (nebe') vermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün sıradan bir bilgi aktarımı değil, değeri ve önemi büyük olan, kesinlik taşıyan bir malumatı iletmek olduğunu ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, "nebe'" kelimesini, içinde hiçbir yalan veya şüphe ihtimali barındırmayan, insanı cehaletten yakîne (kesin bilgiye) taşıyan sarsıcı haber olarak tanımlar.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), hesap gününde "onlara haber verecek" (yunebbiuhum) fiilinin kullanımını edebi ve psikolojik bir yüzleşme sahnesi olarak tahlil eder. İnsan dünyada kendi eylemlerini unutabilir, örtbas edebilir veya zihninde manipüle edebilir; ancak o gün, insanın kendi hayat hikayesi en ufak bir eksiklik bırakılmadan sarsıcı bir "haber" (nebe') olarak bizzat Yaratıcısı tarafından kendi yüzüne çarpılacaktır.

        Amilû (عَمِلُوا)

        Kelimenin kökü ayn-mim-lam (ع م ل) harfleridir. Bilinçli eylem, kasıtlı iş, şuurlu pratik ve amel anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, sıradan bir hareket (fiil) kavramı hayvanlar veya doğa olayları için de kullanılabilirken, "amel" kelimesinin sadece akıl ve şuur sahibi varlıkların taammüden (kasten) ürettikleri eylemler için kullanıldığını tahlil eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın yeryüzündeki tüm varoluş serüveninin "amel" kelimesiyle özetlendiğini ifade eder. Nifak, itaat, iftira (ifk), namazı ikame etmek veya izin almadan kaçmak; hepsi bu bilinçli amelin (amilû) bir parçasıdır. Ahiretteki o sarsıcı haberleşme (nebe') sadece niyetler üzerinden değil, doğrudan doğruya insanın yeryüzünde somutlaştırdığı bu "ameller" üzerinden gerçekleşecektir.

        Şey'in (شَيْءٍ)

        Kelimenin kökü şın-ye-hemze (ش ي أ) harfleridir. Dilenen, var olan, meşietle (iradeyle) ortaya çıkan her bir varlık, nesne, durum veya eylem anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "var edilen ve kastolunan her türlü mevcudiyet" manasını taşıdığını belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "şey" kelimesinin ontolojideki (varlık felsefesindeki) en geniş tabanlı kavram olduğunu inceler. Allah'ın ilminin nesnesi olarak "külli şey'in" (her şeyin) zikredilmesi, mikrokozmostan makrokozmosa, insanın kalbinden geçen en ufak şüpheden evrendeki en devasa galaksiye kadar hiçbir varlığın ve eylemin (zerrenin) bu ilahi halkanın dışında kalamayacağını etimolojik olarak garantiler.

        Alîmun (عَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Hakkıyla bilen, ilmi her şeyi kuşatan, mutlak ve eksiksiz bilgi sahibi anlamlarına gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Alîm" sıfatını ilmin, kavrayışın ve mutlak ihata gücünün kemal (zirve) noktası olarak tanımlar.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Nur Suresi'nin bu sıfatla mühürlenmesinin teolojik azametini aktarır. Surenin başından beri inşa edilen recm ve cilde cezaları, iftira (ifk) hadisesi, evlilik hukuku, mahremiyet (izin isteme) sınırları, nur metaforları ve münafıkların psikolojik deşifresi; tüm bu devasa ahlaki, hukuki ve ontolojik nizam kör bir tesadüfün veya beşeri bir aklın değil, "her şeyi en ince ayrıntısına kadar bilen" (bi kulli şey'in alîm) kusursuz bir ilahi aklın eseridir. Surenin kapanışı, muhatabın zihnini bu mutlak bilgi (Alîm) otoritesine teslim ederek nihayete erer.

        Yorum

        İşleniyor...
        X