Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 58. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 58. Ayet

    يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا لِيَسْتَأْذِنْكُمُ الَّذ۪ينَ مَلَكَتْ اَيْمَانُكُمْ وَالَّذ۪ينَ لَمْ يَبْلُغُوا الْحُلُمَ مِنْكُمْ ثَلٰثَ مَرَّاتٍۜ مِنْ قَبْلِ صَلٰوةِ الْفَجْرِ وَح۪ينَ تَضَعُونَ ثِيَابَكُمْ مِنَ الظَّه۪يرَةِ وَمِنْ بَعْدِ صَلٰوةِ الْعِشَٓاءِ۠ ثَلٰثُ عَوْرَاتٍ لَكُمْۜ لَيْسَ عَلَيْكُمْ وَلَا عَلَيْهِمْ جُنَاحٌ بَعْدَهُنَّۜ طَوَّافُونَ عَلَيْكُمْ بَعْضُكُمْ عَلٰى بَعْضٍۜ كَذٰلِكَ يُبَيِّنُ اللّٰهُ لَكُمُ الْاٰيَاتِۜ وَاللّٰهُ عَل۪يمٌ حَك۪يمٌ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Yâ eyyuhâ-lleżîne âmenû liyeste/żinkumu-lleżîne meleket eymânukum velleżîne lem yebluġû-lhulume minkum śelâśe merrât(in)(c) min kabli salâti-lfecri vehîne teda’ûne śiyâbekum mine-zzahîrati vemin ba’di salâti-l’işâ-/(i)(c) śelâśu ‘avrâtin lekum(c) leyse ‘aleykum velâ ‘aleyhim cunâhun ba’dehun(ne)(c) tavvâfûne ‘aleykum ba’dukum ‘alâ ba’d(in)(c) keżâlike yubeyyinu(A)llâhu lekumu-l-âyât(i)(k) va(A)llâhu ‘alîmun hakîm(un)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      '‘Ey iman edenler! Elinizin altındaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağma gelmemiş olanlar yanınıza gelmek için sizden üç vakitte izin alsınlar. Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı (istirahata çekilirken) elbisenizi çıkardığınızda ve yatsı namazından sonra. Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Bunlar dışında ne size ne de onlara bir sakınca vardır. Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir. Allah size âyetleri işte böyle açıklar, Allah her şeyi bilir, yerli yerinde yapar.”

      Üç Mahrem Vakit ve Küçüklerin de İzin İstemesi

      Ey iman edenler! Elinizin altmdaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar yanınıza gelmek için sizden üç vakitte izin alsınlar. Bazıları şöyle dedi: Anlatıldığına göre bir adam ile Esma bint Mersed adh karısı Hz. Peygamber in (s.a.) yemesi İçin yemek yapmışlardı. İnsanlar izinsiz girmeye başladılar. Esma dedi ki: “Adamın ve karısının yanma, onlar tek bir Örtü İçinde iken erkek kölenin izinsiz girmesi ne kadar çirkin yâ Resûlallah!” Bunun üzerine Allah Teâlâ Elinizin altmdaki hizmetçiler... yanmıza gelmek için sizden izin alsınlar meâlindeki âyeti indirdi. Bazıları da şöyle dedi: Bu âyet Hz. Ömer hakkında inmiştir. O, “Rabb’ime üç yerde muvafakat ettim” dediği yerlerdendir. Anlatıldığına göre Hz. Peygamber (s.a.) ensardan Müdlic denilen bir oğlanı (gulâm) öğle vakti çağırması için Hz. Ömer'e gönderdi. Oğlan çağırmak İçin ona gitti. Onu kapıyı üzerine örtmüş kaylule yapmakta olduğu halde buldu. Oğlan, Hz. Ömer’i sordu, kendisine onun evde olduğu söylendi. Oğlan kapıyı itti ve selâm verdi, Ömer uyanmadı. Oğlan döndü kapıyı araladı, arkasına dikildi ve onu salladı. Hz. Ömer gene uyanmadı. Oğlan: “Allah’ım! Onu benim için uyandır!” dedi. (Râvi) dedi ki; Kapıyı itti sonra ona seslendi ve içeri girdi. Hz. Ömer uyandı. Oturdu bu arada üzeri açıldı ve oğlan onu gördü. Hz. Ömer açılan yerini oğlanın gördüğünü anladı. Bunun üzerine Ömer şöyle dedi: “Vallahi Allah’ın oğullarımızın, kadınlarımızın, hizmetçilerimizin bu saatlerde İzinsiz yanımıza girmelerini yasaklamasını çok arzu ederim”. Sonra onunla Resûlullah’a (s.a.) gitti ve onu kendisine bu âyet inmiş halde buldu ve o bu saatlerde yanlarına girmek için izin istenmesi emrini verdi. Ancak bizim âyetin falan ya da filan hakkında inmiş olduğu yahut falancanm durumu hakkında olduğu konusunda bilgilenmemiz çok önemli değildir. Bizim için önemli olan onun bize getirdiği, ahlâk kuralı ve ahkâma dair içeriğidir.

