وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ يَعْبُدُونَن۪ي لَا يُشْرِكُونَ ب۪ي شَيْـٔاًۜ وَمَنْ كَفَرَ بَعْدَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
Nûr Sûresi, 55. Ayet
Daralt
X
-
Ve’ada(A)llâhu-lleżîne âmenû minkum ve’amilû-ssâlihâti leyestaḣlifennehum fî-l-ardi kemâ-staḣlefe-lleżîne min kablihim veleyumekkinenne lehum dînehumu-lleżî-rtedâ lehum veleyubeddilennehum min ba’di ḣavfihim emnâ(en)(c) ya’budûnenî lâ yuşrikûne bî şey-â(en)(c) vemen kefera ba’de żâlike feulâ-ike humu-lfâsikûn(e)
-
“Allah, içinizden iman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde iktidar verecek, onlar için hoşnutluğuna vesile kıldığı dinlerinin yerleşip yayılmasını sağlayacak, şu andaki korkularını güvenliğe çevirecektir; çünkü onlar bana hiçbir şeyi ortak koşmaksızın kulluk etmektedirler. “Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır”
İman ve Amel-i Salih
Allah, içinizden im an edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapan kimselere vâdetti ki, kendilerinden öncekilere verdiği gibi onlara da yeryüzünde iktidar verecek. Bazıları şöyle dedi: Hz. Peygamber (s.a.) Mekke’de kendisine vahiy geldikten sonra ashabı ile korku içinde insanları senelerce Allah’a gizli ve âşikâre davet ettiler. Sonra Medine’ye hicret etmesi emrolundu. Orada da korku içinde idiler, silâh ile sabahlarlar, silâh ile akşamlarlardı. Ashabından bir adam dedi ki: “Yâ Resûlallah! Bize de güven içinde olacağımız ve silâhı elimizden bırakacağımız bir gün gelecek m i?” Hz. Peygamber (s.a.) ona: “Çok sürmez göreceksiniz ki sizden biri büyük topluluk içinde kaykılarak oturacak da yanlarında tek bir silâh olmayacak”. Allah bu âyeti, sözü edilen bu olayın hemen akabinde indirdi.
Bazıları şöyle dedi: Müşrikler Hudeybiye gününde Resûlullah ve ashabın(m umre yapmaların)a engel olunca Allah müslümanları üstün kılacağı ve kendilerine Mekke’yi onlara açacağı vâdinde bulundu. Dediler ki: Bunun doğrulayıcısı Fetih sûresinde belirtilen şu beyandır: “İnkâra sapan, sizi Mescid-i Haram’a sokmayan... başkaları değil, onlardır..." Hatta sonunda şöyle buyurdu: "Bütün dinlerin üzerindeki yerini aLsın diye resûlünü doğru yol rehberi ve hak din ile gönderen O’dur”. Allah, resulüne Kuran’da vâdetti ki kendinden Öncekileri nasıl yerleştirmiş ve yeryüzünde iktidar sahibi kılmışsa aynı şekilde onları da yeryüzünün halifeleri kılacak ve onları oraya yerleştirecektir. Birtakım kimseler dediler ki: Allah’ın Tevrat’ta, Incil’de ve Zebur’da onlara vadi kendilerinden öncekileri nasıl yerleştirdi ise onları da öylece yeryüzüne yerleştirecek ve iktidar sahibi kılacak. Ancak gerek Kuranda ve gerek diğer önceki kitaplarda onlar için belirtilen bu vâd nasıldı?! Bunda iki durum vardır; Birincisi, müslümanlar için müjde (İkincisi de) kâfirler için aleyhlerinde hüccet olmasıdır. Çünkü onlara, bırakın yeryüzüne hükümran olmayı, kendileri için hoşnut olduğu dini -ki İslâm’dır- diğer dinlere karşı üstün kılmasını akıllarından geçirmek, hiç ummadıkları ve kurtuluşu dahi düşünemedikleri bir zaman içinde onlara güven içinde olacakları ve zafer elde edecekleri vadinde bulunmuştur. Böyle bir vâd, böyle bir müjde Öylesi bir vakitte ve korku içinde asla umulmaz ve beklenemez olunca anlaşıldı ki o, onlara bu müjdeyi ancak ve ancak Allah’tan bir vahiy ile ve O’ndan bİr vâd İle vermiştir. Onun bu vâdde bulunması gösterdi ki o Allah’m bildirmesi ile bu vâdde bulundu ve müjdeledi. Dolayısıyla bu onlar aleyhinde delil olurken, müminler için de müjde oldu. En doğrusunu Allah bilir.
Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa yoldan çıkmış kimseler işte bunlardır. Bütün bunlardan sonra kim inkâra saparsa... Bu bir şart değildir. Çünkü bundan önce inkâr etse de o fâsık olur. Sonra İnsanlardan bir kısmı dedi ki: Kim Allah’ın onlara nimet vermesi ve ihsanda bulunmasından sonra nankörlük eder ve onlara karşı şükür ifa etmezse o da aynı şekilde itaatten çıkmış biridir. Bütün bunlardan sonra kim inkâra sapar ki?! Bu beyanın hayret ifadesi olması ve cevabının bulunmaması da mümkündür.
Yorumu Yorumla
-
Va'ada (وَعَدَ)
Kelimenin kökü vav-ayn-dal (و ع د) harfleridir. Etimolojik olarak birine gelecekte bir iyilik veya kötülük yapacağını bildirmek, söz vermek, taahhüt etmek ve vaatte bulunmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "gelecekte gerçekleşecek bir olayı önceden haber vererek kendini o eyleme bağlamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât sözlüğünde kavramı tahlil ederken, genel kullanımda "va'd" kelimesinin iyilik ve müjde için (söz vermek), "vaîd" kelimesinin ise kötülük ve tehdit için kullanıldığını ifade eder. Ayetin en başında fiil formunda gelen "Allah vaat etti" (va'adallâhu) ifadesi, arkasından sıralanacak olan devasa jeopolitik ve sosyolojik değişimlerin, beşeri bir tahminden ziyade, bizzat mutlak iradenin (Allah'ın) kendini bağladığı sarsılmaz bir "ilahi taahhüt" olduğunu etimolojik olarak ilan eder.
Âmenû (آمَنُوا)
Kelimenin kökü elif-mim-nun (أ م ن) harfleridir. Güvenmek, kalbin sükûnete ermesi, şüphelerden arınarak tasdik etmek, inanmak ve emniyette olmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "ruhun huzur bulması, güvensizliğin ve korkunun ortadan kalkarak mutlak bir sadakatle bağlanma" manasını taşıdığını belirtir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde iman kavramını, insanın kendisini var eden aşkın (müteâl) kudrete karşı geliştirdiği mutlak bir "güven ve teslimiyet" durumu olarak tahlil eder. İlahi vaadin (va'adallâhu) gerçekleşmesi için koşulan ilk ontolojik şart bu "âmenû" (iman ettiler) eylemidir. İman, salt zihinsel bir kabul değil, ilahi otoriteye duyulan o sarsılmaz güvendir.
Es-Sâlihâti (الصَّالِحَاتِ)
Kelimenin kökü sad-lam-ha (ص ل ح) harfleridir. İyi olmak, bozukluğun ve çürümenin (fesadın) zıddı, yozlaşmadan kurtulmak, düzeltmek ve faydalı işler yapmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin aslına uygun, düzgün, hastalıksız ve kusursuz olması" manasını taşıdığını ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, "salâh" kavramını eylemlerin ve niyetlerin her türlü kötülükten ve bozukluktan arındırılması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki iman ve salih amel ikilemini (âmenû ve amilû's-sâlihâti) sosyolojik bir varoluş olarak değerlendirir. İman içsel bir güven iken, salih amel o imanın dış dünyada fesadı (bozulmayı) önleyen, toplumu ıslah eden ve dünyayı yaşanılır kılan aktif (pratik) yüzüdür. Yeryüzü hakimiyetinin (istihlafın) sadece inananlara değil, inancını "salih amellerle" inşa edenlere vaat edilmesi, İslam felsefesinde iktidarın ancak "ıslah edici/yapıcı" eylemlerle meşruiyet kazanacağını gösterir.
