Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

Nûr Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    Nûr Sûresi, 46. Ayet

    لَقَدْ اَنْزَلْـنَٓا اٰيَاتٍ مُبَيِّنَاتٍۜ وَاللّٰهُ يَهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Lekad enzelnâ âyâtin mubeyyinât(in)(c) va(A)llâhu yehdî men yeşâu ilâ sirâtin mustakîm(in)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, kimi de dört ayak üzerinde yol alır. Allah dilediğini yaratıyor, Allah her şeye kadirdir."

      Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı. Bu beyan -en doğrusunu Allah bilir ya- “Göklerin ve yerin egemenliği Allaha aittir” meâlindeki âyetle bağlantılıdır. Allah Teâlâ bulutu ve onda olan tedbiri, ümi, hikmeti andı, ayrıca gecenin ve gündüzün kısaltılmasını ve onlarda bulunan tedbir, ilim, hikmet ve kudreti andı. Buna göre Allah hareket eden her canlıyı bir sudan yarattı meâlindeki âyet de O nun kudretini, egemenliğini, ilmini ve tedbirini anlatıyor. Allah Teâlâ bildirdi ki bütün mahlûkatı bunca cinslerinin farklı ve özlerinin ayrı ayrı olmasına rağmen bu sudan, aynı unsurdan yarattı. Onlar tabiatları gereği kendiliklerinden öyle olmadı. Keza sonradan elde edilmiş bir ilim ve tedbir ile değil, aksine tek ve zatı ile âlim olan birinin yönetim ve düzenlemesi ile oldu. Zira eğer tabiatları gereği kendüiklerinden olsaydı o takdirde tek bir takdir ve tek bir özellikte ortaya çıkarlardı. İkincisi insanlar içinde bilge kimselerden hiçbiri, bu âlemin inşasının nasü olduğunu ve bu yaratıkların bu sudan nasıl yaratıldıklarını bir türlü kavrayamamıştır. Çünkü Allah Teâlâ öyle yaratmıştır ve onları yaratmış olduğu sularda ne bir özellik ne de o yaratıkların cevherinden herhangi bir unsur vardır. Onların inşa edümiş olması gösteriyor ki Allah, zatı ile kadirdir, O’nu hiçbir şey aciz yapamaz. O sebep aracılığıyla da sebep olmaksızın yaratır. Zira O mahlûkatı bir hikmete göre yaratmıştır. Onu hiçbir bilge insan kavrayamamıştır. Bu mahlûkatm yaratılmış olması bu hikmetlere ve sebeplere işaret eder ve O, onlara emirler ve yasaklar koymadan başıboş bırakmak için lıiçbir şeyi öylesine gelişigüzel yaratmaz. Mademki emirler ve yasaklar vardır, öyle ise yapılanlara karşılık verilmesi için ölümden sonra yeniden diriltilme de olacaktır. Bu varlıkları sudan yaratmaya kadir olan kudreti, onları yeniden canlandırmaya da kadir olduğuna vc O’nu hiçbir şeyin aciz kılamayacağına da delâlet eder. Çünkü buna kadir olan sözünü ettiğimiz hususa da kadir olur.

      Bunlardan kimi karnı üzerinde sürünür, kimi iki ayak üzerinde yürür, Allah Teâlâ bunu en doğrusunu Allah bilir ya, iki sebepten dolayı belirtmiştir: Ya onlara vermiş olduğu nimetlerini, iyiliklerini vc onlara ihsanda bulunduğu lütuf vc keremini hatırlatmak içindir. Çünkü O bildirdi ki bu âlemi kendilerinde bir ihtiyar olmaksızın ya da onu gerekli kılacak herhangi bir hak etmişlikleri olmaksızın mutedil ve düzgün olarak yarattı. Buna mukabil kendilerinin dışında kalan hayvanları ise yüzleri üzerine kapanık halde, karınları üzerinde sürünür vaziyette yarattı. Bu tamamen O ndan bir lütuf ve ihsandır ve nimettir. Ya da O, bunu kâfirin âhiretteki hallerine misal olsun diye anlattı. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Şimdi (düşünün, önünü görmeden), yüzüstü sürünen mi hedefe erişir, yoksa doğru yolda düzgün yürüyen mi?” Ve bildirdi ki kâfirler kıyâmet gününde yüzüstü kapanmış halde sürünür bir vaziyette olacaklardır, müslümanlar ise ayakta dik ve düz halde yürüyor olacaklardır.