      Sonra izin istenmesi emri ile ilgili hitap izin isteyene değil, kendisinden izin istenilen kimseye, efendilere, babalara ve küçükleri uhdesinde bulunduranlara aittir. Şöyle buyurmuştur: Elinizin altındaki hizmetçilerle içinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar yanınıza gelmek için sizden üç vakitte izin alsınlar. Bu hitap -en doğrusunu Allah bilir ya- dinî konuların öğretilmesi, ihtiyaç duydukları şeylerin yerine getirilmesi, eğitimlerinin sağlanması, kabule yanaşmamaları halinde tedip edilmeleri gibi yollarla babalara ve efendilere yöneliktir. Hz. Peygamberden (s.a.) rivayet edüen şu hadiste de durum aynıdır: O şöyle buyurmuştur: “Yedi yaşına geldiklerinde çocuklarınıza namazı emredin. On yaşına geldiklerinde gerekirse onları cezalandırın ve yataklarını birbirinden ayırın”. Hadiste Hz. Peygamber (s.a.) babalara ve velilere hitap etmiş, onlara normal olarak dinî konuların öğretilmesi, talim edilmesi ve kaçınmaları halinde de cezalandırılmalarını emretmiştir. Bizzat onların kendilerine hitap etmemiştir, çünkü onlar henüz işin farkında değillerdir ve kendi durumları hakkında bilgileri yetersizdir. Onlar ergenlik çağına ulaşıp da emri ve emri vereni anlayacak hale gelince artık izin isteme hitabı bizzat kendilerine yönelmiş olacaktır. Nitekim şöyle buyurmuştur: “Çocuklarınız ergenlik çağına gelince... izin alsmlar”. Allah, ergenlik çağına ulaşmaları halinde izin istemelerine dair bizzat kendilerine yönelik hitapta bulunmuştur. Onlar henüz küçük iken emir konusunda hitap babalara ve velilere yönelik olmuştur. Çünkü küçükler üzerinde henüz kalem yürümemektedir. Hitabın yönelik olması, emir ve yasak ancak üzerlerinde kalemin oynatılmasının, yani yürümesinin sorumlu tutulmalarının bir sonucudur. Emrin ve hitabın olmayışı üzerlerinde kalemin devreye girmemesi sebebiyledir. Bununla, onların yerine babaların m emur edilmeleri ise onlara şefkatlerinin gereği ve bazı ihtiyaçlarının karşılanması anlamındadır. Bu ise caizdir.

      Sonra ellerimizin alımda olanlar hakkında ihtilaf edilmiştir. Bir grup, tınlar erkekler değil, kadınlardır, demiştir. Çünkü erkekler her vakitte izin istemek durumundadırlar. Bazıları, onlar hem kadınlar hem de erkeklerdir, demişlerdir. Yasak, bu üç vakitte yanlarına girmeye dairdir. Çünkü bu vakitler hem erkekler hem de kadınlar için uygunsuz halde olma ve gaflet anlarıdır. Onlardan kimi de şöyle demiştir: Onlar, erkeklerden küçükler değil de büyüklerdir. Doğruya en yakın görüş, erkek çocuklar hakkında olmasıdır. Çünkü erkeklerden büyükler ve hür olanlar avret yerine bakmanın haramhğı ve nıübalılığı konusunda aynıdırlar. Görmez misin ki Allah şöyle buyurdu: İçinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar... Onlar hür olanlar ve küçüklerdir. Buna göre Elinizin altındakiler... izin alsınlar mealindeki âyetten maksat onlardan küçük olanlardır. Allah, efendilere sözünü ettiğimiz durumların öğretilmesini emretmiş olmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.