Leyestahlifennehum (لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ)
Kelimenin kökü hı-lam-fe (خ ل ف) harfleridir. Birinin ardından gelmek, onun yerini almak, yerine geçmek, halef olmak ve yeryüzünde iktidarı (temsil yetkisini) devralmak anlamlarına gelir. İstif'al babında, tekitli (pekiştirmeli) muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin diğerinin arkasından gelerek onun bıraktığı boşluğu doldurması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "istihlaf" eylemini, bir kimsenin başka birini kendi yerine vekil (halife) kılması ve ona otorite devretmesi olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde "halife/istihlaf" kavramını ontolojik ve politik bir devir teslim olarak inceler. Müminlere yeryüzünde "istihlaf" (halifelik/iktidar) verileceğinin vaat edilmesi; dünyadaki o çürümüş ve zalim otoritelerin yıkılarak, yerine ilahi iradeyi yeryüzünde temsil edecek yeni, ahlaki bir insan modelinin otoriteyi devralmasıdır.
Angelika Neuwirth, fiilin başındaki "le" (kesinlikle) ve sonundaki şeddeli "nûn" (nûn-u müşeddede) eklerinin yarattığı retorik şiddete odaklanır. Müminlerin Medine'de sayıca az ve sürekli tehdit altında oldukları bir dönemde; onlara yeryüzü iktidarının verileceğini bildiren bu kelime (le-yestahlifen-nehum), gramerindeki bu ağır tekitlerle (vurgularla) tüm umutsuzluğu ve korkuyu parçalayan muazzam bir gelecek (ütopya) inşasıdır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin tarihsel bağlamını incelerken, bu istihlaf (yeryüzü hakimiyeti) vaadinin, İsrailoğulları'nın Mısır'dan çıkıp vaat edilmiş topraklara varışındaki gibi, ezilen bir toplumun tarih sahnesine "özne/yönetici" olarak çıkışını müjdeleyen sosyo-politik bir devrim beyanatı olduğunu ifade eder.
El-Ardı (الْأَرْضِ)
Kelimenin kökü hemze-ra-dad (أ ر ض) harfleridir. Yer, zemin, üzerinde yaşanılan mekan ve toprak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "ayağın bastığı yer, alçaklık ve genişlik" fikrinin yattığını belirtir.
Dücane Cündioğlu, istihlaf (halife kılma) eyleminin "arz" (yeryüzü) ile sınırlandırılmasını felsefi bir dille tahlil eder. Din, salt göksel (semavi) ve uhrevi bir vaatler bütünü değildir. Bu ayet, ilahi vaadin doğrudan doğruya insanın ayak bastığı bu maddi zeminde (arzda) gerçekleşeceğini, müminin yeryüzünü terk ederek değil, tam aksine yeryüzüne "hakim olarak" kemale ereceğini gösterir. Arz, ilahi ahlakın inşa edileceği sahnedir.
Leyumekkinenne (وَلَيُمَكِّنَنَّ)
Kelimenin kökü mim-kef-nun (م ك ن) harfleridir. Sağlamlaştırmak, yerleştirmek, bir şeye güç ve imkan vermek, iktidar sahibi kılmak, kökleştirmek ve mekan tutmak anlamlarına gelir. Fiil, tef'il babında ve yine ağır tekitlidir.
İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin bir yerde sabitlenmesi, sarsılmaz bir şekilde istikrar bulması ve kudret" manasını taşıdığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "temkin" (mümkün kılma/sağlamlaştırma) eylemini, bir amaca ulaşmak için gerekli olan tüm fiziki, siyasi ve psikolojik şartların kusursuzca hazırlanması olarak tanımlar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, dinin "temkin" edilmesini (leyumekkinenne) sosyolojik bir gerçeklik olarak açıklar. Dinin sadece vicdanlarda veya soyut düşüncelerde bir inanç olarak kalmaması; onun yeryüzünde kurumlarıyla, hukukuyla, sosyal nizamıyla ete kemiğe bürünerek "sarsılmaz bir şekilde yerleşmesi" ve devletleşmesidir. Ayet, inancın kurumsallaşmasını (temkinini) müjdeler.