      Allah dilediğini yaratıyor. Sebep vasıtasıyla ve sebepsiz olarak her ne dilerse onu yaratıyor. Allah her şeye kadirdir. Çünkü O, zatı ile kadirdir, kudreti başkasından elde ettiği bir güç ile değil.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Enzelnâ (أَنْزَلْنَا)

        Kelimenin kökü nun-ze-lam (ن ز ل) harfleridir. Etimolojik olarak yüksek bir yerden aşağı inmek, bir yere yerleşmek, konaklamak ve indirmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, Mekâyisü'l-Luğa eserinde bu kökün temel manasının "bir şeyin yüksek bir makamdan veya mekandan daha aşağı bir konuma doğru hareket etmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "inzal" eylemini ontolojik bir lütuf olarak tahlil eder. İlahi hakikatin (Kur'an'ın) "indirilmesi", aşkın ve ulaşılamaz olan Allah'ın kelamının, insanın idrak edebileceği bir boyuta (yeryüzüne ve insan zihnine) tenezzül ederek "konaklamasıdır". Surenin önceki ayetlerinde gökten inen su (yağmur) nasıl ölü toprağa hayat veriyorsa, burada "indirilen" ayetler de ölü kalplere hayat veren manevi bir diriliş kaynağıdır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Allah ve İnsan eserinde bu fiili Tanrı ile insan arasındaki dikey (vertical) iletişimin en somut göstergesi olarak inceler. Göklerin, yerin ve doğa olaylarının tasvir edildiği uzun bir kozmolojik pasajın (43-45. ayetler) hemen ardından "Biz indirdik" (enzel-nâ) vurgusunun gelmesi, yaratılıştaki o muazzam fiziki nizamı kuran kudretin, aynı zamanda insan ahlakını inşa edecek olan hukuki nizamı (ayetleri) da gönderen aynı kudret olduğunu ilan eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin birinci çoğul şahıs (Biz) formunda gelmesini teolojik bir otorite vurgusu olarak okur. Ayetleri indiren iradenin bu azametli dili, indirilen o ayetlerin taşıdığı şaşmaz kesinliği ve bağlayıcılığı etimolojik olarak tahkim eder.

        Âyâtin (آيَاتٍ)

        Kelimenin kökü elif-ye-ye (أ ي ي) harfleridir. Alamet, işaret, ibret, mucize ve görünmeyen bir gerçeğe delalet eden açık gösterge anlamlarına gelir. Tekili "âyet"tir.

        İbn Fâris, bu kökün "bir nesnenin veya durumun varlığını kanıtlayan, onu diğerlerinden ayıran belirgin iz ve işaret" olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an adlı çalışmasında kelimenin kökenini Sami dilleri havzasına dayandırır. Süryanice ve Aramicedeki "âthâ" (mucizevi belirti, ilahi işaret) kelimesiyle olan tarihsel akrabalığını inceler. Kur'an, bu kelimeyi alıp sadece olağanüstü mucizeler için değil, toplumu inşa eden ve dosdoğru yola yönlendiren her bir dilsel/vahyi cümleyi tanımlamak için kullanarak ona yepyeni bir kavramsal derinlik kazandırmıştır.

        Angelika Neuwirth, ayet kavramını Kur'an'ın edebi retoriği ve yapısal bütünlüğü içinde analiz eder. 43. ve 45. ayetlerde tasvir edilen bulutlar, şimşekler ve canlılar evrendeki "kevni (doğal) ayetler" iken; bu ayette zikredilen "âyât", vahyin metne dönüşmüş "kavlî (sözlü) ayetleri"dir. Neuwirth'e göre bu kelime, evrenin sessiz işaretleriyle vahyin konuşan işaretlerini aynı epistemolojik zeminde (hakikatin göstergeleri olarak) birleştiren bir köprüdür.

        Mubeyyinâtin (مُبَيِّنَاتٍ)

        Kelimenin kökü be-ye-nun (ب ي ن) harflerinden gelir. Etimolojik olarak iki şeyin arasının açılması, ayrışmak, netleşmek ve her türlü kapalılığı, şüpheyi ortadan kaldırarak gerçeği açığa çıkarmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, kök asıl manasının "fasl" (ayrılma ve kesintiye uğrama) olduğunu belirtir. Birbirine karışmış şeyler ayrıştığında, her biri kendi saf doğasıyla "apaçık" görünür hale gelir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mubeyyinât" kelimesinin ism-i fâil (etken sıfat) yapısına dikkat çeker. Bu ayetler sadece pasif bir metin olarak "açık" (mübîn) değildirler; aynı zamanda aktif bir şekilde toplumsal karmaşayı, ahlaki bulanıklığı ve zihinsel şüpheleri "açıklığa kavuşturan, netleştiren ve ayıran" (mubeyyinât) ontolojik bir operasyon gücüne sahiptirler.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik (bilgisel) ağırlığını tahlil eder. Kâfirlerin dünyasının "engin denizdeki üst üste binmiş karanlıklar" (zulumât) olarak tasvir edilmesinin ardından; Allah'ın indirdiği ayetlerin "mubeyyinât" (karanlığı yarıp gerçeği netleştiren) vasfıyla gelmesi, aklın üzerindeki o kalın sis perdesini parçalayan ilahi bir aydınlanmadır. Hakikat, bu kelime sayesinde hiçbir yoruma mahal bırakmayacak şekilde çıplak ve nettir.

        Yehdî (يَهْدِي)

        Kelimenin kökü he-dal-ye (ه د ي) harfleridir. Öne düşüp yol göstermek, rehberlik etmek, doğru yöne iletmek, lütuf ve şefkatle hedefe ulaştırmak anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi varmak istediği yere nezaketle ve öncülük ederek ulaştırmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hidayet" eylemini sadece yolu işaret etmek (göstermek) olarak değil, yoldaşlık ederek muhatabı hakikate bağlamak olarak tahlil eder. Açıklayıcı ayetlerin indirilmesinin hemen ardından "Allah hidayet eder" (yehdî) fiilinin gelmesi, metnin (ayetlerin) tek başına mekanik bir kurtuluş sağlamadığını, metni okuyan zihinle hedef arasındaki o son bağı ilahi inayet ve şefkatin (hidayetin) kurduğunu gösterir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin teleolojik (gaye bilimsel) önemine odaklanır. Surenin başından beri anlatılan tüm hukuki sınırlar, mahremiyet kuralları, nur metaforları ve kozmik tasvirler nihayetinde tek bir hedefe kilitlenmiştir: İnsanın "hidayeti" (yehdî). Bütün bu ilahi faaliyetin asıl amacı, insanı karanlıktan çıkarıp doğru yola sevk etmektir.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        Kelimenin kökü şın-ye-hemze (ش ي أ) harfleridir. Dilemek, irade etmek, var etmeyi istemek ve bir şeyi (şey') meydana getirmek anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi var etmeye yönelmek, amaçlamak" anlamının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşîet" (dileme) kavramını "irade" kavramıyla kıyaslayarak tahlil eder. Meşîet, salt bir istek değil; var etme gücüyle birleşmiş, kesin sonuç doğuran mutlak ilahi iradedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Allah dilediğini (men yeşâu) dosdoğru yola iletir" cümlesindeki kelami (teolojik) dengeyi açıklar. Bu meşîet (dileme), keyfi ve rastgele bir seçim değildir. Allah, kendi fıtratını bozmayan, açıklayıcı ayetlere (mubeyyinât) aklını ve kalbini açan, hidayeti içtenlikle "dileyen" kimseyi hidayete erdireceğini kendi ilahi hikmeti ve adaleti çerçevesinde "dilemiştir". Hidayet bir haktır ama nihayetinde bir ilahi lütuftur (fazl).