      İçinizden henüz ergenlik çağına gelmemiş olanlar... Bu beyan iki şekilde yorumlanabilir: Ergenlik çağına gelmemiş olanlar, yani (fizyolojik olarak) henüz ergen olmayanlar. Ergenlik çağına gelmemiş olanlar, yani küçi'ıkler için üç ayrı dönem olduğu esasına göre henüz üçüncü dönem olan ergenlik çağına gelmeyenler... Birinci hal çocukların henüz emir ve yasağa muhatap olmadıkları dönemdir. Bu daha avret yerlerini Öyle olmayan yerlerden ayırdedemedikleri çocukluk dönemidir. Şu İlâhî beyan bu dönemi İfade eder; Kadınlarm cinselliklerinin farkında olmayan çocuklar,.. Yani avret yerini, diğerlerinden ayırdetmezler. İkinci dönem, avret yerlerinin farkındadırlar, ancak cinsel anlamda onlara ihtiyaç duymazlar. Onlara karşı örtünme İle emroiunurlar. Üçüncü dönem ise ihtiyaç duyma ve cinsel arzusunu giderebilme çağı. Bu dönemde onlara karşı örtünme ve yataklarının ayrılması İle emrolunurlar.

      Sabah namazından önce, öğle sıcağından dolayı (istirahata çekilirken) elbisenizi çıkardığınızda ve yatsı namazından sonra. Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir.

      Bunlar, örtülmesi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Bu beyanın iki yoruma ihtimali vardır: Sizin için üç vakit ve saatleridir. “Selâsü avrât” (ثَلَاثُ عَوْرَاتٍ) avret yerlerinin açılabileceği üç vakit anlamında olabilir, “înne büyûtenâ avre” (إِنَّ بُيُوتَنَا عَوْرَةٌ) “Evlerimiz açıktır!” yani hırsızların oraya girip çalmalarını önleyecek bir engel yoktur meâlindeki âyet bu anlamdadır.

      Bu âyette zann-ı galip ve ağır basan görüşlerde içtihat yaparak amel etmenin ve emrin hakikat mânasında olmamasının caiz olduğuna dair delil vardır. Çünkü Allah üç vakit zikretmiş ve bu vakitlerde izinsiz girilmesini yasaklamıştır. Oysaki bu vakitlerde avret yerlerinin örtülü olması mümkündür. Diğer vakitlerde ise izin istemeden girilmesini mübah kılmıştır. Oysa o anda avret yerlerinin açık olması da mümkündür. Nitekim şöyle buyurmuştur: Bunlar dışında ne size ne de onlara bir sakınca vardır. Yani üç vakit dışında. Bunlar sıkça yanınıza girip çıkan, birbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir. Ancak Allah gerçek durumu değil galip ve çoğunluk durumu dikkate alarak emretmiş ve yasaklamıştır. İçtihat ile amel etmek de böyle bir şeydir. En doğrusunu Allah bilir.

      Bunlar sıkça yanınıza girip çıkanlardır. Yani bu üç vakit dışında diğer zamanlarda sizin hizmetinizde bulunurlar, izinsiz olarak yanınıza girip (çıkar lar).

      Birbirinizle iç içe olduğunuz kimselerdir. Hizmet sebebiyle içli dışlı olacağınızdan onların diğer vakitlerde izin almaları gerekmez. Çünkü belirttiğimiz gibi bu üç vakit dışında genelde insanların avret yerleri örtülü olur, ama üç vakitte ise örtülü olmaz.

      lbn Kuteybe şöyle demiştir: Elinizin altındakilerden maksat köleler ve câriyelerdir. Bunlar, örtülm esi gereken yerlerinizin açık bulunabileceği üç vakittir. Soyunma ve mahrem yerlerin açığa çıkacağı üç vakti murad ediyor. Sabah namazından öncesi, uyku elbisesinden çıkıp gündüz elbisesini giyme zamanıdır. Öğle vakti kaylule için elbisenin çıkarılacağı zamandır. Yatsı namazından sonrası ise uyku elbisesini giymek için soyunma vaktidir. Bunlar dışmda, yani belirlenen vakitler dışında. Sonra şöyle buyurdu: Bunlar sıkça yanmıza girip çıkanlardır. Onların hizmetkârlar olduğunu kastediyor. Onların girmelerinde bir sakınca yoktur. Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Çevrelerinde sonsuza dek hizmet sunacak gençler dolaşır”. Yani hizmet için etraflarında dönerler. Ebû Avsece şöyle dedi: “Zahîre” (الظَّهِيرَةِ) gündüzün ortasıdır. “Zahâir” (الظَّهَائِرُ) onun çoğuludur. “Azhertu” (أَظْهَرْتُ) gün ortasına (öğle vaktine) girdim, demektir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Liyeste'zinkumu (لِيَسْتَأْذِنكُمُ)