Dînehum (دِينَهُمُ)
Kelimenin kökü dal-ye-nun (د ي ن) harfleridir. İtaat etmek, boyun eğmek, borç, hesap, ceza/mükafat, adet, yol ve sistem (din) anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün iki ana manası olduğunu belirtir: Birincisi "boyun eğmek ve itaat etmek", ikincisi ise "hesap sormak ve karşılık vermek".
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde "din" kavramını, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki itaat ve teslimiyet eksenli o devasa "sözleşme/sistem" olarak tahlil eder. Onlar için sağlamlaştırılacak olan şey (din), kabilelerin parçalı ve keyfi ahlak yapısı (Cahiliye) değil, doğrudan Allah'a boyun eğişin (İslam'ın) getirdiği o evrensel nizamdır.
İrtedâ (ارْتَضَىٰ)
Kelimenin kökü ra-dad-ye (ر ض ي) harfleridir. Hoşnut olmak, rıza göstermek, seçip beğenmek, razı olmak ve kabul etmek anlamlarına gelir. İfti'al babındadır.
İbn Fâris, bu kökün "öfkenin ve hoşnutsuzluğun tam zıddı olan içsel bir memnuniyet ve kabul" manasına geldiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rıza" eylemini ikiye ayırır: Kulun Allah'tan razı olması (O'nun kaderine teslimiyeti) ve Allah'ın kuldan razı olması (onun amellerini ve inancını onaylaması).
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "Onlar için seçip razı olduğu din" (dînehumullezi'rtedâ lehum) tamlamasındaki "irtedâ" (razı oldu/seçti) fiilinin şefkatli boyutunu inceler. Kurulacak olan sistem (din), insanlara zorla dayatılan soğuk bir yasa değil; bizzat Yaratıcının insanın fıtratına en uygun bularak onun için "seçip beğendiği", ondan razı olduğu o en mükemmel ve uyumlu yaşam biçimidir.
Leyubeddilennehum (وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ)
Kelimenin kökü be-dal-lam (ب د ل) harfleridir. Değiştirmek, bir şeyi verip yerine başka bir şey (bedel) almak, dönüştürmek ve bir durumu zıddıyla takas etmek anlamlarına gelir. Tef'il babında ve şeddeli nûn ile tekit edilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin kendi cinsiyle veya tam zıddıyla yer değiştirmesi" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin psikolojik ve ontolojik dönüşüm gücünü tahlil eder. "Tebdil" eylemi, basit bir iyileşme değil; eski halin (korkunun) kökünden kazınıp atılarak, onun yerine tamamen yeni ve zıt bir halin (güvenliğin) ikame edilmesidir. Allah, müminlerin dünyasındaki o ağır travmayı (korkuyu) alıp, karşılığında onlara mutlak bir sükûneti (emniyeti) "bedel" olarak vereceğini, adeta varoluşsal bir takas yapacağını bu fiille vurgular.
Havfihim (خَوْفِهِمْ)
Kelimenin kökü hı-vav-fe (خ و ف) harfleridir. Korkmak, endişe etmek, gelecekte olması muhtemel bir tehlikeden dolayı irkilmek, can güvenliğinden endişe etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "kalbin sükûnetini kaybetmesi, paniğe kapılması ve geri durması" manasının bulunduğunu belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin tarihsel bağlamını (Medine dönemi) aktarırken; buradaki "havf" (korku) kelimesinin soyut bir psikolojik endişe değil, sayıca çok az olan Müslümanların, silahlarıyla uyumak zorunda kaldıkları, her an müşrik kabileler tarafından baskına uğrayıp kılıçtan geçirilme korkusu yaşadıkları o "somut, hayati ve kanlı" tehlike olduğunu ifade eder.
Emnen (أَمْنًا)
Kelimenin kökü elif-mim-nun (أ م ن) harfleridir. (Ayetin başındaki 'âmenû' ile aynı köktendir). Güvenlik, sükûnet, barış, korkunun yok olması ve emniyet anlamlarına gelir.