        Sırâtın (صِرَاطٍ)

        Kelimenin kökü sad-ra-tı (ص ر ط) veya sin-ra-tı (س ر ط) harfleridir. Etimolojik olarak tamamen yutmak, geniş ve açık yol, anayol anlamlarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi hiç çiğnemeden, kolayca ve hızla yutmak" (istirat) manasının bulunduğunu belirtir. Ana yola "sırât" denilmesi, bu yolun genişliği, açıklığı ve engelsiz oluşu sebebiyle yolcuları adeta kendi içine alıp zahmetsizce "yutması/hedefe akıtması" nedeniyledir.

        Arthur Jeffery, The Foreign Vocabulary of the Qur'an eserinde bu kelimenin köken itibariyle Latince "strata" (döşenmiş/asfaltlanmış ana yol - İngilizce'deki 'street' kelimesinin de kökeni) kelimesinden Aramaic veya Süryanice aracılığıyla Arapçaya geçtiğini belirtir. Bu kelime, çölde rüzgarla silinen veya kaybolmaya müsait dar patikaları (tarîk/sebil) değil; sınırları belli, taşla döşenmiş gibi belirgin, kaybolma ihtimali olmayan devasa "kraliyet yolunu" ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, el-İtkân eserinde kelimenin yabancı kökenli olup sonradan Arapçalaştığını (muarreb) onaylar ve bu kelimenin İslam dininin apaçık ve evrensel doğasını sembolize etmek için seçilmiş en mükemmel kavram olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'da Dini ve Ahlaki Kavramlar eserinde sırât kavramını, İslam'ın etik ve varoluşsal rotası olarak inceler. Sırât, Cahiliye toplumunun kaotik, yönü belirsiz ve keyfi ahlak anlayışına karşı, vahyin (ayetlerin) inşa ettiği sağlam, belirgin ve tek hedefe kilitlenmiş "ahlaki otoban"dır.

        Mustekîm (مُسْتَقِيمٍ)

        Kelimenin kökü kaf-vav-mim (ق و م) harfleridir. Ayakta durmak, dikilmek, düzeltmek, eğriliğin zıddı olan doğruluk, denge ve istikrar anlamlarına gelir. İsm-i fâil (etken sıfat) yapısındadır.

        İbn Fâris, bu kökün "bir şeyin dengede olması, kendi ekseni üzerinde sağlamca ve dosdoğru dikilmesi" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "müstekîm" kelimesini "içinde hiçbir eğrilik (ivec), sapma veya zikzak bulunmayan en kısa ve en doğru hat" olarak tanımlar. "Sırât-ı müstekîm" (dosdoğru yol), varılacak hedefe (Allah'ın rızasına) ulaştıran en pürüzsüz ve sarsılmaz güzergahtır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu kelimenin sosyolojik ve psikolojik yansımasını değerlendirir. Yolun "müstekîm" (dosdoğru ve dik) olması, o yolda yürüyen müminin de aynı ontolojik karakteri kazanmasını gerektirir. Önceki ayetlerde ticarete ve dünyaya aldanmayan o "yiğitlerin" (ricâl) dik duruşu, aslında bu müstekîm (eğilmeyen) yolun onların şahsiyetlerine yansımış (istikamet bulmuş) halidir. Eğri bir karakterle, dosdoğru bir yolda (müstekîm) yürünemez.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X