        Kelimenin kökü hemze-zel-nun (أ ذ ن) harfleridir. Etimolojik olarak işitmek, kulak vermek, bilmek, rıza göstermek ve bir şeye müsaade (izin) talep etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün insanın duyma organı olan "kulak" (uzun) kelimesinden türediğini belirtir. Birinin mekanına girmeden önce "izin istemek" (isti'zân), kişinin varlığını seslenerek (kulağa hitap ederek) bildirmesi ve karşı tarafın rızasını duyarak öğrenmesi eylemidir.

        Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde fiilin istif'al babında (isti'zân) gelmesini tahlil eder. Bu yapı, eylemin kendiliğinden olmadığını, aktif ve şuurlu bir "talep" barındırdığını gösterir. Mahremiyet alanına girmeden önce rıza talep edilmesi, hanenin fiziksel sınırlarına duyulan saygının ötesinde, içeridekinin ruhsal ve bedensel dokunulmazlığına duyulan mutlak saygıyı ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin fıkhi ve sosyolojik bağlamını değerlendirirken, "izin istesinler" emrinin doğrudan kölelere ve henüz ergenliğe girmemiş çocuklara yöneltildiğini belirtir. İslam ahlakında mahremiyet eğitimi, birey tam akli olgunluğa (mükellefiyete) erişmeden önce, evin içindeki bu temel "izin isteme" pratiğiyle başlatılır.

        Yebluğû (يَبْلُغُوا)

        Kelimenin kökü be-lam-ğayın (ب ل غ) harfleridir. Etimolojik olarak bir hedefe ulaşmak, vasıl olmak, olgunlaşmak, yetişmek ve sona ermek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin amaçlanan nihai noktaya erişmesi ve varması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "büluğ" eylemini insanın fiziksel veya zihinsel gelişim sürecinde belirli bir sınırı (eşik noktasını) geçmesi olarak tanımlar. Ayetteki "henüz ulaşmamış olanlar" (lem yebluğû) ifadesi, çocukların henüz o hukuki ve biyolojik sorumluluk eşiğine gelmediklerini, ancak bu eşiğe doğru ontolojik bir yolculuk içinde olduklarını gösterir.

        El-Hulume (الْحُلُمَ)

        Kelimenin kökü ha-lam-mim (ح ل م) harfleridir. Etimolojik olarak rüya görmek (ihtilam olmak), akıl, sükûnet, ağırbaşlılık, yumuşak huyluluk ve ergenlik çağı anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "sükûnet ve ağırbaşlılık" (hilm) manası ile "uykuda görülen rüya" manası arasında etimolojik bir bağ kurar. İnsanın aklının kemale ermesine ve dürtülerini kontrol edebilme dinginliğine "hilm" denilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hulum" kelimesini çocuğun biyolojik olarak yetişkinliğe adım atması ve cinsel rüyalar (ihtilam) görmeye başlaması olarak tanımlar. Bu biyolojik değişim, aynı zamanda aklın (hilm) ve cinsel/mahrem farkındalığın başladığı eşiktir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "hilm" kökünün Cahiliye dönemindeki cehalet, öfke ve taşkınlığın (cehl) zıddı olarak konumlandırıldığını inceler. Ayette çocukların "hulum" (ergenlik/akıl) çağına ulaşmasından bahsedilmesi, onların artık sadece bedenen değil, ahlaken ve zihnen de "mahremiyeti, sınırları ve cinsel kimliği idrak edecek sükûnet ve olgunluk seviyesine" gelmelerini ifade eder. Bu seviyeye ulaşmamış olanlar için bile belirli vakitlerde izin isteme şartı, bu ahlaki sükûnete (hilm) hazırlıktır.

        Tezaûne (تَضَعُونَ)

        Kelimenin kökü vav-dad-ayn (و ض ع) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyi bulunduğu yerden aşağı indirmek, bırakmak, koymak, yükü atmak ve vazetmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesneyi elden veya omuzdan yere doğru indirmek ve sabitlemek" manasını taşıdığını belirtir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "elbiselerinizi çıkardığınız/bıraktığınız vakit" (tezaûne siyâbekum) ifadesindeki eylemsel tasviri inceler. "Vaz'" (bırakmak/koymak) fiili, sadece soyunmayı değil, günün yorgunluğunu, bedensel ağırlığı ve sosyal maskeleri (dış elbiseleri) bir kenara "bırakıp" insanın kendi doğal, savunmasız ve en mahrem haline dönme eylemini resmeder.

        Siyâbekum (ثِيَابَكُمْ)

        Kelimenin kökü se-vav-be (ث و ب) harfleridir. Etimolojik olarak bir şeyin kendi aslına/merkezine geri dönmesi, toplanmak, sevap (karşılık) ve bedeni örten giysi/elbise anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "giden bir şeyin tekrar geri gelmesi ve sahibine dönmesi" manasına geldiğini belirtir. Elbiseye "sevb" denilmesi, kişinin bedenini sarıp sarmalaması ve bedenin asıl formuna/sınırlarına tekrar tekrar "geri dönmesindendir."

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin Sami dilleri havzasında (özellikle Aramicede "tübâ" formunda) giysi ve örtü anlamında ortak bir kültürel kullanıma sahip olduğunu aktarır. Ayette elbisenin çıkarılması, insanın sosyal zırhından sıyrılıp mahrem fıtratına çekilmesini sembolize eder.

        Ez-Zahîrati (الظَّهِيرَةِ)

        Kelimenin kökü zı-he-ra (ظ ه ر) harfleridir. Açıkta olmak, görünmek, belirginleşmek, yüksek yer, sırt ve günün ortası (öğle vakti) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "gizliliğin zıddı olan aleniyet, yükseklik ve şiddet" ifade ettiğini belirtir. Günün tam ortasına "zahîre" denilmesi, güneşin en tepede, en görünür, ısısının ve ışığının en şiddetli (zahir) olduğu vakit olmasındandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu kelimenin sosyo-kültürel bağlamını (kaylule adetini) açıklar. Öğle sıcağının (zahîre) şiddetinden dolayı insanların evlerine çekilip istirahat etmeleri, üzerlerindeki kalın elbiseleri çıkarmaları Arap toplumunun fıtri bir döngüsüdür. Bu "görünürlüğün ve sıcağın en yüksek olduğu vakit" (zahîre), ironik bir şekilde hane içindeki en büyük "gizlenme ve mahremiyet" (avret) ihtiyacını doğurur.

        Avrâtin (عَوْرَاتٍ)

        Kelimenin kökü ayn-vav-ra (ع و ر) harfleridir. Kusur, eksiklik, açıldığında utanılacak yer, korumasız bölge, çıplaklık ve savunmasız an anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeydeki bozukluk, zafiyet ve görünmesi kişiye utanç veya tehlike veren durum" olduğunu belirtir. Düşman saldırısına açık olan sınır boylarına da (zayıf noktalara) bu kökten ötürü avret denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "avret" kelimesini insanın fıtraten açılmasından haya ettiği (kızardığı) beden kısımları olarak tanımlar. Ancak bu ayette "avret" kavramı mekânsal veya bedensel değil, doğrudan "zamansal" bir boyuta taşınmıştır (selâsu avrâtin / üç avret vakti).

        Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik ve ontolojik mahremiyetini tahlil eder. Sabah namazı öncesi, öğle sıcağı ve yatsı sonrası; insanın uykuya, gevşemeye ve yalnızlığa en yakın olduğu vakitlerdir. İnsan bu vakitlerde sosyal kimliğinden sıyrılır, savunmasızlaşır ve fıtri açıklığıyla baş başa kalır. Zamanın bizzat kendisinin "avret" (savunmasız ve mahrem) olarak nitelenmesi, insanın ontolojik sınırlarının sadece bir kumaşla (elbise) değil, zamanın ritmiyle de korunduğunu gösterir.

        Cunâhun (جُنَاحٌ)

        Kelimenin kökü cim-nun-ha (ج ن ح) harfleridir. Etimolojik olarak bir tarafa meyletmek, eğilmek, haktan sapmak, günah, vebal ve kanat (cenah) anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin asıl merkezinden yan tarafa doğru eğilmesi" manasını taşıdığını belirtir. Kuşun kanadına (cenah) bu yüzden isim verilmiştir. Davranışın doğrudan (merkezden) saparak yanlışa eğilmesine de "cünah" (günah/vebal) denilir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hukuki bağlamını inceler. Belirtilen üç özel vaktin dışında çocukların ve hizmetçilerin izin almadan odaya girmelerinde "bir cünah (vebal/sorumluluk) yoktur" denilmesi, İslam hukukunun insan tabiatını zorlamayan esnek yapısını gösterir. Cünahın (sapmanın/günahın) kaldırılması, gündelik hayatın doğal akışını felç etmeden uygulanabilir bir ahlak felsefesi sunar.

        Tavvâfûne (طَوَّافُونَ)

        Kelimenin kökü tı-vav-fe (ط و ف) harfleridir. Bir şeyin etrafında dönmek, dolanmak, sürekli hareket halinde olmak, devriye gezmek ve tavaf etmek anlamlarına gelir. İsm-i fâil formunda ve mübalağa (abartı/süreklilik) bildiren bir yapıdadır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir merkezin çevresinde ayrılmadan, tekrar tekrar dönüp dolaşmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tavvâf" kelimesini, ev içinde sürekli hizmet için veya doğal bir akışla bir odaya girip çıkan, dolaşıp duran kişiler (çocuklar, hizmetçiler) olarak tanımlar.

        Angelika Neuwirth, kelimenin edebi tasvir gücüne odaklanır. "Tavvâfûne" kelimesi, evin içindeki o canlı, durmak bilmeyen, samimi ve hareketli yaşam ritmini muazzam bir doğallıkla resmeder. Sürekli etrafınızda "pervane olan" (tavvâf) bu insanların her defasında izin istemeye zorlanması hayatı yaşanmaz kılardı. Kur'an, kelimenin kökündeki "sürekli dönüş/dolanış" gerçeğini tanıyarak, mahremiyet ile evin doğal ritmi arasında mükemmel bir sosyolojik denge kurar.

        Yubeyyinu (يُبَيِّنُ)

        Kelimenin kökü be-ye-nun (ب ي ن) harfleridir. İki şeyin arasını ayırmak, netleştirmek, açıklamak, şüpheleri ortadan kaldırmak ve görünür kılmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birbirine karışmış olan şeyleri birbirinden ayırmak (fasl)" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "beyân" eyleminin hakikati insanın idrakine tam bir açıklıkla sunmak olduğunu ifade eder. Allah'ın ayetleri "açıklaması" (yubeyyinu), mahremiyet gibi karmaşık ve sınırları belirsiz sosyal meselelerin, ilahi vahiy aracılığıyla keskin, net ve herkesin anlayabileceği şaşmaz çizgilere ayrılmasıdır.

        Alîmun (عَلِيمٌ)

        Kelimenin kökü ayn-lam-mim (ع ل م) harfleridir. Bilmek, bir şeyin hakikatine şüpheye yer bırakmayacak şekilde tam olarak vakıf olmak, gizliyi ve açığı idrak etmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir nesnenin kendisiyle tanındığı, onu diğerlerinden ayıran değişmez iz ve alamet" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "Alîm" sıfatının ayetin bağlamındaki yerine dikkat çeker. Evin içindeki çocukların hareketleri, hangi vakitte insanın daha çok mahremiyete ihtiyaç duyduğu gibi en ince psikolojik ve sosyolojik detaylar, ancak insan tabiatını en ince zerresine kadar "Bilen" (Alîm) bir yaratıcının yasasıyla düzenlenebilir.

        Hakîmun (حَكِيمٌ)

        Kelimenin kökü ha-kef-mim (ح ك م) harfleridir. Hükmetmek, sağlamlaştırmak, zulmü ve bozukluğu engellemek, her şeyi yerli yerine koymak ve bilgelik anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün "men etmek, haksızlığı ve fesadı durdurmak" manası taşıdığını, bir şeyi en sağlam, bozulmaz ve hikmetli şekilde var etmeye "ihkâm" denildiğini belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin "Alîm ve Hakîm" sıfatlarıyla kapanışını tahlil eder. Sadece "bilmek" (ilim) yeterli değildir; bilinen gerçeğin (insanın zaaflarının ve ev içi yaşamın) uygulanabilir, dengeli ve insanı zora sokmayan (cünahı kaldıran) bir kurala, bir fıkhî "hükme" dönüşmesi gerekir. İşte bu, Allah'ın mutlak "Hakîm" (bilge yasa koyucu) vasfıdır. O, bilir ve bildiği insan tabiatına en uygun, bozulmaz ahlaki sistemi kurar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X