Râgıb el-İsfahânî, "emn" (güvenlik) kavramını havfın (korkunun) ontolojik ve psikolojik olarak tamamen ortadan kalkması, ruhun ve bedenin mutlak huzura kavuşması olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, iman (âmenû) ile emniyet (emn) arasındaki o muazzam etimolojik köprüye dikkat çeker. Ayetin başında "âmenû" (iman ettiler) diyenlerin, ayetin sonunda ulaşacakları ödül "emnen"dir (mutlak güvenlik). İman, kendi kökünden bir meyve vererek, içsel güveni (imanı) dışsal, fiziksel ve jeopolitik bir güvenliğe (emniyete) dönüştürmüştür. Korkunun yerini alan bu "emn", ilahi vaadin nihai varış noktasıdır.
Ya'budûnenî (يَعْبُدُونَنِي)
Kelimenin kökü ayn-be-dal (ع ب د) harfleridir. Kulluk etmek, ibadet etmek, boyun eğmek, itaat etmek, hizmet etmek ve efendisine (Rab) karşı alçalmak anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "itaat etmek, yumuşaklık göstermek ve kendini alçaltmak" olduğunu belirtir. Ayak basıla basıla düzleşmiş, itaatkar hale gelmiş yola da "tarîk-i muabbad" denilir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu eylemin ayetteki merkezi konumunu tahlil eder. Ayetin başından beri sayılan o devasa vaatlerin (yeryüzü iktidarı, dinin sağlamlaşması, korkunun bitip güvenliğin gelmesi) hepsinin gerçekleşmesi, tek ve sarsılmaz bir "şarta" bağlanmıştır: "Bana kulluk/ibadet ederler" (ya'budûnenî). İktidar (istihlaf) kendi başına bir amaç değildir; o, yeryüzünde sadece Allah'a kulluk (ubudiyet) edilmesini sağlayacak bir araçtır.
Yuşrikûne (يُشْرِكُونَ)
Kelimenin kökü şın-ra-kef (ش ر ك) harfleridir. Ortak koşmak, pay sahibi yapmak, birleştirmek, şirk koşmak ve Allah'a ortaklar isnat etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün "iki veya daha fazla şeyin bir araya gelerek bir işte veya mülkte pay sahibi olmaları" manasını taşıdığını belirtir.
Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kökün Güney Arabistan kitabelerinde ve Semitik dillerde, "ana tanrının yanına başka küçük ilahları/putları ortak etmek" manasında kullanıldığını aktarır.
Gabriel Said Reynolds, "şirk" kavramının reddini, Kur'an teolojisinin en sert ve uzlaşmaz kırılma noktası olarak inceler. "Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar" (lâ yuşrikûne bî şey'en) cümlesi, kulluğun (ibadetin) kalitesini belirleyen mutlak filtredir. İçinde zerre kadar güç, makam, para veya put ortaklığı (şirk) barındıran hiçbir ibadet, o vaat edilen "yeryüzü iktidarını" ve "güvenliği" getirmeyecektir. Şirk, imanın ontolojik intiharıdır.
El-Fâsikûn (الْفَاسِقُونَ)
Kelimenin kökü fe-sin-kaf (ف س ق) harfleridir. Yoldan çıkmak, sınırı aşmak, itaatten ayrılmak, ilahi sözleşmeyi bozmak ve isyan etmek anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin kabuğundan veya yuvasından dışarı çıkması" manasının bulunduğunu belirtir. Farenin yuvasından çıkmasına veya taze hurmanın kabuğunu yırtıp taşmasına "fasekat" denir. Dini terminolojide ise kişinin Allah'ın koyduğu itaat (hukuk) sınırlarını yırtarak dışarı çıkmasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "fısk" kavramını ilahi yasanın ve şeriatın çerçevesinden bilinçli bir kopuş olarak tanımlar.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde fısk kavramını "isyankar bir ayrılış" olarak tahlil eder. Bütün bu ilahi vaatlerin, lütufların ve güvenlik teminatının "ardından" (ba'de zâlike), kim inkar ederse, o kişi sadece yanılmış olmaz; o, kendi fıtratının kabuğunu yırtıp atan, ilahi sözleşmeyi küstahça ihlal eden "azılı bir isyankar" (fâsık) olur. Ayet, nimete nankörlük edenleri etimolojik olarak "sınır tanımaz fâsıklar" diyerek kesin bir dille mahkum eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla